|
Riyâzü’s-Sâlihîn'den alınmıştır.
(Tercüme ve Şerh: Prof. Dr. M. Yaşar
Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Yrd.
Doç. Dr. Raşit Küçük; İstanbul; 2001)
Kâ’b İbni Mâlik
radıyallahu anh gözlerini kaybettiği
zaman onu elinden tutup götürme görevini
üstlenen oğlu Abdullah’dan rivayet
edildiğine göre şöyle demiştir:
Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem ile birlikte Tebük
Gazvesi’ne katılmadığına dair mâcerasını Kâ`b
İbni Mâlik radıyallahu anh’den şöyle
anlatırken duydum:
Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in gittiği gazâlardan
sadece Tebük Gazvesi’ne katılmamıştım. Gerçi
Bedir Gazvesi’nde de bulunamamıştım. Zaten
Bedir’e katılmadıkları için hiç kimse
azarlanmamıştı. O vakit Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
müslümanlar (savaşmak için değil) Kureyş
kervanını takibetmek için yola çıkmışlardı.
Nihayet Allah Teâlâ müslümanlarla
düşmanlarını, aralarında verilmiş herhangi
bir karar olmadığı halde bir araya
getiriverdi. Halbuki ben Akabe bîatının
yapıldığı gece, İslâm’a yardım etmek üzere
söz verirken Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem’in yanındaydım. Her ne kadar
Bedir Gazvesi halk arasında Akabe gecesinden
daha meşhursa da, ben Bedir’de bulunmayı
Akabe’de bulunmaktan daha üstün görmem.
Tebük Gazvesi’ne Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem ile
birlikte gitmeyişim şöyle oldu:
Ben katılmadığım bu gazve
sırasındaki kadar hiçbir zaman kuvvetli ve
zengin olamamıştım. Vallahi Tebük
Gazvesi’nden önce iki deveyi bir araya
getirememiştim. Bu gazvede iki tane binek
devesine sahip olmuştum. Bir de Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem bir
gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi
söylemez, bir başka yere gittiği sanılırdı.
Fakat bu gazve sıcak bir mevsimde uzak bir
yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla
karşı karşıya gelineceği için Resûl–i Ekrem
durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre
hazırlanabilmeleri için müslümanlara nereye
gideceklerini söyledi. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber
sefere gidecek müslümanların sayısı çok
fazlaydı. Adlarını bir deftere yazmak mümkün
değildi.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Savaşa gitmemek için gözden
kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet
nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı
zannedilebilirdi. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem bu gazveyi meyvaların
olgunlaştığı, gölgelerin arandığı sıcak bir
mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek
düşkündüm. Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem ile müslümanlar savaş
hazırlığına başladılar. Ben de onlarla
birlikte savaşa hazırlanmak için çıkıyor,
fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum.
Kendi kendime de “Canım, ne zaman olsa
hazırlanırım” diyordum. Günler böyle geçti.
Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
ile birlikte müslümanlar erkenden yola
çıktılar. Ben ise hâlâ hazırlanmamıştım.
Yine sabah evden çıktım, hiçbir şey
yapamadan geri döndüm. Hep aynı şekilde
davranıyordum. Savaş henüz başlamamıştı, ama
mücâhidler hayli yol almışlardı. Yola çıkıp
onlara yetişeyim dedim, keşke öyle
yapsaymışım; bunu da başaramadım. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem savaşa
gittikten sonra insanların arasına
çıktığımda beni en çok üzen şey, savaşa
gitmeyip geride kalanların ya münafık diye
bilinenler veya âciz oldukları için savaşa
katılamayan kimseler olmasıydı.
Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem Tebük’e varıncaya kadar
adımı hiç anmamış. Tebük’te ashâbın arasında
otururken:
– “Kâ’b İbni Mâlik ne yaptı?”
diye sormuş. Bunun üzerine
Benî Selime’den bir adam:
– Yâ Resûlallah! Elbiselerine
ve sağına soluna bakıp gururlanması onu
Medine’de alıkoydu, demiş.
Bunun üzerine Muâz İbni Cebel
ona:
– Ne fena konuştun! demiş.
Sonra da Peygamber aleyhisselâm’a
dönerek, yâ Resûlallah! Biz onun hakkında
hep iyi şeyler biliyoruz, demiş. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem hiçbir
şey söylememiş. O sırada çok uzaklarda
beyazlar giymiş bir adamın gelmekte olduğunu
görmüş:
– “Bu Ebû Hayseme olaydı”
demiş. Bir de bakmışlar ki, gelen adam Ebû
Hayseme el–Ensârî değil mi!
Ebû Hayseme, (bir savaş
hazırlığı sırasında) bir ölçek hurma verdiği
için münafıklara alay konusu olan zâttır.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in Tebük’ten Medine’ye
hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir
üzüntü aldı. Söyleyeceğim yalanı düşünmeye
başladım. Kendi kendime “Yarın onun
öfkesinden nasıl kurtulacağım?” dedim.
Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim
kimselerden akıl almaya başladım. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in gelmek
üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki
saçma düşünceler dağılıp gitti. Onun elinden
hiçbir şekilde kurtulamayacağımı anladım.
Herşeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.
Peygamber aleyhisselâm sabahleyin
Medine’ye geldi. Seferden dönerken önce
Mescid–i Nebevî’ye gelerek iki rek’at namaz
kılar, sonra halkın arasına gelip otururdu.
Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa
katılmayanlar huzuruna geldiler; neden
savaşa gidemediklerini yemin ederek
anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla
kimseydi. Hz. Peygamber onların ileri
sürdüğü mâzeretleri kabul etti;
kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ’dan
bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini
O’na bıraktı. Sonunda ben geldim. Selâm
verdiğim zaman dargın dargın gülümsedi;
sonra:
– “Gel!”, dedi. Ben de
yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum.
Bana:
– “Niçin savaşa
katılmadın? Binek hayvanı satın almamış
mıydın?” diye sordu. Ben de:
– Yâ Resûlallah! Allah’a
yemin ederim ki, senden başka birinin
yanında bulunsaydım, ileri süreceğim
mâzeretlerle onun öfkesinden
kurtulabilirdim. Çünkü insanlara fikrimi
kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yine
yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek
gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb–ı Hak
işin doğrusunu sana bidirecek ve sen bana
güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem,
bana kızacaksın. Ama ben doğru söyleyerek
Allah’dan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi
savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu.
Hiçbir zaman da gazâdan geri kaldığım
sıradaki kadar kuvvetli ve zengin
olamamıştım, dedim.
Kâ’b sözüne devamla dedi ki:
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
– “İşte bu doğru söyledi.
Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm
verene kadar bekle!”
buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den
bazıları yanıma takılarak:
– Vallahi senin daha önce bir
suç işlediğini bilmiyoruz. Savaşa
katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir
mâzeret söyleyemedin. Halbuki günahlarının
bağışlanması için Peygamber aleyhisselâm’ın
istiğfâr etmesi yeterdi, dediler.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Beni o kadar çok ayıpladılar
ki, tekrar Resûlullah’ın yanına dönüp biraz
önceki sözlerimin yalan olduğunu söylemeyi
bile düşündüm. Sonra onlara:
– Bana verilen cezaya
çarptırılan bir başka kimse var mı? diye
sordum.
– Evet. Seninle beraber bu
cezaya uğrayan iki kişi daha var, dediler.
Onlar da senin gibi konuştular ve senin
aldığın cevabı aldılar.
– O iki kişi kim? diye
sordum.
– Biri Mürâre İbni Rebî`
el–Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye
el–Vâkıfî diyerek, herbiri Bedir Gazvesi’ne
katılmış olan iki mükemmel örnek şahsiyetin
adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönme
düşüncesinden vazgeçerek yoluma devam ettim.
Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem savaşa katılmayanlardan
sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı.
İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar veya
bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Hatta
bana göre yer yüzü bile değişti. Sanki
burası benim memleketim değildi. Elli gün
böyle geçti. İki arkadaşım boyunlarını
büktüler; ağlayarak evlerinde oturdular. Ben
ise onlardan daha genç ve dayanıklı idim.
Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar,
çarşılarda dolaşırdım. Fakat kimse benimle
konuşmazdı. Namaz bittikten sonra Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem yerinde
otururken yanına gelir, kendisine selâm
verirdim. Kendi kendime “Acaba selâmımı
alırken dudaklarını kıpırdattı mı
kıpırdatmadı mı” diye sorardım. Sonra ona
yakın bir yerde namaz kılar ve
farkettirmeden kendisine bakardım. Ben
namaza dalınca bana doğru döner, kendisine
baktığım zaman da yüzünü çeviriverirdi.
Müslümanların bana karşı olan
sert tutumları uzun süre devam edince,
amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû
Katâde’nin bahçesine gidip duvardan içeri
atladım ve selâm verdim. Vallâhi selâmımı
almadı. Ona:
– Ebû Katâde! Allah adına and
vererek soruyorum. Benim Allah’ı ve
Resûlullah’ı ne kadar sevdiğimi biliyor
musun? diye sordum. Hiç cevap vermedi. Ona
and vererek bir daha sordum. Yine cevap
vermedi. Bir daha yemin verince:
– Allah ve Resûlü daha iyi
bilir, dedi. Bunun üzerine gözlerimden
yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım.
Birgün Medine çarşısında
dolaşıyordum. Medine’ye yiyecek satmak üzere
gelen Şamlı bir çiftçi:
– Kâ’b İbni Mâlik’i bana
kim gösterir? diye sordu. Halk da beni
gösterdi. Adam yanıma gelerek Gassân
Meliki’nden getirdiği bir mektup verdi. Ben
okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum.
Selâmdan sonra şöyle diyordu:
– Duyduğumuza göre Efendiniz
seni üzüyormuş. Allah seni değerinin
bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde
yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza
gel, sana izzet ikrâm edelim.
Mektubu okuyunca, bu da bir
başka belâ, dedim. Hemen onu ateşe atıp
yaktım.
Nihayet elli gün’den kırk’ı
geçmiş, fakat vahiy gelmemişti. Birgün
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
gönderdiği bir şahıs çıkageldi.
– Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem sana eşinden ayrı
oturmanı emrediyor, dedi.
– Onu boşayacak mıyım, yoksa
ne yapacağım? diye sordum.
– Hayır, ondan ayrı duracak,
kendisine yanaşmayacaksın, dedi. Hz.
Peygamber diğer iki arkadaşıma da aynı emri
gönderdi. Bunun üzerine karıma:
– Allah Teâlâ bu mesele
hakkında hüküm verene kadar ailenin yanına
git ve onların yanında kal, dedim.
Hilâl İbni Ümeyye’nin karısı
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e
giderek:
– Yâ Resûlallah! Hilâl İbni
Ümeyye çok yaşlı bir adamdır. Kendisine
bakacak hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet
etmemde bir sakınca görür müsün? diye
sormuş. Hz. Peygamber de:
– Hayır görmem. Ama katiyen
sana yaklaşmasın, buyurmuş. Kadın da şöyle
demiş:
– Vallahi onun kımıldayacak
hâli yok. Allah’a yemin ederim ki, başına bu
iş geleliberi durmadan ağlıyor.
Kâ`b sözüne şöyle devam etti:
– Yakınlarımdan biri bana:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den
eşinin sana hizmet etmesi için izin istesen
olmaz mı! Baksana Hilâl İbni Ümeyye’ye
bakması için karısına izin verdi, dedi. Ben
de ona: Hayır, bu konuda Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’den izin
isteyemem. Üstelik ben genç bir adamım. İzin
istesem bile Peygamber aleyhisselâm’ın
bana ne diyeceğini bilemem, dedim.
Bu vaziyette on gün daha
durdum. Bizimle konuşulması yasaklandığından
bu yana tam elli gün geçmişti. Ellinci
gecenin sabahında, evlerimizden
birinin
damında sabah namazını kıldım. Allah
Teâlâ’nın (Kur’ân–ı Kerîm’de bizden)
bahsettiği üzere canım iyice sıkılmış, o
geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir vaziyette
otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin
var gücüyle:
– “Kâ`b İbni Mâlik! Müjde!”
diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan
kurtulma gününün geldiğini anlayarak hemen
secdeye kapandım.
Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem sabah namazını
kıldırınca, Allah Teâlâ’nın tövbelerimizi
kabul ettiğini ilân etmiş. Bunun üzerine
ahâlî bize müjde vermeye koşmuş. İki
arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan
biri bana doğru at koşturmuş. Eslem
kabilesinden bir diğer müjdeci koşup Sel
Dağı’na tırmanmış, onun sesi atlıdan önce
bana ulaşmış. Sesini duyduğum müjdeci yanıma
gelip beni tebrik edince, sırtımdaki
elbiseyi de çıkarıp müjdesine karşılık ona
giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka
elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen
giydim. Peygamber aleyhisselâm’ı
görmek üzere yola koyuldum. Beni grup grup
karşılayan sahâbîler tövbemin kabul edilmesi
sebebiyle tebrik ediyor ve “Allah Teâlâ’nın
seni bağışlaması kutlu olsun” diyorlardı.
Nihayet Mescid’e girdim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
ashâbın ortasında oturuyordu. Talha İbni
Ubeydullah hemen ayağa kalktı, koşarak
yanıma geldi, elimi sıktı ve beni tebrik
etti. Vallahi muhâcirînden ondan başka kimse
ayağa kalkmadı.
Râvi der ki, Kâ’b, Talha’nın
bu davranışını hiç unutmazdı.
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Peygamber aleyhisselâm’a
selâm verdiğimde yüzü sevinçten
parıldayarak:
– “Dünyaya geldiğindenberi
yaşadığın bu en hayırlı gün kutlu olsun!”
buyurdu. Ben de:
– Yâ Resûlallah! Bu tebrik
senin tarafından mıdır, yoksa Allah
tarafından mı? diye sordum.
– “Benim tarafımdan değil,
Yüce Allah tarafından”,
buyurdu. Sevindiği zaman Peygamber
aleyhisselâm’ın yüzü parıldar, ay
parçasına benzerdi. Biz de sevindiğini böyle
anlardık.
Resûl–i Ekrem’in önünde
oturduğumda:
– Yâ Resûlallah! Tövbemin
kabul edilmesine şükran olarak bütün malımı
Allah ve Resûlullah uğrunda fakirlere
dağıtmak istiyorum, dedim. Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem:
– “Malının bir kısmını
dağıtmayıp elinde tutman senin için daha
hayırlı olur”
buyurdu. Ben de:
– Hayber fethinde hisseme
düşen malı elimde bırakıyorum, dedikten
sonra sözüme şöyle devam ettim. Yâ
Resûlallah! Allah Teâlâ beni doğru
söylediğimden dolayı kurtardı. Tövbemin
kabul edilmesi sebebiyle, artık yaşadığım
sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.
Vallâhi bunu Peygamber
aleyhisselâm’a söylediğim gündenberi
doğru sözlü olmaktan dolayı Allah Teâlâ’nın
hiç kimseyi benden daha güzel
mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yemin ederim
ki, Peygamber aleyhisselâm’a o
sözleri söylediğim günden bu yana bilerek
hiç yalan söylemedim. Kalan ömrümde de
Cenâb–ı Hakk’ın beni yalan söylemekten
koruyacağını umarım.
Kâ’b sözüne devamla şöyle
dedi:
Bunun üzerine Allah Teâlâ şu
âyet–i kerîmeleri indirdi:
“Allah (savaşa gitmek
istemeyenlere izin vermesi sebebiyle)
Peygamberini bağışladığı gibi, bir kısmının
kalbi kaymak üzere iken güçlük zamanında
Peygamber’e uyan muhâcirlerle ensârın da
tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara
çok şefkatli, pek merhametlidir.
“Hani şu tövbeleri (Allah’ın
emri gelene kadar) geri bırakılan üç kişinin
de tövbesini kabul etti. Bütün genişliğine
rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, vicdanları
kendilerini iyice sıkıştırmıştı. Nihayet
Allah’dan başka sığınılacak kimse olmadığını
anlamışlardı. Eski hâllerine dönmeleri için
Allah onların tövbelerini kabul etti. Çünkü
Allah tövbeleri kabuledici ve
bağışlayıcıdır.
“Ey imân edenler! Allah’ın
azâbından korkun ve doğrularla beraber olun”
[Tevbe
sûresi (9), 117–119].
Kâ’b şöyle devam etti:
Allah’a yemin ederim ki, beni
İslâmiyet’le şereflendirdikten sonra Cenâb–ı
Hakk’ın bana verdiği en büyük nimet,
Peygamber aleyhisselâm’ın huzurunda
doğruyu söylemek ve yalan söyleyip de helâk
olmamaktır. Çünkü Allah Teâlâ şu yalan
söyleyenler hakkında vahiy gönderdiği zaman,
hiç kimseye söylemediği ağır sözleri söyledi
ve şöyle buyurdu:
“O savaştan kaçanların yanına
döndüğünüz zaman, kendilerini hesaba
çekmiyesiniz diye Allah adına yemin ederler.
Onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistirler.
Yaptıklarına ceza olmak üzere varacakları
yer cehennemdir. Kendilerinden râzı olasınız
diye size yemin de ederler. Siz onlardan
râzı olsanız bile Allah fâsıklardan aslâ
râzı olmaz”
[Tevbe
sûresi (9), 95–96].
Kâ’b sözüne şöyle devam etti:
Biz üç arkadaşın
bağışlanması, Peygamber aleyhisselâm’ın
yeminlerini kabul edip kendilerinden bîat
aldığı ve Cenâb–ı Hak’dan affedilmelerini
dilediği kimselerin bağışlanmasından (elli
gün) geri kalmıştı. Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem, hakkımızda Allah Teâlâ
bir hüküm verene kadar bize yapacağı
muameleyi tehir etmişti. Nihayet Allah Teâlâ
–anlatıldığı üzere– hükmünü verdi. Allah
Teâlâ’nın “tövbeleri geri kalan üç kişinin.
. . ” diye bahsettiği bu geri kalış, bizim
savaştan geri kalmamız değildir; bu, Hz.
Peygamber’e gelip yemin ederek mâzeretleri
olduğunu söyleyenlerin özürlerini Peygamber
aleyhisselâm’ın kabul etmesi, bize
yapacağı muameleyi ise geriye bırakması
olayıdır.
Buhârî,
Megâzî 79; Müslim, Tevbe 53. Ayrıca bk.
Tirmizî, Tefsîru sûre (9)
Diğer bir rivayet:
“Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem Tebük Gazvesi’ne
perşembe günü çıkmıştı. Sefere perşembe günü
gitmeyi severdi” şeklindedir.
Buhârî, Cihâd 103
Başka bir rivayette ise:
“Seferden mutlaka gündüzün
kuşluk vakti dönerdi. Dönünce de ilk iş
olarak Mescid’e uğrar, iki rek’at namaz
kılar, sonra orada otururdu” denilmektedir.
Müslim, Müsâfirîn 74; Ebû
Dâvûd, Cihad 166
|