|
Dost
İkliminin Güllerinden Vefa
Prof. Dr.
Abdulhakim YÜCE
Giriş
Vefâ, dost ikliminde
yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde
görmek mümkün değildir. Vefâ duygu, düşünce ve
tasavvurda aynı şeyleri paylaşan kişilerin
özelliğidir. Kin, nefret ve kıskançlık gibi duygular
ise vefânın baş düşmanlarıdır. O, sevgi ve
mürüvvetin bağrında boy atar. Vefâyı, insanın
gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de
olmuştur. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda
vefâdan bahsetmek kolay değildir. Konuşurken doğru
söyleme, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefâlı
olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve
aldatmadan kurtaramayan, verdiği söz ve yeminlere
aykırı davranan ve yüklendiği sorumluluğun
ağırlığını duymayan iki yüzlü ve mürai tiplerin
gönül hayatına sahip olabileceklerini düşünmek,
kişinin kendini aldatması ile eş değerdir.
Vefâ kelimesi sözlüklerde, aldatma ve hıyanetin
zıddı olarak, sözünü yerine getirme, sözünde durma,
borcunu ödeme; sevgi, bağlılık ve dostlukta sebat;
yetme ve yetişme; güzel ve yüce ahlâk anlamlarında
kullanılır. Vefâlı kişi, üzerindeki hakları eksiksiz
ödeyen/yerine getiren ve sadece kendi hakkı olanı
alan kişidir.
Hem Kur’ân-ı Kerim, hem hadis-i şerifler, hem de
dünya edebiyatının seçkin eserleri vefâ konusunu
geniş bir şekilde ele almışlardır. Yüce Allah
(c.c.), kendisinin vefâlı olduğunu dile getirdiği
gibi, vefâyı başta peygamberler olmak üzere seçkin
kişilerin özelliklerinden ve insanlığın temel
iyiliklerinden biri olarak zikreder. (Bkz.: Bakara,
2/177)
Öyle ise, ihlâs, sadâkat, gıybet etmeme ve su-i
zanda bulunmama gibi niteliklerin yanı sıra vefâ da
inanan her insanın hayatına hakim kılmak zorunda
olduğu güzel ahlâk prensiplerinden biri ve hayatın
her alanında ihtiyaç duyulan temel faziletlerdendir.
Fert, vefâ duygusuyla güvenirliliğini kazanır ve
yükselir. Aile, vefâ duygusu üzerine kurulmuş ve bu
duygu devam ediyorsa ayakta kalır ve Cennet
köşelerinden bir köşe olur. Devlet, kendi halkına
karşı ancak vefâ duygusuyla itibarını korur. Vefâ
duygusunu yitirmiş bir ülkede ne olgun fertten ne
emniyet vadeden aile yuvasından ne de istikrarlı ve
güvenilir bir devletten söz etmek mümkündür. Vefânın
olmadığı bir ülkede, fertler birbirine karşı
kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet de
halkına karşı uğursuz ve her şey bir birine
yabancıdır, tıpkı cansızlar gibi… Üst üste ve iç
içe olsalar bile... İnsanlığın altında ezildiği
meselelerden kurtulup, Cehennem’e dönüşen dünyayı
Cennet’e çevirebilmesi için muhtaç olduğu
faziletlerden en önemlilerinden biri, fertler ve
toplumlar arasındaki münasebetlerin vefâ çizgisinde
yürümesidir. Tarih, dostlarını arkadan hançerleyen,
yaptıkları antlaşmalara uymayan, tek taraflı
çıkarlara dayalı politikalar izleyen millet ve
devletlerin siyasî, ekonomik ve kültürel bağımsızlık
içinde ve saygın olarak yaşamadıklarını
belgelemektedir. Kur’ân-ı Kerim, sağduyu sahiplerini
de vefâlı kişiler olarak nitelendirir: “Ancak akıl
sahibi kimseler düşünüp ibret alırlar. Verdikleri
sözde duranlar ve misakı bozmayanlar da işte
onlardır.” (Ra’d, 13/19-20)
Vefâ gösterilmesi ve şartlarına uyulması gereken
akitler, antlaşmalar, dostluklar üç çeşittir: 1.
Kişinin Rabbisi ile, 2. Kişinin kendisiyle, 3.
Kişinin diğer insan ve varlıklarla yaptığı akitler,
antlaşmalar, dostluklar. Bunların varlığını ve
şartlarını da, Kitap ve Sünnet’le, akıl, tecrübe ve
araştırma ile bilebiliriz.
Diğer taraftan vefânın tevbe, samimiyet, muhasebe,
sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır, istikamet vb.
dinî kavramlarla da ilişkisi bulunmaktadır. Karşı
kutbu olarak da aldatma, hıyanet, nifak, nankörlük
vb. kavramlardan söz edilebilir. Aslında ilk grupta
yer alan kavramların hemen hepsinde vefânın, ikinci
gurubunda ise vefâsızlığın değişik tonlarını
seyretmek mümkündür. Örneğin, kişinin, bir kısım iç
bozulmalardan sonra yeniden asıl duruluğuna dönmesi
ve özüyle bütünleşmesi anlamında tevbe etmek bir
vefâ olduğu gibi, gerçeğin ortaya çıkmasına engel
olma, onu örtme, ikili oynama, günümüz moda
deyimiyle çifte standart uygulama da hak ve hakikate
karşı vefâsızlığın ta kendisidir. Kısacası vefâlı
kişide tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta
sebat, hicret, sabır ve istikamet aramak veya
beklemek mümkün iken, vefâsız kişinin er veya geç
aldatma, hıyanet ve nifak hastalıklarına bulaşması
da beklenebilir. Öyle ise vefâ, karşılıklı ilişki ve
davranışlarımızda bir ölçü olarak kullanılması
gereken en önemli faziletlerin başında gelir.
Vefânın Kur’ân-ı Kerim’deki
Anlamları
Kur’ân-ı Kerim’de vefâ beş anlamda ele alınmıştır:
1. Ahde vefâ. Ahit şu anlamlarda kullanılmıştır: a.
Bir işi üstlenip söz vermek; b. Antlaşma, sözleşme,
mukavele, misak, peyman, muahede; c. Zaman, devir,
asır. d. Hükümdar fermanı. e. İnsanların Allah’ı Rab
olarak tanıma konusunda bezm-i ezelde, kalû belâ’da
verdikleri söz. Buna fıtrî ahit denir. “Büluğ çağına
ermeyen yetimin malına, en güzel tarzdan başka bir
şekilde yaklaşmayın. Verdiğiniz sözü yerine getirin.
Çünkü verilen söz, sorumluluk gerektirir. Ölçtüğünüz
zaman dürüst olun, tam ölçün. Doğru terazi ile
tartın. Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı, hem de
âkıbet yönünden daha güzeldir” (İsra, 17/34-35)
âyeti vb. bu anlama işaret etmektedir. 2. Va’de
vefâ. Söz verme anlamına gelir: “Kitapta İsmâil’i de
an. Gerçekten o, verdiği sözü yerine getiren biri
idi. Resul ve nebî idi.” (Meryem, 19/54) âyetinde
olduğu gibi. 3. Nezre vefâ. Nezir, Allah’a ibadet
kastıyla ve Allah rızası için mubah bir fiil yapmayı
kararlaştırma, adama; adak, adanılan şey, bir kişiye
veya kuruluşa sunulan armağan anlamlarına gelir. Bu
konuda şu âyeti zikretmek mümkündür: “O kullar,
dünya hayatında iken sözlerinde durur, adadıkları
şeyi yerine getirir ve felaketi bütün ufukları tutan
kıyamet gününden endişe ederlerdi.” (İnsan, 76/7) 4.
Ölçü ve tartıda vefâ, yani eksiksiz ölçme ve tartma.
“Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın” (Şuara,
26/181) âyeti bu manâyı havidir. 5. Akitlere vefâ.
Akit, a. İki kişi veya taraf arasında bir iş
konusunda anlaşmaya varılıp, taahhütte bulunulması,
(nikah akdi gibi). b. Teşkil etme, kurma, düzenleme,
kongre akdi gibi, anlamlara gelir. Bu konuda da şu
âyeti vermekle yetiniyoruz: “Ey iman edenler!
Bağlandığınız ahitleri yerine getiriniz.” (Maide,
5/1)
Bundan sonraki satırlarda sırasıyla Allah’ın,
Peygamberlerin, anne-baba, dost ve arkadaşların ve
eşlerin vefâsından, ayrıca tasavvuf ehlinin vefâya
verdiği anlam ve değerden söz etmeye çalışacağız.
Cenab-ı
Allah’ın Vefâsı
Cenab-ı Hakk (c.c.), bütün güzelliklerde olduğu
gibi, vefâda da sınırsız olduğunu, Kendisini vefâ
ile sıfatlandırarak bizlere hem bildirmiş, hem de
sayısız vefâ örneği ile göstermiştir. İnsanlığı
yokluktan varlığa çıkarması, onu mükemmel biçimde
yaratıp donatması, şiddetle muhtaç bulunduğu hak ve
hakikati onlara bildirmesi, kulluk aslında O’nun
vermiş olduğu onca nimetin şükrü olmasına mukabil,
karşılığında ebedî saadet vaat etmesi, kullarının
günahlarının pek çoğundan geçiverip, tevbe ile
Kendine yönelmeyi asla geri çevirmemesi, hiçbir
sâlih ameli karşılıksız bırakmaması, işlenen bir
seyyienin karşılığında bir günah yazarken, iyiliğe
kat kat iyilikle mukabelede bulunması, hep O’nun
vefâsının örnekleridir.
Bir hadis-i kudsîde Allah’ın engin vefâsı şöyle dile
getirilmektedir: Allah şöyle buyuruyor: “Ben,
kulumun Beni sandığı gibiyim. Kulum beni andığı
zaman muhakkak onunla beraber olurum. O beni
gönlünde gizlice zikrederse, Ben de onu bu şekilde
anarım. Eğer o Beni bir topluluk içinde zikrederse
Ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemiyet
içinde anarım. O kulum bana bir karış yaklaşırsa Ben
ona bir arşın yaklaşırım. Kulum Bana bir arşın
yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana
yürüyerek gelirse Ben ona koşarak varırım.” (Buharî,
“Tevhid”, 15, 50; Müslim, “Tevbe”, 1.)
Bir hadis-i şerifinde de Peygamber Efendimiz
(s.a.s.), Allah’ın vefâ ehli olduğunu, bir cenaze
namazını kıldırdıktan sonra yaptığı duada şöyle dile
getirmektedir: “Allah’ım! (Vefat etmiş bulunan falan
kişi) Senin zimmetindedir ve Senin komşuluğuna
geldi. Onu Cehennem ve kabir azabından koru. Sen
vefâ ehlisin ve hakkı tastamam verensin. Onu affet,
ona merhamet et, zira Sen çok bağışlayan ve çok
merhamet edensin.” (İbn Mâce, “Cenaiz”, 23)
Allah’a Karşı Vefâ
İnsanoğlunu yokluktan varlığa çıkaran, ona en güzel
şekli veren, nimetlerle donatan, ona Kendisini
gönderdiği peygamber ve onlara verdiği kitaplar
vasıtasıyla tanıtan, kişinin iradesini de hesaba
katarak doğru yola ileten Allah, vefâ gösterilmesi
gerekenler arasında elbette en başta gelir. Allah’a
vefâsızlık eden kişinin bir başka varlığa vefâlı
davranması beklenemez. Ancak insanın nefis ve
şeytanla mücadelesinde yenik düşebileceğini bilen
Allah, onu varlığa adım attığı ilk andan itibaren
uyarmış, hak ve hakikate karşı vefâsızlık yapmaması
için ondan tekitli sözler almıştır. Buna fıtrî
sözleşme demek mümkündür. Zira bu, her insanın
fıtratına yerleştirilmiş bir gerçektir. Daha sonra
görevlendirdiği peygamberleri aracılığıyla,
verdikleri bu fıtrat sözünü unutan insanoğluna,
sözlerini hatırlatmış, gereğini yapmaları için
uyarmıştır. “Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve
düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz
sözü yerine getirin ki, Ben de size karşı ahdimi
yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara,
2/40) İsrail oğullarının durması gereken sözlerin ne
olabileceği konusunda üç temel görüş ileri
sürülmüştür. Bu görüşleri birleştirdiğimizde bu
ahdin, bütün peygamberlerden alındığı gibi, İsrail
Oğulları’na gönderilen peygamberlerden ve
dolayısıyla onlardan da alınan, ne zaman kendilerine
bir resûl gelse ona, son olarak da, kendilerine
verilen kitapta geleceği müjdelenen, onların da çok
iyi tanıdığı ve beklediği Allah Rasûlü Hz.
Muhammed’e (s.a.s.) destek olacakları sözü olduğu
sonucuna varabiliriz. Nitekim, İsrail oğullarının
inanan kısmı anlatılırken şunu okuyoruz: “Onlar ki,
yanlarındaki Tevrat ve İncillerde vasıfları yazılı o
ümmî Peygambere tâbi olurlar.” (A’raf, 7/157) Buna
karşılık Allah’ın vadi ise, umumi manâda, “iyilik
ederseniz iyilik bulursunuz” vadidir. (Geniş bilgi
için: Razi, 3:33-35)
Özel olarak İsrail oğullarından söz eden bu âyetler,
elbette bütün insanlığa hitap etmekte ve genel hüküm
bildirmektedir.
Peygamberlerin Vefâsı
Peygamberler, Allah tarafından hak ve hakikati
temsil etmek için görevlendirilen mümtaz
şahsiyetledir. İçinde neşet ettikleri toplumun
elinden tutmuş, çokları bu uğurda canlarını seve
seve vermişlerdir. Ancak tarih boyunca peygamberler
vefâsızlığın en acımasızını yaşamışlardır. Yaşanan
en çarpıcı vefâsızlıklardan biri şu âyetlerde dile
getirilmektedir: “Yine dediler ki: ‘Ya Mûsâ! O
zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla
giremeyiz. Haydi sen Rabbinle git, ikiniz onlarla
savaşın, biz işte burada oturuyoruz.’ Mûsâ: ‘Ya
Rabbi, dedi, ben kendi nefsimden ve kardeşimden
başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu
itaatsiz, bu yoldan çıkmış topluluk arasında Sen
hükmünü ver!” (Maide, 5/24-25) Bir tarafta içinde
görevlendirildiği toplumun kurtuluşu için gayret
gösteren ve çok üzülen, onları Mısır’da asırlarca
süren kölelikten kurtarmış, unuttukları hak ve
hidâyetle yeniden buluşturmuş bir peygamber, diğer
tarafta onu alaya alan, “git sen ve Rabb’in
savaşın!” diyen vefâsızlar güruhu...
Bütün peygamberler hem Allah’a, hem insanlığa, hem
de bütün varlığa son derece vefâlı davranan,
sözlerinde duran kişilerdir. Vefâ, onların temel
özelliklerinden biridir. Kur’ân, yeri geldikçe bize
o eşsiz vefâlılardan söz etmektedir. Örneğin, Hz.
Âdem, yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı
sırlı vefâ anahtarıyla teker teker açmış ve gufran
çeşmelerine ulaşmıştır. Buna karşılık İblis ise, göz
göre göre kendisini vefâsızlık çukuruna atarak
boğulmuştur. (Bkz.: A’raf, 7/11-30)
Bir koç gibi kurban edilme imtihanını başarı ile
geçen Hz. İsmail için onun vefalı Rabbi şöyle
buyurmaktadır: “Kitapta İsmâil’i de an. Gerçekten o,
verdiği sözü yerine getiren biri idi. Resul ve nebî
idi.” (Meryem, 19/54) Ciğer paresini kurban etme
imtihanına tabi tutulan babası Hz. İbrahim için ise
Alah Kelâmında şu ifadeler yer almaktadır: “Yoksa o,
Mûsâ’nın ve o çok vefalı İbrâhim’in sahifelerinde
bulunan şu kesin gerçekler hakkında bilgi edinmedi
mi?” (Necm, 53/36-37) Hakk’ın dostu ve nebilerin
babası Hz. İbrahim, Nemrut’un ateşini göğüslerken de
tam bir vefâ kahramanıydı. Hz. Cebrail’in yardım
teklifini geri çevirirken asıl Kudret Sahibine
vefâsızlık yapacağı kaygısında idi. Bu vefâsı
elbette karşılıksız kalmazdı ve ateş onun için berd
u selâm kılındı. (Bkz.: Enbiya, 21/69)
Tufan Peygamberi Hz. Nuh da asırlarca süren
ızdıraplı, fakat vefâlı bir hayat yaşadı. Yıllar
yılı bütün tenbih ve ikazlarının cemaatinin büyük
bir kısmında tesir icra etmemesi, onu bağlı
bulunduğu kapıya karşı vefâdan asla geri
döndüremedi. Ondaki bu vefâ duygusu idi ki, yerlerin
ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü
anda, ona kurtuluş gemisi oldu. (Bkz.: Hûd, 11/40,
Mü’minûn, 23/27)
Peygamber Efendimiz’in Vefâsı
Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelince, O,
kimseye müyesser olmayan mi’raca, zirvede temsil
ettiği pek çok faziletinin yanı sıra, ruhundaki vefâ
duygusu ile de mazhar oldu. Meleklerin bile
ulaşamadığı makamlara ulaştı, ancak gözlerin
kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden
geçtiği o âlemi, ümmetine olan vefâ duygusu ile
tereddüt etmeden terk edip arkadaşlarının arasına
geri döndü.
Evet O, bir vefâ insanıydı. Sadece insanlara karşı
değil, taşa toprağa karşı bile vefâyla dopdoluydu.
Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı
olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den
ayrıldıktan sonra kendisine sinesini açıp, “bende
kalabilirsin” diyen yerdi. Hz. Peygamber Efendimiz
ise, “sen beni misafir ettin, ağırladın” dercesine
her cumartesi mutlaka Kuba Mescidine uğramaya
çalışırdı. O, “biz onu severiz, o da bizi sever”
dediği Uhud dağını da ziyaret ederdi. Keza
Medine’nin mezarlığı Baki’ye gider, oradakilere
selâm verir ve dua ederdi. İşte onun için bu konuyla
alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki:
Hz. Muhammed’in cemaati kadar Ona bağlı bir cemaat
ve cemaatine O’nun kadar bağlı ikinci bir lider ne
gelmiştir ve ne de gelecektir. Ismarlama bir liderin
cemaatinin ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir
ki?
Allah (c.c.), yemin ederek O’nu şöyle anlatıyor:
“Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki,
zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüze
titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve
merhametlidir.” (Tevbe, 9/128)
Peygamber Efendimiz’e Karşı Vefâ
Peygamber Efendimiz’in dünyaya gönderilip risaletle
görevlendirilmesi kâinat çapında bir olay olduğu
gibi, insanlığın yeniden dirilişidir de. İnsanlık
din, ahlâk, ilim ve medeniyet noktalarında ona çok
şey borçludur.
Dünya neye malikse onun vergisidir hep,
Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi,
Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Rab, mahşerde bizi bu ikrarla ile haşret! (M.
Akif)
Kendi döneminde yaşayan arkadaşları Hz. Peygamber’in
bu büyüklüğünü çok iyi anladıkları için eşsiz bir
vefâ ve saygı ile ona bağlı idiler. Hem
kendilerinden hem de en yakın akrabalarından daha
çok O’nu düşünmüş ve O’na sahip çıkmışlardı. Meselâ
hicret esnasında Hz. Ebû Bekir’in diğer aile
fertlerinin yanı sıra 7-8 yaşında olan kızı Aişe de
yayında yoktu. Aynı şekilde Hz. Ömer hicret ederken
yalnızdı ve küçük oğlu Abdullah bile yanında
değildi. Ashabın yazdığı eşsiz destanı burada dile
getirmek sözü çok uzatacaktır. Kur’ân’ı korumalarına
benzer bir şekilde, O’nun her söz ve davranışını da
bize aktarmaları, vefâlarının en çarpıcı
yanlarındandır.
Anne-Babaya Karşı Vefâ
Anne-babanın evlâdına karşı vefâsı karşılıksızdır ve
evlâdın ancak anne-baba olduğu zaman idrak
edebileceği mahiyettedir. Bu sebeple, anne-baba,
Allah’tan ve Rasûlüllah’tan sonra, kendisine karşı
vefâlı olunması gereken varlıkların başında gelir.
Onlara hürmette kusur eden, Hakk’a karşı gelmiş
olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz
kalır. İnsan daha küçük bir canlı halinde var olmaya
başladığı günden itibaren, hep anne-babanın
omuzlarında ve onlara yük olarak gelişir. Bu hususta
ne onların çocuklarına karşı olan şefkatlerinin
derinliğini tayine, ne de onların çektiği
sıkıntılarının sınırını tespite imkân vardır. Bu
bakımdan, onlara saygı ve vefâ hem bir insanlık
borcu, hem bir edep, hem de bir görevdir. Kur’ân,
bunu bize seçtiği duaları ile öğretir. Ve “Ey
Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün mü’minleri
kıyamet günü affeyle.” (İbrahim, 14/41) Allah
hakkından sonra kendisine dikkat çekilen hak,
anne-baba hakkıdır. Anne-babasının hakkına riâyet
edenler övülmüş, aksi davranışlar ise büyük
günahlardan sayılmıştır. Sadece bir iki âyet meali
vermekle yetinmek istiyoruz: “Biz insana, annesine
babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu
nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten
kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk
ki: ‘Hem Bana, hem de annene babana şükret, unutma
ki sonunda Bana döneceksiniz.’ (Lokman, 31/14)
“Şefkatle, tevazu ile kol kanat ger onlara ve şöyle
dua et: Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni
ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de
onlara merhamet buyur!” (İsra, 17/24)
İnsan, anne-babasına karşı vefâsı ölçüsünde
Yaratıcı’sına karşı vefâlı olur. Onlara saygı ve
vefâsı olmayanın Allah’a vefâ ve saygısından söz
etmek güçtür. Günümüzde ne garip tecellidir ki,
sadece Allah’a karşı saygısız olanlar değil, O’nu
sevdiğini iddia edenler bile, anne-babalarına
saygısız ve vefâsızdırlar. Yıllarca en zor şartlarda
evladını bağrına basan, yemeyip yediren, giymeyip
giydiren, uyumayıp başında duran anne-babasını,
kurtulması gereken bir fazlalık ve yük olarak gören
evlâda insan demek kolay değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), anne-babaya saygı ve
vefâyı ısrarla tavsiye ettiği gibi, onların
ölümünden sonra da vefâ noktasında dikkat edilecek
hususları şöyle dile getirir: Bir zat Kâinatın
Fahrına gelerek, “Ey Allah’ın Resulü! Anne-babamın
vefâtlarından sonra, benim üzerimde bir hakları
kaldı mı?” diye sordu. Peygamber Efendimiz, şu
cevabı verdiler: “Evet, üzerinde (vefâ göstermen
gereken) dört hakları vardır. 1. Onlara dua etmek ve
bağışlanmalarını dilemek; 2. Yaptıkları vasiyetleri
yerine getirmek; 3. Onlar yoluyla sana akraba olan
kişilerle akrabalık bağlarını koparmamak; 4.Dost ve
arkadaşlarına ikramda kusur etmemek.” (Tirmizî, “Birr”,
5) Efendimizin bu husustaki vefâsını gösteren şu
hadisi de zikredip geçmek istiyoruz: Sahabeden Ebû
Tufeyl anlatıyor: “Cirane denilen yerde Hz.
Peygamber et dağıtıyordu. Ben de elimde et kemirecek
kadar küçük yaştaydım. O sırada oraya yaşlı bir
kadın geldi. Hz. Peygamber hırkasını yere sererek
kadını üzerine oturttu, ona saygı gösterdi ve
yakından ilgilendi. Kim olduğunu sorduğumda, süt
annesi olduğunu söylediler.” (Ebu Davud, “Edeb”,
120)
Dost
ve Arkadaşlıkta Vefâ
Vefâ, fertlerin birbirleriyle kaynaşıp
bütünleşmesine yardımcı olan temel unsurdur. Dostluk
ve sevgiyi de o ayakta tutar. Vefâ sayesinde ayrı
ayrı parçalar bir araya gelerek güçlü bir birlik
oluşturur. Mayası vefâ olan bir birlikteliğin,
ötelerden gelen İlâhî tayflara mazhar olması ve
toplumun önünü tıkayan engelleri kaldırması
kolaylaşır.
Onun için Kur’ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’in ilk
cemaati hakkında ashab sözünü kullanır. Bu kelime
arkadaş anlamına geldiği gibi, sohbette bulunan,
dertleşen, bir büyüğü dinleyen kişilerin tavrını da
ifade eder. Öyle ise arkadaşlık ve dostluk ciddi bir
sevgi ve bağlılığı, o da zirveleşen bir vefâyı
gerektirir. Dostluklarını bu şekilde perçinleyen
kişilerin bir araya gelişi, artık sıradan bir araya
geliş değildir. İnsanların bir kahvede, bir
sinemada, bir tiyatroda veya turistik bir gaye ile
çıkılan yolculuklarda bir araya gelmeleri, beraber
yiyip içmeleri, konuşup görüşmeleri ile, ciddi
dostların buluşması bir olamaz.
Bu arkadaşlıkta yürekler aynı duygu ve heyecanla,
hep aynı düşünceler etrafında çarpmaktadır. Böyle
bir beraberlikte “birimiz hepimizdir” görüşü
hâkimdir ve tam bir ruh birliği söz konusudur.
Aralarında aynı heyecan yaşanmakta, birbirlerinin
dertleriyle dertlenip, sevinçleriyle
sevinmektedirler. Durum böyle olunca, tehlike anında
ayrılıp giden, zoru görünce bulunduğu yeri terk eden
insanların bir araya gelişi, tarif edilen şekilde
bir arkadaşlık değildir.
Bu ciddiyeti göstermeyenler uzun süreli
arkadaşlıklar kuramazlar. Zaten, her türlü
mücahedede, mücadelede, kendini bulmada, özüyle
bütünleşmede, ahirette ebedî saadete liyakat
kazanmada, Allah’ın rızasını yakalamada ve burada
sağlam bir tohum hâlinde toprağın bağrına düşüp,
Cennet’te bir başak hâlinde çıkabilmede beraberlik
söz konusu değilse, arkadaşlık ötede devam etmez ki,
burada da bir kıymeti haiz bulunsun.
Öyle ise orada dostluğun devamı, buradaki
beraberliğe bağlıdır. Pek çok âyet ve hadis bize
bunun böyle olduğunu ve olacağını hatırlatmaktadır.
Örneğin, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” (Buharî, “Edeb”,
96; Müslim, “Birr”, 165) şeklindeki hadîs-i şerif,
gâyet kısa, veciz ve câmi bir ifadeyle, bu hususu
dile getirdiği gibi, meâlini vereceğimiz şu âyet de
aynı hususa parmak basmaktadır: “Kim Allah’a ve
resulüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın
nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler,
şehidler, salih kişilerle beraber olacaklardır.
Bunlar ne güzel arkadaştırlar!” (Nisa, 4/69)
Böyle bir arkadaşlığın temel özelliklerinden biri
de, arkadaşının yanlış yaptığını gördüğünde onu ikaz
etmektir. Dostlara vefânın en güzel tezahürlerinden
biri de, onlara dua etmek ve onlara karşı kalbimize
bir kin ve şüphe girmemesi için Allah’a
yalvarmaktır. “Ey kerim Rabbimiz”, derler, bizi ve
bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle!
İçimizde mü’minlere karşı hiçbir kin bırakma!
(Haşir, 59/10)
Eşlerin Vefâsı
Toplumun temel taşı olan ailenin sağlam olması,
eşler arasında ilk günden itibaren var olup ömür
boyu sürmesi gereken karşılıklı sevgi, sadakat ve
vefâya bağlıdır. Bu durum her kültürde değişik
derecelerde var olan evrensel prensiplerden biridir.
Hatta hayvanlar aleminde bile eşler arasında vefâ ve
sadakat anlamında değerlendirilebilecek davranışlar
sergilenmektedir. Ölen eşin arkasından bir süre
üzülüp yas tutmak, eşyalarını saklamak, hatırasından
ötürü bir süre evlenmemek, süslenmemek, eğlenceli
mekânlara gitmemek hatta bir süre evden çıkmamak
gibi davranışlar, eşleri arasındaki vefânın birer
tezahürüdür.
Allah (c.c.), eşlerin nikah sırasında birbirlerine
verdikleri söze vefâ göstermeleri gerektiğini şöyle
ifade buyurur: “Bir eşinizden ayrılıp da yerine
başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız
hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden
ufak bir şey bile almayın… Nasıl alabilirsiniz ki,
birbirinize karılıp katıldınız, bir yastığa baş
koydunuz, Hem onlar siz kocalarından hukuklarını
gözetme konusunda sağlamca te’minat da aldılar?”
(Nisa, 4/20-21) Buradaki teminat, nikah akdinin
Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ve şahitler
huzurunda, ciddi bir sözleşme ile kıyılmasıdır.
Elbette mehir de garanti altına alınmıştır. Nikâh
ile, bir yastıkta kocama, karşılıklı vefâ, saygı,
sevgi, namus ve haysiyeti koruma, mutlu ve mutsuz
anlarda beraber olma ve yek diğerine maddî-manevî
destek olma gibi, aileyi ayakta tutan konuların
tümünde söz verilmiş olunmaktadır. İşte bu sözlerin
tamamına vefâ gösterilmesi, gereğinin yerine
getirilmesi, eşlerin karşılıklı hak ve görevleri
arasındadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Şartlarına eksiksiz
uymanız gereken en önemli sözleşme, eşinizle
yaptığınız nikah sözleşmesidir” (Buharî, “Nikâh”,
52; Müslim, “Nikâh”, 63) buyurarak, konunun önemine
dikkat çekmiştir. Kendisi de, bu vefânın en güzel
örneğini vermiştir. Öyle ki, vefâtından sonra bile
hanımı Hz. Hatice’nin dost ve arkadaşlarına karşı
saygılı davranmış, onları gözetmiş ve onlarla
ilişkisini kesmemiştir. Örneğin, evlerine bir hediye
geldiğinde, “falan kişilere de götürün. Zira Hatice
hayatta iken onu severdi,” diyerek, onlara hediyeden
göndermiştir.
Bir gün yanına yaşlı bir hanım geldi. Efendimiz, onu
tanımak için kim olduğunu sordu. Ben “Cusame el-Müzeni’yim”
deyince, onu hatırladı ve “sen Husane (güzel kadın)
el-Müzeni’sin” diyerek, ona iltifat etti. Sonra da
onunla yakından ilgilendi, hâl hatırını sordu,
“Görüşmeyeli nasılsınız?” dedi. Kadın, “Anam-babam
sana feda olsun Ya Resulallah, iyiyiz,” cevabını
verdi. Kadının kim olduğunu soranlara ise şunları
söyledi: “Bu kadın, Hatice hayatta iken bize gelir
giderdi. Verilen söze en güzel şekilde uymak
imandandır.” (Hakim, Müstedrek, “İman”, 41)
Son Söz Yerine
“Ah vefâ, nerede kaldın! İnsanlık bıktı şu her
gün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden,
her sözü abartı, her davranışı yapmacık namertlerden
ve vefâ duygusundan yoksun uğursuz gönüllerden.
Neredesiniz ey bir vefâ düşüncesiyle sözleştiği
yerde günlerce kıpırdamadan duran vefâlı dostlar!
Neredesiniz çok bereketli bir devrin ak alınlı
insanları! Kalkın girin ruhlarımıza ve boşaltın vefâ
adına ne taşıyorsanız, mertliği, yiğitliği ve vefâyı
bütün bütün unutmuş sinelerimize! Gelin de ümit olun
insanlığın dertleriyle hem dert olmuş üç-beş vefâlı
insana!”
Gelse celâlinden cefâ
Yahut cemâlinden vefâ
İkisi de cana sefâ
Lütfün da hoş, kahrın da hoş.
İbrahim Hakkı |