|
Bir Nur Kahramanı
Zübeyr Gündüzalp
Kaynak:Herkul.org
Büyük doğumların ve
iz bırakan
hareketlerin
temelinde Asr-ı
Saadet’in iz düşümü
denebilecek bir
hayat tarzı vardır.
Her dönemde
insanlığa yeni
ufuklar gösterenler,
doya doya sıcak bir
çorba
yudumlayamayan,
sırtlarına geçirecek
bir palto bulamayan
ve dünya
nimetlerinden kâm
alma peşine kat’iyen
takılmayan kimseler
olmuşlardır. Fakat,
onlar öyle
beklentisiz ve o
denli fedâkarâne
yaşamışlardır ki,
maddî fakirliklerine
rağmen mana âleminin
sultanları hâline
gelmiş ve bütün
mü’min gönülleri
kendilerine taht
yapmışlardır.
Bediüzzaman
hazretlerinin ilk
talebeleri de o
kıvamda insanlardır.
Onlardan birini ilk
dinlediğim anı hiç
unutamam: O günlerde
Isparta’da ikamet
eden Üstad
Hazretleri, Doğu’ya
bir talebesini
göndermişti. O zat,
halkın içinde bazı
hakikatleri
anlatırken,
dizlerindeki
yamaları
göstermemek için,
sırtındaki eski
pardösünün
etekleriyle onları
kapamaya
çalışıyordu.
Anlattığı hakikatler
de çok cazip
gelmekle beraber,
asıl onun kendi
hâli, sadeliği,
samimiyeti ve bir
sahabe hayatı
yaşaması bana çok
tesir etmişti. Onu
görünce, “Aradığım
insanları şimdi
buldum” demekten
kendimi alamamıştım.
Zaten, ondan sonra
etrafa saçılan
ışıktan tohumlar, o
tohumlar üzerine
bina edilen büyük
kompleksler ve
dünyanın yedi
bucağında açılan
okullar hep bu
“ilkler”in tesiriyle
hasıl olan samimiyet
zemininde ve onların
izinden giden
insanların
gayretleriyle
günyüzüne çıktı.
İşte, sonraki
nesiller için birer
yâd-ı cemil olan bu
kahramanlardan biri
de Zübeyr Gündüzalp
idi.
Bir İnsanı Tanıma
Vesileleri
Zübeyr Ağabey’i
tanımayı kendi adıma
şeref kabul ederim;
ondan gerektiği gibi
istifade edememeyi
de bahtsızlık
sayarım. Fakat, onu
çok iyi tanıdığımı
söyleyemem; çünkü,
bazen onun çağırması
bazen de kendi
ziyaret isteğim
neticesinde yanına
gidip gelsem ve
defalarca görüşmüş
olsam da bir insanın
sadece ziyaretlerle
tam tanınabileceğini
zannetmiyorum. Bir
insanla aynı evde
yatıp
kalkmıyorsanız, aynı
mutfağı ve banyoyu
kullanmıyorsanız ve
onun yirmi dört
saatine nigehban
değilseniz “onu
tanıyorum”
diyemezsiniz; o
iddianız yalan olur.
Bir insanı, annesi
ve babası biraz
tanır. Kendini
talebe yetiştirmeye
adayan, onları her
an kontrol eden,
yatıp kalktıkları ve
ders müzakere
ettikleri yerlerde
bile öğrencilerini
takipten geri
durmayan, onların
arkadaşlarıyla
münasebetlerini dahi
bilen ve her an
üzerlerine titreyen
bir terbiyeci de
talebelerini kısmen
tanıyabilir. Fakat
sıradan arkadaşların
birbirlerini
gerçekten tanımaları
çok zordur.
Bir insanın namaz
kılışına ve namazda
huşû ifade eden bazı
sesler çıkarışına
hüküm bina ederek
onun hakkında olumlu
kanaat beyan
edenlere Hazreti
Ömer efendimiz
“Alış-veriş ve
ticaret hayatına da
baktınız mı?” diye
sormuş ve bir insanı
gerçekten tanımak
için, onunla bir
müddet birlikte
bulunmak, alışveriş
yapmak ve yolculuk
etmek gerektiğini
söylemiştir. Evet,
insanda psikozların
kuyruklarını dikip
dolaştığı anlar
vardır. O anlardaki
tavır ve davranışlar
bir insanın
karakterini açığa
vurma bakımından çok
önemlidir. Mesela,
tanıdığınızı
zannettiğiniz
insanla, üzerinize
cürümler
yağdırıldığı, suç
üstüne suç isnadında
bulunulduğu bir bela
ve musibet
atmosferini
paylaştınız mı?
Onunla beraber
mahkeme salonlarına
ve hapse girdiniz
mi? Keder, tasa ve
sevinç gibi iyi-kötü
her hâle ait bazı
ortaklıklarınız oldu
mu? Eğer bu sorulara
“evet” cevabı
veremiyorsanız, o
insanı tanıdığınızı
iddia etmeniz doğru
olmayabilir.
Dolayısıyla, ben de
Zübeyr Ağabeyi tam
tanıdığımı
söyleyemem. Bu
açıdan, onu,
yakından tanıyan
insanlara sormak,
onların hatıralarını
dinlemek gerektiğini
düşünüyor ve
ifadelerimin o büyük
insanı anlatmaktan
çok uzak olduğunu
itiraf etmekle
beraber bir vefa
duygusuyla bazı
hususlara değinmek
istiyorum.
Bir Dava Adamı
Zübeyr Ağabey’de
gördüğüm en dikkat
çekici özellik
ondaki gayret-i
diniye idi.
Bildiğiniz üzere,
gayret-i diniye, din
uğrunda
çalışıp-çabalama,
dinin şeref ve
itibarının korunması
mevzuunda hassas
davranma manasına
geldiği gibi
yasaklara karşı
duyarlı olma ve
fuhşiyâttan,
münkerâttan uzak
durmayı da ihtiva
eder. Gayret-i
diniye, Allah’ın
sevip hoşgördüğü
şeyleri, fevkalâde
bir iştiyakla yerine
getirip hoşlanmadığı
hususlara karşı da
olabildiğince
kararlı davranmak ve
Allah sevgisiyle
dolu olup O’nun
herkes tarafından
sevilmesi için
çalışıp çabalamak
demektir. Zübeyr
Ağabey de, evvelen
ve bizzat İslam’a ve
Kur’an’a, sonra da
Bediüzzaman ve
Risale-i Nur’a
tahsis-i nazar
etmiş; kalb ve ruh
ufkuna yönelmiş,
ahlâk-ı haseneyi
hayat hâline
getirmişti.
Nazarları İslam’a,
Kur’an’a, Peygamber
Efendimiz’e,
Bediüzzaman’a ve
Nurlara çevirme
hususunda kıskançlık
ölçüsünde bir
duyarlılık
gösterirdi. Yanında
başka şeylerin
konuşulmasından
hoşlanmaz, sürekli
mesleğin
esaslarından
bahisler açardı.
Üstad hazretlerinden
ve Nurlardan
bahsederken,
kendinden geçiyormuş
gibi olurdu. En
yakın arkadaşları
bile onun Üstad’a
bağlılığını fazla
bulabilirlerdi. Öyle
ki, mesela siz,
“Üstad hazretleri o
kadar hislendi ki
mendilini elinden
hiç bırakmadı,
sürekli burnunu
sildi.” deseydiniz,
eğer Zübeyr Ağabey
bu ifadenizde “burnu
akıyordu” manasına
zerre kadar bir
tahfif sezmişse,
ağzınıza bir yumruk
indirmediği kalırdı.
O kadar ciddi ve
yürekten bir
bağlılığı vardı
Üstad’a karşı.
Nurlara
bağlılığından mı
Üstad’ın zatına
yürüyordu, yoksa ona
sadakatinden dolayı
mı Nurlara
koşuyordu,
bilemeyeceğim.
Fakat, Bekir Berk
onun hakkında
Üstad’ın “yâver-i
azam”ı derdi.
Zübeyr Ağabey’in
güldüğünü hiç
görmedim. Abus
çehreli değildi,
tebessüm ettiğine de
şahit oldum; fakat,
tam bir ciddiyet ve
vakar abidesiydi. O,
ihsan ve itkan
ufkunun kahramanı;
azim, sebat, gayret
ve teslimiyet
timsali bir dava
adamıydı. Hadd-i
zatında, ciddiyetsiz
ve lâubalî bir
kimsenin, dava adamı
olması da mümkün
değildir. Bir insan,
iç dünyasında, kalb
ve vicdanında
ciddiliğe
ulaşamamışsa, o
sadece yıldız
görünme sevdasında
bir ateş böceğidir.
Bir serçe uzun
müddet tavus kuşu
olarak arz-ı endam
edemez. İnsan,
şuurun ve
zihinaltının
çocuğudur; onlardan
kaçıp kurtulamaz.
İçte ihsan olmalıdır
ki, dışta itkan
olsun. İnsanın iç
dünyası ciddi
olmalıdır ki, bu
onun dış dünyasına
da aksetsin. Evet,
onun gülmesinde bile
bir ciddiyet
nümayandı, ciddi ve
vakur haline rağmen
de hep inşirah
vericiydi.
Zübeyr Ağabey çoğu
zaman hastaydı; pek
çok rahatsızlıkları
vardı.
Rahatsızlıklarından
dolayı da konuşması
zor anlaşılırdı.
Sürekli ilaç
kullanır, bir sürü
hap alırdı. Bana bir
veya iki defa özel
odasında bulunan bir
çuval ilacını
göstermişti. Daracık
bir odası vardı.
Odada sergi yok
denecek kadar azdı.
Sadece bir bölüm,
seccade ile
kapanmıştı; bir
tarafta da yatakçık
gibi küçük ve basit
bir kanepe vardı.
Bir köşe perdeliydi;
o perdenin arkasına
bir leğen ve bir
maşrapa gibi bazı
şeyler
sıkıştırmıştı.
İhtimal abdest ve
guslünü de orada
alıyordu. Her şeyi o
odacığın içindeydi.
İmkanların kendisine
tebessüm ettiği
dönemde bile o
muktesidâne, sâbikûn
u evvelûn gibi gayet
sade, samimi ve
Allah’la irtibatını
zedelememe mevzuunda
tavizsiz yaşıyordu.
Son günlerinde bile,
ceketinin sökülmüş
kolundaki
ipliklerden tutup
hafifçe çekseydiniz,
ihtimal ceketinin
bir yere kadar
yırtıldığını
görürdünüz.
Pantolonunun
paçaları da
ceketinin kollarına
denkti; o kadar
müstağni yaşıyordu.
Belki de odasında
ilaçtan başka
sermayesi yoktu;
yani, para değeri
olan bir şey varsa,
o da ilaçlarıydı.
Bir de, Üstâdımızın
üzerinde namaz
kıldığı bir seccade
vardı ki, onun için
çok kıymetliydi.
Zübeyr Ağabey,
kendisini görenlerde
hemen inanmış bir
insanı görmüş olma
hissi uyarırdı.
İddiası yoktu,
şakası yoktu,
latifesi yoktu ama
muhataplarını
mutlaka inandırır ve
ikna ederdi. Söz ve
tavırlarıyla
rahatsız edici de
değildi. Şahsen,
bana söylediği
şeylerden hiçbirine
karşı içimde hiçbir
tepki hissetmedim.
Oysa ki, biraz
Arapça hecelemeye
başlayan, bir
yabancı dil öğrenen
hemen herkesin
yaptığı kadar ben de
bencillik ve gurur
emareleri
sergileyebilirdim.
Kendime göre temel
düşüncelerim ve
kriterlerim de
vardı; fakat o,
bunların hepsini
elinin tersiyle
itti, yerlerine
doğrularını koydu ve
ben onun hiçbir
sözüne itiraz etme
ihtiyacı duymadım.
Yanlış bulduğu her
söz ve tavrım
karşısında gayet
ciddi bir baba, bir
üstad gibi beni
dizinin dibine
oturtup kendi
usulünce konuştu,
anlattı ve benim
içimden ona karşı
hiçbir itiraz sesi
yükselmedi. Bu bana
ait bir fazilet
değildi; onun üslup
bilmesine ve
samimiyetine ait bir
şeydi. Belki, onun
Hazreti Üstad’a ve
Nurlara çok bağlı
olduğuna inanmam da
bu kabulümde tesirli
olmuştu.
İdam Sehpası da
Olsa!...
Onun Afyon
müdafaasını ne zaman
okusam gözyaşlarımı
tutamam. Her
okuyuşumda, samimi,
yürekten ve
söylediği her
kelimeyi mürekkep
yerine kanıyla
yazmaya hazır
hâliyle Zübeyr
Ağabey gelir
gözlerimin önüne.
İman onun gönlünde
öyle bir kora
dönüşmüştü ki,
hapishaneleri, lüks
otel köşelerine
tercih ediyor ve
şöyle diyordu, “Biz,
iman ve İslâmiyet
hizmeti uğrunda
zâlimlerin zulmüne
mâruz kaldığımız
vakit, hapishane
köşelerinde veya
darağaçlarında
ölmeyi, istirahat
döşeğindeki ölüme
tercih ederiz.
Görünüşü hürriyet,
hakikati istibdad-ı
mutlak olan bir
esaret içinde
yaşamaktansa,
hizmet-i
Kur'âniyemizden
dolayı zulmen
atıldığımız
hapishanede şehid
olmayı büyük bir
lûtf-u İlâhî
biliriz.” Evet, o
çok yürekten
bağlanmıştı i'la-yı
kelimetullaha ve
insanlığın
kurtuluşunu onda
görüyordu.
Öyle bir dava
adamıydı ki,
“Teessür ve ıztırap
karşısında kalbden
bir parça kopacaksa,
‘Bir genç dinsiz
olmuş’ haberi
karşısında o kalbin
atom zerrâtı
adedince paramparça
olması lâzım gelir”
diyor ve idam
sehpalarında
noktalanabilecek bir
yolda yürürken bile
hakikati
haykırmaktan geri
durmuyordu. “Yirmi
seneden beri
milyonlarla insana
din, iman,
İslâmiyet, fazilet
dersi veren ve
onları dinsizlikten
muhafaza eden Kur'ân
tefsiri Risale-i Nur
uğrunda idam
edileceksem, sehpaya
"Allah Allah, yâ
Rasulallah"
sadalarıyla koşarak
gideceğim.” demek
ancak Zübeyr
Gündüzalp gibi
sadıklara has bir
cesaret ve samimiyet
ifadesiydi.
Allah rahmet
eylesin, Urfalı
Abdurrahman
Ağabey’in vakfettiği
bir ev vardı. Basit,
dar ve rutubetli bir
evdi; kış günleri
sobayla ısıtmaya
çalışırlardı. Zübeyr
Ağabey’in, o evin
orta katında kaldığı
zamanlar da olmuştu.
Alt kattaki küçük
salonda da dersler
yapılırdı. Ders
esnasında o,
odasından çıkıp
gelir, daha kapıdan
içeri girer girmez,
kendisine yer
gösterilmesini hiç
beklemeden,
varlığını belli
etmek istemezcesine,
boş bulduğu bir yere
diz çöküp oturur ve
mezamir dinliyor
gibi okunan Risaleyi
dinlerdi.
Zübeyr Ağabey,
dualarında ısrarlı
davranır;
Üstad’ından gördüğü
üzere, dua ederken
ellerini kucağına
düşürmez ve
kollarını ciddiyet
içinde kaldırırdı.
Kanaat-i acizanemce,
dua ederken o
şekilde yapmak
esastır. Dua,
Cenab-ı Hak’tan bazı
ekstra şeyler
istemek manasına
gelir. Böyle bir
isteğin de kendine
göre bir keyfiyeti
olmalıdır ki, o
keyfiyet “ilhah”tır;
yani ısrarlı
davranmak ve o işin
üzerine düşmektir.
Deprem sonrasında ya
da Tsunami akabinde
yapılan yardımların
muhtaçlara
dağıtılması
sahnelerini
izlemişsinizdir. Bir
ekmek alabilmek için
kollarını
olabildiğince açan,
dağıtım yapan
görevlilere var
güçleriyle ellerini
uzatan ve sonunda
istediğini alan
insanlara şahit
olmuşsunuzdur. Tabii
bir köşeye oturan ve
elini kucağına
düşürüp bekleyen
kimselerin hiçbir
şey elde
edemediklerini de
görmüşsünüzdür.
Bizim Cenab-ı
Allah’tan
istediğimiz şeyler o
dağıtılan
yardımlardan daha
önemsiz olmadığı
gibi kendi halimiz
de o muhtaçların
durumundan daha iyi
değildir. Öyleyse,
bize düşen de -riya,
süm’a ve
taşkınlıklara
girmeden-
kollarımızı
Peygamber
Efendimiz’in yaptığı
ve seleflerimizin de
tatbik ettiği gibi
ciddiyet içerisinde
yukarıya kaldırmak
ve dualarımızda
ısrarcı olmaktır.
Sema Ağlıyordu...
Zübeyr Ağabey, nasıl
yaşadı ise öyle de
Allah’a yürüdü.
Cenab-ı Hak,
çoklarına nasip
ettiği gibi bana da
onun ahirete
teşyîine katılma
imkanını lutfeyledi.
Fatih Camii’nde
cenaze namazı
kılındıktan sonra, o
omuzlar üzerinde son
yolculuğunu yaparken
hafif hafif yağmur
çiselemeye başladı.
Tam ağaçların
altında yürümeye
başlamıştık ki,
birden bire nereden
çıktığını
bilemediğim
güvercine benzeyen
bir sürü kuşun kanat
seslerini duydum.
Kuş sürüsünün, çok
geniş bir alanı
kapladıktan sonra
“pırr” edip onun
tabutunun üzerinden
fezanın açıklarına
doğru uçuverdiğini
gördüm. Başkalarına
“Siz de gördünüz
mü?” diye sormadım;
çünkü, ehl-i imanın
vefatına semanın
ağladığı ve onları
uğurlamak için
ruhanilerin adeta
yarış yaptığı
hakikatinin Zübeyr
Ağabey için de
gerçekleştiğine
inancım tamdı. O,
“secde izi”yle
nakşolmuş samimi bir
sima ve dırahşan bir
çehreydi. “Sîmâhum
fî vucûhihim min
eseri’s-sucûd”
hakikatının canlı ve
insanlara tesir
edebilecek bir
örneğiydi.
Zübeyr Ağabey’i yâd
ederken Abdurrahman
b. Avf’ın sözlerini
hatırladım. O büyük
sahabi, vefatından
az önce kendisine
ikram edilen bir
parça et ve bir
dilim ekmeğe
uzanırken ağlar ve
şöyle der:
“Peygamber Efendimiz
ahirete göçtü de ne
kendisi ne de ailesi
arpa ekmeğiyle bile
hiç doymadı. Hamza
şehadet şerbeti
içti, onun için bir
kefen bile
bulunamadı. Mus’ab
b. Umeyr şehit oldu,
onu da kefenleyecek
bir şey bulamadık.
Oysa onların hepsi
bizden daha hayırlı
idi. Biz ise
dünyadan alacağımızı
aldık. Sıkıntılarla
imtihan olduk
sabrettik, ama
rahatlık ve
mal-mülkle imtihan
edilince şükredip
kazandık mı
bilemeyeceğim!..”
Onları
Anlamadılar
Evet, onlar mana
âleminin birer
sultanıydılar ama
dünya onları
tanıyamadı. Onların,
mahviyet, tevazu ve
hacâletle mühürlenen
tabiatları
başkalarını aldattı.
İnsanlardan bazıları
gururlarına;
kimileri hasetlerine
ve bir kısmı da
bencilliklerine
yenildiler ve ne
Hulusi Efendi’yi, ne
Tahirî Mutlu’yu, ne
Sadullah Nutku’yu ne
de Mehmet Feyzi’yi
tanıyabildiler.
Oysa, onlar bir
dirilişin ilk
mimarları ve Hazreti
Mîmâr-ı Azam’ın
vefalı
temsilcileriydiler..
Hasan Feyzi'ye,
Hafız Ali'ye, Hoca
Sabri’ye ve Hüsrev
Efendi’ye sonraki
nesillerin de
ihtiyacı vardı.
Dünya Ahmet
Fevzi'yi, Atıf
Efendi’yi ve Asım
Bey’i mutlaka
bilmeliydi. Bir ışık
kaynağının hâlesini
teşkil eden, herbiri
ayrı birer derinlik
adamı olan ve
bazıları itibarıyla
hala dipdiri ve
olabildiğine canlı,
Nur Risaleleri’ni
dünyanın yetmiş
diline çevirerek
herkese ulaştırmak
için çalışan başyüce
insanlar herkes
tarafından kabul
edilmeliydi. Fakat
maalesef, alperen
yürekli ve uhrevî
derinlikli Zübeyir
Gündüzalp misali
vefa abidelerini
insanlık gerektiği
gibi tanıyamadı..
Onlar çok gerilerde
durdular, çok küçük
göründüler, hep
mahviyet içinde
oldular.. el-âlem de
yalnızca o görünüşe
ve o duruşa baktı,
onları sadece zahire
göre değerlendirdi.
Onların herbirisi
ihtimal bir
kutbiyeti, bir
gavsiyeti temsil
ediyorlardı ama
nâdanlar bunu
anlayamadılar.
Zaten, sohbet-i
nâdanla telezzüz
edenlerin onları
anlamaları da
beklenemezdi.
Anlamadılar ve
kendilerine yazık
ettiler. Bilmem ki,
biz onları gerektiği
ölçüde anlamaya
muvaffak olabildik
mi?.
Zübeyir Gündüzalp
kimdir?
Kaynak:Nur penceresi
Zübeyir Gündüzalp
1920 senesinde
Konya'nın Ermenek
kazasında dünyaya
gelir.
Babasının adı
Mehmet, annesinin
ise Seyyide'dir.
Ezan sesiyle
kulağına ismi, Zîver
diye konmuş; ancak
daha sonra Üstâdı,
bu ismi Zübeyir
şeklinde
değiştirmiştir.
İlkokulu Ermenek'te
bitiren Zübeyir
Gündüzalp, iki
kız-iki erkek olmak
üzere kendisiyle
beraber dört
kardeştir.
İlkolkuldan sonra,
Ermenek'te ortaokul
bulunmadığı için
Silifke'ye gitmiş,
1939 senesinde
ortaokulu burada
bitirerek
memleketine
dönmüştür.
Ermenek'te postahane
memurluğuna başlayan
Gündüzalp, bir
müddet sonra askere
gitmiş, akabinde ise
Konya Postahanesinde
telgraf muhabere
memuru olarak
çalışmaya devam
etmiştir.
Risâle-i Nurları, bu
memurluk yıllarında
tanımıştır. Üstadını
ilk defa 1946'da
Emirdağ'da ziyaret
etmiş ve kendisine
"Memuriyetten
ayrılıp, yanınızda
hizmet etmek
istiyorum" demiştir.
Üstad da ona;
"Vazifene devam et,
Konya'da daha çok
hizmet edersin.
İnşaallah, ileride
alırım seni yanıma"
demiştir.
Gündüzalp, 1948'de
Afyon'da
tutuklanarak
Üstadıyla birlikte
altı ay hapis
yatmıştır. Bu
tarihten itibaren
Bediüzzaman
Hazretlerinin
vefatına kadar hep
yanında kaldı.
Yanlışlıkla tahliye
edildiği zaman, sırf
Üstadından
ayrılmamak için,
tahliyesinin yanlış
olduğunu bildirerek,
tekrar tevkif
edilmiştir.
27 Mayıs 1960
İhtilâlinden sonra
memleketi olan
Ermenek'te mecburi
ikamete tâbi
tutuldu. Burada bir
süre kaldıktan
sonra, gizlice
Ermenek'ten
ayrılarak Ankara'ya
gitti. Altı ay kadar
Ankara'da kaldı ve
1961'de İstanbul'a
geldi.
Zübeyir Gündüzalp, 2
Nisan 1971'de
Süleymaniye Kirazlı
Mescid Sokağındaki
ikâmetgâhında vefat
etmiş; cenaze namazı
Fatih Camii'nde
kılınarak, Eyüp
Sultan Kabristanına
defnedilmiştir.
Gündüzalp'i
unutulmazlığa
yükselten, hiç
şüphesiz en zor
şartlarda İslâm'a,
iman ve Kur'ân
hakikatlerine gönül
vermiş olması, bu
hakikatlerde
billûrlaşıp İslâm'a
ayna olması,
hayatını fedâ eder
tarzda kendini bu
kudsî hizmetin
karasevdalısı haline
getirmesidir.
Hz. Üstad ona husûsî
bir itina
gösterirdi. Çünkü o,
kendisinden sonra
hizmeti her şeyiyle
omuzlayacak;
dalgalanmalara ve
şiddetli fırtınalara
rağmen mesleğini
devam ettirecek;
kudsî hizmeti hiç
tâviz vermeksizin
sonrakilere
devredecekti.
Mehmet Fırıncı:
Üstad Hazretlerine
bağlılığı muhteşemdi
Zübeyir Ağabeyle
senelerce
birlikteliğiniz
oldu. Bize onu
anlatır mısınız?
Zübeyir Ağabey
hakikaten çok cehd
sahibi biriydi.
Ermenek'e gitmiştik.
Oradaki akrabaları,
ağabeyi Haydar
Gündüzalp,
kardeşleri ve asker
arkadaşlarıyla
görüştük. Enteresan
bir zat. Üstad'la
tanışmadan evvel de
kendisi manevî
bakımdan çok cehd ve
gayret sahibi.
Meselâ asker
arkadaşları
anlatıyor: "Biz
askerde akşama kadar
çalışırdık. Bir
çamlık tepe vardı,
akşamleyin oraya
giderdik. O orada
bağıra bağıra
zikrederdi. 'Allah,
Allah' diye
bağırırdı dağlara."
Tabiî askerde, daha
21 yaşlarında genç
bir çocuk. "Hemen
hemen her akşam
oraya çıkardık"
diyorlar.
Demek ki orada
ruhuna huzur
geliyor. Bunları
dinlemiştik.
Konya'da Risâlelerle
herhalde posta
memuru iken
tanışmış. Halıcı
Sabri Efendi var.
Allah rahmet
eylesin. Üstadla
Afyon hapsinde
beraber bulunmuştu.
Onun vesilesiyle
Risâle-i Nur'u
tanıyor. Sonra
orada, benim
bildiğim, Muhsin
Alkonevi, Ziya Arun
ve Rıfat Filizer
gibi kimselerle
beraber Risâle-i Nur
hizmetinde
bulunurlar.
Sonradan Afyon hapsi
esnasında Üstad'la
daha yakından temasa
geçer. Hatta kendini
tevkif ettirmek için
ihbar ediyor. Ceylan
Ağabeye sormuş: "Ben
hapse girmek
istiyorum, bir türlü
beni almıyorlar."
Ceylan Ağabey de
"İnönü'ye telgraf
çek" demiş. O da "Said
Nursî'nin en yakın
adamlarından biri,
falan yerde posta
memuru" diye telgraf
yazıyor. Ondan sonra
hemen almışlar
içeriye. Enterasan,
eşi bulunmaz bir
fedakârlık sahibi.
İstanbul'da
kendisiyle aşağı
yukarı 8-9 sene
beraber yaşadık.
Üstadın sağlığında
da zaten devamlı Hz.
Üstadın yanındaydı.
1954'ten sonra biz
gittiğimizde hep
görüşüyorduk. Hz.
Üstad bana bir kaç
defa "Benim yerime
Zübeyir, Ceylan ve
Sungur ile istişare
edersin" demişti. O
zaman devamlı
İstanbul'daki
neşriyat işlerini
daha ziyade Zübeyir
ve Ceylan
Ağabeylerle istişare
ederdik.
Özetle, Zübeyir
Ağabeyin Üstada
bağlılığı
muhteşemdi, tarif
edemiyorum onu. Hz.
Üstadın her hususta
mürşid ve rehber
olduğunu kabul
ediyordu. Biz de
öyleyiz ama biz
biraz nefsimize
uyuyoruz. Fakat o
şöyle derdi: "Birşey
hakkında kendimden
karar vermem. Yarın
beni kim kurtarır
ahirette? Ama
Üstaddan gördüğüm
bir şeyle hareket
edersem, yanlış bile
olsa Üstad kurtarır
beni."
Sungur Ağabeyden
işitmiştim. Üstad,
Sungur Ağabeye
demiş: "Sen fenâfi'n-Nur
olmaya mecbursun.
Zübeyir de fenâfi'l-Üstad
olmaya mecbur." Onun
için o, Üstadda
adeta fena
bulmuştur. Üstad
dostuna-düşmanına
karşı nasıl yapmış,
nasıl düşünmüş, o da
öyle olmaya
çalışmıştır.
Gençlere karşı da
fevkâlade
şefkatliydi. Onların
muhafazası için
çırpınırdı. Onlara
her türlü yardımın
yapılmasını
söylerdi. O bu
derece hassas bir
insandı.

Zübeyir Ağabey,
Üstad'a olan
bağlılığını, kendine
bastırmış olduğu
kartın arkasında
yazdığı cümlesiyle
ifade ediyordu
M. Emin Birinci:
Onu 'Zübeyir Ağabey'
yapan Üstaddır
Sizce Zübeyir
Gündüzalp'i "Zübeyir
Ağabey" yapan nedir?
Onu Zübeyir Ağabey
yapan Üstaddır. 15
sene Üstadın yanında
kalmış. Onun
şahsında öyle fani
olmuştu ki, gece
veya gündüz hangi
saatte olursa olsun,
Üstad bir ihtiyaç
için yatağının
yanındaki zile
bastığında Zübeyir
Ağabeyi hemen
yanında bulurdu.
Hatta bazan zile
basar da duyamam
diye kapının
eşiğinde yatardı ki
Üstad üzerine
bastığında uyansın.
Fedakârlık işte. Bu
kadar olur...
Zübeyir Ağabey
Üstadın yanına ilk
geldiğinde
aralarında şöyle
bir diyalog geçiyor:
"Hoş geldin
kardeşim. Senin adın
ne?"
"Zîver efendim."
"Hoş geldin Zübeyir
kardeşim."
"Efendim benim ismim
Zübeyir değil, Zîver."
Üstad tekrar:
"Hoş geldin Zübeyir
kardeşim."
Derken ismi böyle
Zübeyir olarak
kalıyor.
Üstad devam ediyor:
"Kardeşim, sen
buraya 'Bediüzzaman
evliyadır, asfiyadır,
duâsı kabul olur,
bir duâ alalım
şundan' diye gelmiş
olabilirsin. Bir bu
vardır, bir de 'İslâmiyete
hizmet eden bir
ihtiyardır, yardıma
muhtaçtır' diye
gelmiş olabilirsin.
Sana iki seçenek.
Git, 24 saat düşün,
hangisini kabul
ettiğini bana
söyle."
Zübeyir Ağabey
"Dışarıya çıktım,
sanki şüphe mi
edeceğim? Hemen
bildirdim
'Üstadım kararımı
verdim'" diyor.
Üstad:
"Hayır olmaz, 24
saat düşün, ondan
sonra."
Zübeyir Ağabey 24
saat sonra tekrar
gelir. Üstad:
"Hangisini kabul
ettin?"
"İkincisini."
"Şimdi anlaştık. O
zaman hemen şunu,
şunu vs. yap."
Üstad dört tane iş
veriyor. Zübeyir
Ağabey hemen Ceylan
Ağabeyin yanına
koşmuş.
"Ceylan, herhalde
ben Üstadın
hizmetini yapamam"
demiş. Ceylan
Ağabey:
"Üstadın hizmetini
yapmak çok kolay"
"Nasıl?"
"Üstadın dediği
şeylere aklını
karıştırma."
Sonraları meselâ
Üstad gecenin saat
üçünde diyor:
"Zübeyir gel, valiye
dilekçe yazacağız.
Git şunu valiye
ver." O hiç tereddüt
etmeden bunları
yapıyor.
Abdullah Yeğin:
Ona kıymet
kazandıran sadakati |