|

Mümin, dinin emirlerini hikmetini sorgulamaksızın
yerine getirendir. Bu konuda yazılan her şey, sadece
emrin hikmetini arama talebi çerçevesinde kabul
edilebilir.
Cazibe nedir?
Dinimizde tesettürün mantığını destekleyen bir
araştırma
Önemli 2 iktibas
Kadının gözünü çeldiği, başını döndürdüğü erkek
adedince kalbine manevi bir ok yemesi, kalbi ölüm
dışında ne gibi sonuçlar verir?
Kadın güzelliği ve erkek yakışıklılığı
Kadının şahsiyet (kişilik) ve görünüm ayrımı
Peki, kadın bakımsız ve paspal mı olmalı?
Psikolojik olarak
Güzel kadın-çirkin kadın
Dekolte giyimli güzel kadını bekleyen tehlikeler
Evlilikte niyet ve ilk adım
Evlilikte ne, neye göre olmalı?
Boşanma
Dul kadınla evlenme
Çalışan ailelerde çözümsüz bir problem: Çocuk
Mümin kadın evde
Kadın tesettürüyle neyi ilan ve ifade eder
Şeytan hem tesettürle hem de tesettürsüzlükle
kazanılacak orijinal bir cihat kapısı açar... Nasıl,
kimler?
Tesettürsüzlüğün faturası
Tesettürsüz ortamın sonuçları
Tesettür Risalesi’nden iktibas
***************************
Cazibe Nedir?
Bir imtihan için dünyaya gönderilen, cennette
yaratılan ama oraya liyakati, “Yaratıcı”sına saygı
ve itaate bağlı olan insan, elbette bir sınavdan
geçmeliydi.
Bu sınavların en büyüğü erkeğin kadınla, kadının da
erkekle sınanmasıdır.
Allah’ın, yarattığı önemli bir maddi cazibe türü
manyetik güçtür.
Dünya-gezegenler-güneş…
Ve tüm âlemi kapsayan bir güçtür cazibe.
Bu muhteşem gücün metafizik boyuttaki karşılığı
‘cinsi cazibe’dir. Kadın-erkek arasında mutlak bir
manevi çekim gücü vardır.
Bu gücü yaratan Allah’tır. Bu gücün, yaratılmış bir
‘mahlûk-sebep’ olması oldukça önemlidir.
Allah, bizi cinsi cazibeyle imtihan ettiği gibi bu
cazibeyi başka varlıklara karşı da yaratabilirdi.
Mesela biz bir laleye şehvet duyabilirdik.
Veya bir kertenkeleye tutulabilirdik.
Bu Allah’ın yaratmasına bağlı bir durum.
Öyle olsaydı Allah, bizi kertenkeleye bakmama veya
laleye temas etmemeyle imtihan edecekti.
Yani sonuçta yaratılmış bir cazibeye kapılıp
kapılmamakla ve bu durumda irademizi kullanıp
kullanmamayla imtihan oluyoruz.
Kadın-erkek arasındaki eşitlik bir elmanın ortadan
bıçakla ikiye bölünmesiyle oluşan bir eşitlik gibi
kütlesel değil de farklı molekülleri ve vitaminleri
içerip birbirlerinin eksikliklerini gidermeye
yönelik bir araya gelişin eşitliğidir.
Bu farklı parçacıklar bir araya geldiğinde mutlak
güzel bir elma oluşur.
Kadın ve erkek ruhlarının birbirine benzediğini
düşünmek ve onlar için her şeyiyle paralel
isteklerde bulunmak yaratılış mantığını
kavramamaktan dolayı olabilir.
Dinimizde Tesettürün
Mantığını Destekleyen Bir Araştırma
Çok Önemli 2 İktibas
1. İktibas
“ABD'nin köklü bilim kuruluşlarından Massachusetts
Institute of Technology (MIT) uzmanlarına göre kadın
ve erkek arasındaki ilişkinin doğası, her iki cinsin
varlık yapısıyla ilgili olup sosyokültürel ve
dolayısıyla antropolojik değildir. Kadını kendi
bedensel güzelliğiyle görüp seyreden erkeğin
beyninde ‘haz bölgeleri’nin harekete geçmesiyle bu
seyirden güdüsel olarak etkilenmesi, bunun kendisine
bir haz ve zevk vermesidir. Erkeğin verdiği bu
tepki, ‘yakışıklı erkek’ fotoğrafına bakan kadın
için söz konusu olduğunda tekrarlanmıyor, aksine
kadında rahatsızlık uyandırıyor.
Bir bakıma fizikte geçerli artı ve eksinin birbirini
çekmesine karşılık, artının artıyı, eksinin eksiyi
itmesi gibi, karşılıklı ve aynı zamanda doğal çekim
erkek–kadın arasında olup, erkek–erkek veya
kadın–kadın arasında değildir.
Bu açıdan eşcinsel veya lezbiyen ilişki iki cinsin
doğasına aykırıdır.
Konumuzu ilgilendiren yönüyle öne çıkan nokta, kadın
bedeninin erkeği uyarıcı nitelikte olmasıdır. Başka
bir deyişle erkeğin kadının bedeninin tümünü veya
bir kısmını doğal durumda –yani çıplak– olarak
seyretmesi onun cinsel yönden uyanmasına ve haz
almasına yeterli olmaktadır.
Kadının ‘dış uyarıcılar’ karşısındaki tepkisi
farklıdır, onun ‘seyir’den çok ‘dokunma’ya ihtiyacı
vardır.
Yani kadın, bedeniyle erkeği uyarır ve ona haz
verir, kendisi ise dokunulunca uyarılır ve haz alır.
Ancak kadında cinsel isteği uyandıran temas olmasına
karşılık, erkeği uyandıran kadın bedeninin
temaşasıdır. Dişilik gövdede toplanmıştır; bu yüzden
kadını çıplak gören bir erkekte içgüdüsel olarak bir
ilgi başlar ve bundan haz alır.
Ancak kadının ‘dişilik yönü’ kadar ve hatta daha da
önemlisi olan, onun üç insani boyutunun bir araya
gelmesiyle teşekkül eden ‘kişilik’ özelliğidir; her
iki insani durumda da kişilik, erillikten ve
dişilikten önce gelir.
Erkeğin fizik görüntüsüyle –diyelim ki yarı çıplak–
erillik, bir uyarıcı olarak kadında etki
bırakmadığından, erkeğin vücudunu örtüp örtmemesi
onun kişilik yapısı üzerinde sadece kültürel ve
sosyal bir etkiye sahiptir.
Buna karşılık kadının vücudunun çıplak seyri, erkek
üzerinde doğrudan uyarıcı ve haz verici bir etkiye
sahip olduğundan, kadının çıplaklığı onun ‘dişilik’
yönünün öne çıkmasına ve bunun hep böyle sürmesi
durumunda ‘kişilik’ özelliklerinin geri plana
çekilmesine sebep olabilir.
Bu ise dişiliğin, kişiliği bastırması,
silikleştirmesi gibi sonuçlara yol açar.”
(11.11.2001
tarihli Radikal’den yapılan alıntıya Ali Bulaç
değerlendirmesi-Zaman
27.11.2001-
(İngilizce
orijinal metin )
2. İktibas
“Lale Müldür, John Berger’den hareketle erkeğin
‘kadın algısı’nı ele alan bir yazı yayımladı. Berger
der ki: Erkekler kadınlara bakarlar. Kadınlar
kendilerine bakılmasını seyreder...
Kadının içindeki bakıcı erildir. Bakılan ise
dişildir. Böylece kadın kendini bir nesneye
dönüştürür, daha çok bir görü nesnesine; bir
manzaraya. Kadının, erkeğin seyir alanında bakılan
bir nesneye dönüşmesi doğanın verili sonuçlarına
uygundur; ama iki cinsin asli ve nihai var oluş
amacına aykırıdır.
Kadın-erkek ilişkisi sadece bu ‘bakan eril-bakılan
dişil’ çerçevesine hapsedilemez. Erkeğe zarar
verdiği gibi, kadının kendine bakışını ve algı
biçimini çarpıtır. Çünkü böylelikle ‘sonuçta
erkeklerin onları nasıl gördüğü’ hayatlarının
‘başarısı’ açısında hayati derecede önemlidir.
Bu süreçte kadınlar kendi varoluş duyularını
yitirirler.
Kadının, seyirlik nesne olma özelliğiyle
sınırlandırılması, Müldür’ün Lascault’ya katılarak
belirttiği gibi makyaj üzerinden “doğayı deforme
ederek, kendisi ve kendi bedeni arasına uzaklık
koyar. Ve av alanında, erkeği kandırmak için makyaj
kullanır.” Müldür, en son McLuhan’a başvurur:
Popüler, tüketimci kadınlık imajının manken imajı
kadın cinselliğini bir sergi aracı olarak sunduğunu
ve bu imajın yalnızca kadının total insancıllığını
içermekte, başarmakta yenilmekle kalmayıp sömürmek
amacında olduğu total erotizmi de temsil etmekte
başarısız kaldığını öne sürer.
Kadın bedeninin erkek-egemen kültürün dayatmacı
araçları yoluyla terörize edilmesi, sadece modern
zamanlara özgü bir saldırıdır. Kadın bedeni bu
sayede açıldıkça, üzerindeki giysiler tek tek
çıkarıldıkça veya bedeni örten giysiler
kısaltıldıkça (çıplak giyinik) cinsel tüketime
sunulan bir metaa dönüşmüştür.
Bu özel mahiyetteki tüketimin nesnesi kadın bedeni,
yani fazlasıyla aşırılaştırılmış dişiliği, tüketici
muhataplar ise kitlesel müşteriler olur.
Bütün dinler ve -modern olanı hariç- bütün
medeniyetler, kadının kişilik özelliklerini referans
aldıklarından ev içinde ve dışında -özellikle
kamusal hayatta- ‘tesettür’ü öne çıkarmış ve bunun
zengin versiyonlarını geliştirmişlerdir.
Giyim kuşam ve örtü ile sanat, estetik, incelik,
insani maharet, ruhsal tekâmül ve oturma biçimleri
gibi medeniyetin temel parametreleri arasında
doğrudan bir ilgi vardır. Medeniyetler geliştikçe
kadının kişiliği öne çıkmış, dişiliği kitlesel
tüketimden uzak ve sadece iki cins (evli kadın ve
erkek) arasında süren, yaşanan ve paylaşılan mahrem
alana çekilmiştir.
Tesettür, kadının dişiliğini kadına ve erkeğine
tahsis etmekte, buna mukabil sosyal ve kamusal
varlığı itibarıyla vurgunun kişiliğe yönelmesini
temin etmektedir.
Eğer kadının bedensel çıplaklığı ‘medeniyet
göstergesi’ olsaydı, halen Afrika’da çıplak yaşayan
‘ilkel kabileler’ en gelişmiş medeniler sayılırdı.
Öyle olmadıklarını biliyoruz ve modern uygarlık
ilkel Afrikalı beden vizyonuyla örtüşme halindedir.”
(Orijinal metin:Radikal
İki, 18 Kasım 2001.)
Değerlendirme:Ali
Bulaç, 28.11.2001 Zaman
Şimdi bu önemli
iktibaslardan sonra kaldığımız yerden devam edelim.
Yukarıdaki nedenlerle kadın-erkek arasındaki cinsi
cazibe bir benzerlik taşımaz.
Kuran’ın günahı önleme mantığını, günaha giden tüm
yolları ta baştan kesmek şeklinde anlayabiliriz.
Günaha giden yolları baştan kesme olmasaydı ne
olurdu?
Yani mümin olup zina işleyen oranı; kadına bakmanın
serbest, temasın helal, bir arada oluşun mübah
olduğu, kadın tesettürünün mayoyla sınırlandığı bir
fıkıhta ne olurdu?
Bu nedenle mutlak zinaya giden ilk adıma yani
‘nazar’ a ‘göz zinası’ denilerek tehlike ta baştan
kesilmiştir. (sedd-i zerai)
Efendimiz (sav) kudsi hadiste: “Harama nazar, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim
bu bakışı bana olan saygıdan ve korkudan dolayı terk
ederse onun kalbine, imanına halâvet, taravet
(canlılık, imanî neşe, iman lezzeti, kalp inşirahı,
üns esintisi) veririm.” buyuruyor.
Bu nedenle kadın, erkeği tahrik edebilecek bir
kıyafet giydiğinde ve erkeğin nazarı onun
cinselliğine takıldığında erkek haram işlemiş olur.
Yani hadiste ifade edildiği üzere gözü aracılığıyla
kalbine manevi bir ok yer.
Peki, bu durumda kadına ne olur?
Kadının, erkeği tahrike yol açacak konumu ve
görüntüsü, zaruri ve farz bir ‘özel durum’dan
kaynaklanmıyorsa, “Es sebeb-ü le’l fail - Sebep olan
işleyen gibidir.” sırrınca aynı manevi hasar onda da
meydana gelir. Gözünü çeldiği, başını döndürdüğü
erkek adedince kalbine manevi bir ok yer.
Başını bir güzel örtmüştür ama bedenin fiziki
belirliliği kıyafetle değil gizlenmek, belki de daha
da ilgi çekici hale gelmiştir (makyaj, koku, ses).
Türbanlı da olsa gözünü çeldiği, başını döndürdüğü
erkek adedince kalbine manevi bir ok yer.
“Dikkat edin! Kim cehennemlikleri görmek
istiyorsa, giyinmiş çıplak kadınlara, meylettiren
kadınlara ve başlarını sıska develerin hörgücü gibi
yapan kadınlara baksın. Kıyamet gününde ateş ile
eritileceklerdir.” Müslim (6/168)
“Hz. Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah
baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip: “(Ya
Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve
elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez.”
buyurdu. Ebu Davud (Libas 34)
"Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını
gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde
Hz. Aişe'nin huzuruna girdi. Hz. Aişe başından
örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı.”
Muvatta (Libas 4)
Vücudun fiziki durumunu belli eden bir kapalılık
hadis uyarınca açığa denk geleceği gibi, başı
mecburi açış; ama vücudu fiziki gizleyiş, ilgi
çekmeyicilik de bilemeyiz, belki de sadece başı açık
bir kadını yukarıdaki tür bir tesettürlünün önüne
geçirir.
Peki, yukarıdaki hadiste erkeğin harama nazardan
kaçındığında elde ettiği ‘ imanî neşe, iman lezzeti,
kalp inşirahı, üns esintisi’ kadın için söz konusu
mudur?
“Mümin kadınlara söyle: Yabancı erkeklere
bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, el, yüz
gibi görünen kısmı hariç, ziynetlerini
göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar (saç,
kulak ve gerdanlarını) örtsünler!” (Nur 31)
Kadının, zorunlu dışarıda bulunuşunda, Allah’ın ona
emaneti ‘ziynet’lerini gizlemesi, bir farzı yerine
getirmesidir.
Erkeğin, gözünü koruması; kadının, kendini sakınması
temelde aynı farziyete sahip olduğundan benzer
dünyevi ve uhrevi berekete erişmeleri ümit edilir.
Ama farz sevabına eriş ötesinde tesettürle dünyada
ayrıca ‘üns esintisi’ne erişip erişemediklerini
kendilerine sormak lazım?
Kadının gözünü çeldiği,
başını döndürdüğü erkek adedince kalbine manevi bir
ok yemesi, kalbi ölüm dışında ne gibi sonuçlar
verir?
Bir erkeğin zina basamaklarını tırmanarak zina
edişi, o erkeğin ailevi veya şahsi hayatını nasıl
etkilerse, buna neden olup o erkeği hanımından
soğutup kendisine celp eden kadın da aynı ölçüde
bedel öder.
İnsan, zina ile şeriat-ı fıtriyeye de aykırı bir
fiil işlediğinden dünyevi karşılığını mutlaka görür.
Aile hayatı sarsılır ve bir gün biter. Çocuklar
ortada kalır, eş sefalete sürüklenir… Çocuklarından
eninde sonunda kopar.
Dahası günahı küçümseyerek artık günah
sınırlamalarını kaldırır.
Zinada ortağı da aynı sonuçlara duçar olur.
Bir erkeğin bu duruma düşmesine, onu görüntü olarak
tahrik ettiğinden az da olsa pay sahibi olan
korunaksız kız veya kadın, şeriat-ı fıtriye
gereğince haram oluş ve günaha giriş ötesinde şahsi
ve ailevi hayatında bunun bedelini mutlaka öder.
(Korunaksız: Şuh ve açık giyimli+Türbanlı ama şuh
giyimli)
Dua ile bu bedelden, belki kurtulmak aynı ailevi
akıbetten sakınmak mümkün olabilse bile ağır bir
fatura kaçınılmazdır.
Bu fatura kimi zaman çocuklarda, onların bedeni
arızalarıyla, iffetsizliğiyle veya iffetsiz
birilerinin ağına düşüşüyle kadın tarafından bir
şekilde ödenir. (Eşi dolaylı olarak öder.)
Erkeğin gözünü çelmek, başını döndürmek toplum
düzenine, aile kutsiyetine yapılmış ağır bir
darbedir. (El ceza-ü min cins-il amel-Karşılık,
yapılan suç türündedir.)
Ahirette olduğu gibi, toplum yapısını aile düzenini
bozmak böylece, şeriat-ı fıtriyeye muhalefet
içerdiğinden dünyada da cezasız kalmaz.
Erkek, sokakta cazip kadın görüntüleri karşısında
pasiftir. Etkileyen değil, etkilenendir. Yani gözünü
serbest bıraktığında, gözü yoluyla kalbine giden
manevi ölüm şualarına kapıyı açmış olur. O an
erkeğin etki alanı kendi günahıyla sınırlıdır. Bunu
tek bir varlık ve göze giren bireysel bir şua olarak
düşünebiliriz.
Kadına gelince o, cazibesiyle (renk, koku, ses) 360
derece etki alanına sahip tüm yönlere cömertçe
cazibe ışını gönderen manevi bir şua yayıcı
fonksiyonundadır.
Erkek bir anda 1 harama girebilir. Kendine ve
dolaylı olarak ailesine zarar verebilir.
Kadına gelince şuhluğu ve dekoltesiyle bir anda
onlarca erkeği batırarak 10 haram işleyebilir. Hatta
medyayla milyonları baştan çıkarıp, milyonlarca
haramı bir anda işleyebilir. Bu günahla o erkekleri
ailelerinden soğutup ocaklarını söndürebilir.
Kadın güzelliği ve erkek
yakışıklılığı
Allah, tüm kadınları güzel yaratmadığı gibi tüm
erkekleri de yakışıklı yaratmamıştır. Evlilikte
kadın güzel olmasa, erkeği de çok yakışıklı olmasa
bile:
“O'nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri
de: Kendilerine ısınmanız için, size içinizden eşler
yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var
etmesidir.
Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler
vardır. (7,179)
ayetinde belirtildiği üzere evlenen kişilerin
arasına muhabbet ve sevgi tesis eder. (Nikâhta
keramet vardır meselesi)
Muhabbet ve sevgi bir ‘yaratık’ yani Allah’ın halk
ettiği bir bağ.
Bu sevgi ve bağı yaratan Allah, bizim
iffetsizliğimiz ve gözümüzün dışarıda oluşuyla
yarattığı bağı koparabilir. İşte boşanmanın ilk
ateşleyicisi de bu bağın kopuşudur.
Kadının şahsiyet (kişilik)
ve görünüm ayrımı
Kadının 2 kimliği vardır.
1.si cinsi yönüdür.
Bunda kadın cinsel bir obje olarak ele alınır.
Bugünün dünyasında kadın bundan ibarettir. O, çoğu
zaman bir eşyanın satımında veya reklâmında satışı
artırıcı bir nesne olarak ele alınır. Kadın, bir
vitrin mamulüdür. Gazeteler tirajı artırıcı olarak
ön sayfa güzeli yayımlar.
Fiziki güzelliği olmayan bir kadın, (eğer sahibi
değilse) kendi gücüyle hiçbir şirkette üst düzey
yönetici olamaz. (Türkiye) Hatta siyasi partiler
bile parti reklâmında bayan vekilleri vitrin
görüntüsü ve reklâm amacıyla kullanırlar.
Bu yönüyle kadın kullanılır ve atılır. O, erkeğin
heves ve hazları için vardır. Fiziki güzelliği
bitince de yalnızlığa mahkûm edilir.
Kadın, bu fonksiyonu kabullenmişse, kendi eşi için
değil de o gün bulunacağı ortam için her sabah sunum
objesi gibi hazırlanır. Saatlerini banyoda, ayna
karşısında, gardırop önünde elbise seçiminde ve
kuaförde harcar. En uzun menzilli ve kalıcı kokuları
sürünür. En işkenceden beter ayakkabıları
hoşnutlukla giyer.
Mutlaka en iyi görünümde olmalı, çünkü bu yaşam
tarzından savrulmaması buna bağlıdır. Sabah inşa
ettiği kozmetik görüntüyü akşama kadar titizlikle
korumaya çalışır.
Akşam, rolünü bitirmiş, kostümleri yıpranmış, kalıcı
kokular, ter kokusuyla yer değiştirmiş olarak, aşırı
bir şekilde yorulmuş olarak evine döner. (Erkek 1
gün çalıştıysa kadın aynı işi bitirdiğinde en az 1,5
gün çalışmışçasına yorulur.)
Erkek, sadece sakal tıraşı ve duşla güne
başlayabilirken açık giyimi tercih eden bir kadın
bayağı bir vaktini vücut bakım ve temizliğine
harcar.
Ve yaş ilerledikçe ek önlemler, estetik ameliyatlar
ortaya çıkar.
”Kadın, görünme uğruna bir ömür kendini görmekten
mahrum kalır.”
Gözü dışarıda bir erkek, diğer kadınlar ve onların
hayallerinden zihnini temizleyemez ki hanımının
güzelliğini görebilsin. Sonrası maalesef boşanma
basamakları…
İşte kişilik endeksli yaşamayan modern kadının
sonunda bir köpeğin sadakat ve arkadaşlığına
muhtaçlıkla sonuçlanan hazin öyküsünün iki cümlelik
özeti.
2.si kadının kişiliği:
Onun yetenek, karakter ve şahsiyetiyle değer ifade
etmesidir.
İslam da kadın ‘nesne’ değildir. O, kendi şahsiyeti
olarak konumlandırılır.
Bu nedenle de değerini gölgeleyecek, onun
‘şahsiyet’e dayalı değerini geri plana atacak sanal
ve kozmik görünüm ona yasaklanmıştır.
Bu konumuyla kadın kendi asli değeriyle, bilgisi,
yeteneği ve birikimiyle değerlidir. Ve kendine bu
nedenle değer atfedilmesini ister.
Yoksa geçici güzelliğe dayalı ‘değer’in bugün için
olmasa da yarın için bir şey ifade etmeyeceğini
bilir.
Karakter ve şahsiyet kalıcı olarak sürekli bir değer
ifade eder, güzellikse gözle kaş arasında bir
zamanda kaybolup gider.
İşte bu nedenlerle kadın giyiminde tesettürün
mantığı, cinsel obje olmayacak bir sunumla
görünmektir.
Yani şahsiyetiyle, kişiliğiyle var olmaktır.
Cinsi çağrışımlar yaptıracak dar bir giyime
bürünmek; türban takmak ama galiz bir biçimde makyaj
yapmak, şuh bir edayla konuşmak; tesettüre girmek
ama 1 metre menzile koku saçarak dolaşmak tesettürün
mantığıyla bağdaşmaz.
Peki, kadın bakımsız ve
paspal mı olmalı?
İslam temizlik dinidir. Kadın, ruh temizliği kadar
beden temizliğine de dikkat etmeli. En temiz
elbiseleri ve en uyumlu renkleri seçmeli. Ama bu
giyim, ne etrafa bağırıp, bana bakın demeli ne de
cinsi çağrışımlara davetiye çıkaracak incelik ve
örtücülükte olmalı.
Kadın, evi dışında parfüm kullanmamalı, ama dışarı
çıktığında da etrafa kerih kokular ve ter kokusu
yaymamalı.
Kadın, çevresine ve muhatap olduğu erkeklere giyim
saffetiyle, tarz-ı telebbüsüyle muazzez ve muallâ
bir hemşire, kız kardeş imajı vermeli.
Bu niyet ve giyim, mümin erkeklerde, karşısındaki
kadın bir Hz. Fatıma (ra), bir Rabia’tü-l Adeviye
imişcesine dua ve teveccühle karşılık görecektir.
Psikolojik olarak:
Dünya üzerinde evli her kadın, mümkün olsa kocasının
başka bir kadını görmemesini; hatta kendinden güzel
hiçbir kadına muhatap olmamasını ister. Çünkü ne
eşini kaybetmek ister ne de daha güzel bir kadınla
kıyaslanmak.
Yine aynı şekilde namuslu hiçbir erkek, hanımının
kendisinden başka erkeklerle görüşmesini,
konuşmasını hatta birlikte çalışmasını pek istemez.
Güzel kadın-çirkin kadın:
Yaratılan tüm kadınlar belli oranda bir güzelliğe
veya şirinlik veya sevimliliğe sahiptirler; ama bir
manken yüz ve vücut güzelliği söz konusu olduğunda
bu oran onda biri geçmez.
Genel toplum olarak bakıldığında ekran ve dergilerde
yer alan yüz ve vücut güzelliği ölçüsünde bu oran
yüzde bire düşer. Yani yüzde birde görülen bir
güzellik topluma bir reklâm objesi olarak seçilir.
Ve kadın çoğu zaman eşi tarafından (televizyonlu bir
ev) sürekli bu kadınlarla kıyasa mahkûmdur.
Ancak tesettürlü bir ortam, yüzde bir veya onda bir
ölçüsünde ki kadar güzel yaratılmamış bu kadınlar
için evliliğin devamına sigorta olabilir.
Yüz veya on sınıflamasında en alt dilimde yer alan
ve suri olarak çirkin diyebileceğimiz kadınlar, bu
kadar TV-gazete-dergi güzellik propagandası
karşısında ne yapabilirler?
Kendilerine boşanmadan uzak, mutlu bir aile yuvası
nasıl kurabilirler?
Eşlerini kendilerine nasıl bağlayabilirler?
Avrupa medeniyetinin bu sorulara çözümü % 75
boşanmadan ibarettir.
Sürekli güzel kadınlarla iş arkadaşlığı yapan bir
erkek, ahiret inancı taşımıyorsa hangi etik kaygıyla
bu kadınlardan kendini mahrum eder, metres hayatı
yaşamaz?
Dekolte giyimli güzel
kadını bekleyen tehlikeler:
Bu tür giyimin manevi uhrevi yönünü şimdilik bir
kenara bırakacak olursak;
1-Böyle bir kadının kişiliği daima gölgededir.
Güzelliğiyle tanınır ve bilinir.
2-Çevresinde dolaşan tüm erkekler, bir arada
bulunduklarında, onunla beraber olmayı düşler, buna
yol ararlar. Kuzu-kurt meselesi…
3-‘Nazar değmesi’ bir var oluş realitesidir. Kaderi
açıdan bakacak olursak:
Gıpta edilir bir konum, imrenilen bir pozisyon,
nadir bir güzellik daima bunları elde edemeyen haris
ruhların kıskanç bakışlarına maruz kalır.
Mesela ben çirkin bir kadınım, güzel bir kadın ve
çevresinin ona fevkalade teveccühünü gördüğümde
ruhumda haset varsa o kadına kıskançlıkla bakarım.
Ve kader ‘nazar’ımı karşı tarafa bir musibetle
dengeler.
Çocuğu olmayan bir ‘hâsid’ kadınım. Çocuklu mutlu
bir kadına bakışım o kadına ‘nazar’ımı celp
edebilir.
”Başkalarında olmayan imrenilecek, gıpta edilecek
her konum sadakası verilmediği sürece nazara gelme
tehlikesi taşır.”
Velhasıl açık saçık kıyafet ve ona imrenilerek bakış
hemen olmasa da sonunda o kadını her şeyden mahrum
bırakır.
Mümin olsun olmasın güzellik teşhircisi her cazip
kadın için yalnızlık veya huzurevi mutlak bir
akıbettir. (Biraz düşünürseniz arka arkaya bir sürü
örnek sayabilirsiniz.)
“De ki:Sığınırım ben insanların Rabbine,
insanların Hakim’ine, insanların İlah’ına;
fısıldayan sinsi ayartıcının şerrinden, insanların
kalbine fısıldayan; görünmez güçler[in] ve insanlar[ın
bütün ayartmaların]dan” (Nas)
Evlilikte niyet ve ilk
adım:
İnsan, ruh ve fizyolojisiyle Allah’a ait bir
varlıktır. Ana rahmine düşüş, 9 ay tekâmül ve ölüme
kadar süren ruhi ve bedeni gelişim süreci.
Normalde insan, vücut programının gerektirdiği
evrelere, fizyolojisinin çizdiği zamanlamaya göre
hayat yaşamalı.
İnsanın cinsi hayatı buna bakacak olursak ortalama
14-16 yaş civarı başlar. Bu tarihten sonra
metabolizma insanı cinsi ilişkiye zorlar. Ve birey,
günaha kapalı değilse bu tarihten evlendiği güne
kadar belli ölçüde günahla iç içe yaşar. Bu nedenle
bugün toplum yapısı itibariyle, yaratılışa ters bir
hayat tarzı vardır.
Erkek veya kadın evlendiği tarihe kadar kimi zaman
10, kimi zaman 20 yıla yakın bir süreyi günah
akıntısına kapılmadıysa, akıntıya karşı kürek
çekerek yaşar. Bu süre cinsi temayülün en üst
düzeyde aktif olduğu dönemdir.
Ve çoğu insan da evliliğe sırtında bu 10–20 yılın
günah sermayesiyle adım atar.
İnsan, çok sağlam bir tövbe ile bu işe girişmezse
geçmiş günahlar yakasını bırakmaz.
Bu sebeple evlilik, uzun yıllar öncesi başlayan bir
duanın sonucu olmalıdır.
Dünyadaki her nimet gibi
evlilikle de bir şekilde imtihan olmama ihtimali
yoktur. Yani imtihan kesindir.
Dua edilen tarafıyla insan bu imtihanı yaşamaz.
Korktuğumuz yönüyle imtihan yaşamayız.
Önemli olan evliliği mümince sürdürmek, mümin
çocuklara vesile olmasını düşlemektir.
Bunun teminatı da eş ve çocuklara sürekli hemen her
gün duadır.
Evlilikte ne, neye göre olmalı?
1. Kıstas:
Evliliğe niyet, hadis ölçüleriyle şekillenmelidir.
"Kadınlarla dört haslet için evlenilir: Malı için,
asaleti için, güzelliği için ve dini için. Sen
dindar olanı tercih et, mesut olursun." İbn-i Mace
Medyadaki manken görüntüleriyle zihni kamçılanmış
bireyler, fani güzelliği öne alıp 1. kriter
yaparlar. Ana kıstas bu olunca bulunan güzellik de
niyet sahibine bayağı bir fatura çıkarır.
2. önemli kıstas küfüv
(denklik) olmalı.
Zenginlik,
Şehirlilik-köylülük,
Tahsil,
Aile yapısı,
Görgülü oluş,
Huy-karakter… Gibi önemli küfüv noktaları
vardır ki bunlardaki eşitsizlik mutlaka problem
olur.
Ama en önemli küfüv noktası diyanettedir. Üstad
hazretleri buna şöyle işaret eder:
"Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi diyanet
noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının
diyanetine bakıp taklit eder, refikasını hayat-ı
ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp
'Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.' der.”
Boşanma
Evlendikten sonra da imtihanın her türlüsüne
katlanmalı, eşimiz dünyanın en geçimsiz insanı dahi
olsa ona katlanmalıyız.
Boşanma ile ilgili çok ağır hadisler vardır. İşte 3
örnek
"Allah katında en menfur helal (kadın) boşamaktır."
(Ahkamul Kur'an, c.2 sh. 110)
"Evlenin ve boşanmayın, zira boşanmada arz titrer."
(Ebu Davut ibnül-Humam, Fethul Kadir. c.2 sh.22)
"Evlenin, boşanmayın. Çünkü Allah ne zevkine düşkün
erkekleri, ne de zevkine düşkün kadınları sevmez." (İbni
Adi, Muh-Eha. sh.60)
Her ne kadar irademizi kullansak da sebep halk edip
o eşi bize veren Allah’tır. Yani bir emanettir.
O’ndan gelen Cemal de Celal de dünya hayatında nasıl
görünürse görünsün ahiret yönüyle lütuftur.
Eşimizin bizi rahatsız eden yönlerini dini
kriterlere göre ölçüp biçmeli ayrılık sebebinin dinî
olup olmadığını gözden geçirmeliyiz.
Bizi üzen ve rahatsız eden şeylerin günah olduğuna
ait kitap ve sünnette bir ibare var mı ona
bakmalıyız.
Oradan bakarak rahatsızlığımızın dinî mi, nefsi mi
olduğuna karar verebiliriz.
İnsanın her adımı Allah rızası için atması
gerektiğine göre ve boşanma sebebi de Allah rızasını
kazanma olmayacağına göre bu talep nefsi olmaktan
öte anlam taşımaz. (İstisna,
cehri fısk)
Nefsi bir boşanmanın nelere mâl olacağı hayal bile
edilemez.
"Hissî bir mülâhaza ile gerçekleştirilen bir
evlilik, cennet köşesi telâkki edilen yuvayı bir
cehennem çukuruna çevirebilir.
Bütün bunlar karşısında içim parçalanıyor ve iki
büklüm oluyorum. Hayat boyu bizim için ya bir nimet,
ya da nikmet olabilecek böyle bir mesele; akla,
mantığa havale edilmesi gerekir.
Evlilik, zehir zenberek
dahi olsa karşılıklı katlanılması gereken bir
iştir."
F.Gülen
Dul kadınla evlenme
Bugünün cahiliye toplumunda erkek, istediği gibi
boşanabilmekte, sonra rahatça evlenebilmektedir.
Kadına gelince o dul kaldıysa cüzamlı muamelesine
maruz kalmaktadır.
Efendimizi ölçü almaktan bahseden bazı Müslümanlar,
iş dul kadına geldiğinde bir anda töre-cahiline
dönüşebilmektedir.
Kadına böyle bakan bir anlayışın Efendimiz(sav)'in
ayağımın altına alıyorum dediği cahiliye
kalıntısından bir farkı maalesef kalmamaktadır.
Oysaki dul bir kadınla evlenmek aslında bir sünneti
de ayrıca yapmış olmaktır.
Bir kadını yalnızlıktan kurtarma, bir yetime -varsa-
sahip çıkma insanın kendi çocuğuna bakmasından çok
çok daha faziletli bir iştir.
Kaçınılan bir işi din adına eda etme fedakârlığı,
yümün ve bereketli bir aile hayatına vesile
olacaktır.
Çalışan ailelerde çözümsüz bir problem: Çocuk
Kayıp bir nesle ithaf!
"Batıda
(artık bizde de. BK) erkek bir dairede, kadın da
bir dairede çalışır. Bu durumda çocuklar ya
başkasının yanında ya da çocuk kreşlerindedir… Evet
erkek ve kadın da çalışınca, çocuklar belli ölçüde
de olsa yalnızlığa, sahipsizliğe terk edilirler.
Sonra bu insanlar kendi kendilerine şöyle teselli
olurlar: 'Orada çok şefkatli, bilgili kimseler var.
Çocuklara bizden daha iyi bakıyorlar.' Oysaki
çocuğun, bütün bunların ötesinde istediği daha başka
şeyler vardır.
Kreşte çocuğun elbisesini yıkayabilirler, yemeğini
vaktinde yedirebilirler, teneffüs etmek istediğinde
dışarıya çıkarıp gezdirebilir ya da lunaparklarda
elinden tutup dolaştırabilirler; ama bunu yapanlar
hiçbir zaman çocuğun annesi, babası olamaz, onun en
çok muhtaç olduğu şefkati ona veremezler. Şefkat,
çocuğun, annesinin yüzünde okuduğu, sinesinde
bulduğu, babasının kucağında hissettiği cibilli
alâkadır. Bunu vermedikleri takdirde onu başka
hiçbir fanteziyle tatmin edemezler.
Böyle eğitim yuvaları veya kreşlere terk edilen
çocuklar bir yana, çıraklık devresinde bir ustaya
veya kalfaya teslim edilen çocukları ele alalım;
eğer bu usta ve kalfa şefkatten uzak ve biraz da
haşin ise, mütemadiyen huşûnet gören bu çocuklar,
zamanla öylesine duygusuz, öylesine katı ve öylesine
merhametsiz yetişirler ki; yabancılar şöyle dursun,
annelerine babalarına karşı dahi kaba davranmadan
geri durmazlar. Böyle sert insanların, çıraklık
devresinde, o masum çocukların mülayim ruhlarında
icra ettiği menfi tesir bu ölçüde olumsuz neticeler
tevlid ederse, daha dünyaya gelir gelmez götürüp
yabancı kucaklara teslim ettiğimiz çocukların, o
yabancı nazarlar altında ne hâl alacaklarını
kestirmek zor olmasa gerek."
(iktibas: F.Gülen)
Mümin kadın evde…
Mümin kadın evde birçok sorumluluk taşır.
Bu konuyla ilgili en büyük mükellefiyeti eşinin
gözünü dışarıya baktırmayacak şekilde var olan
güzelliğini sergilemesi kendine bakmasıdır. Evinin
dışında ne kadar kendini setrediyorsa evinde de onun
tersi kadar kendini temiz, bakımlı ve cazip kılmaya
çalışmalıdır. Eşinin arzu periyodunu takip etmeli ki
kocasının başka arayışlara girerek günaha girmesine
engel olsun.
Bu, kadın-erkek çalışan mümin ailelerde daha da önem
kazanır. Çalışma şartlarıyla erkeği ihmal eden kadın
karşılığını işlerinde bereketsizlikle görür.
Sonuç olarak erkek ve kadın birbirlerine karşı
sorumluluklarını yerine getirmediklerinde mutsuz bir
beraberlik ortaya çıkar. Bu da hem evde hem de işte
Allah'ın Rahmet ve bereketine perde olur.
Hz. Ali (k.v.): “Hayırlı erkek eşini üzmeyen, duygu
ve hayalleriyle de olsa haramlarda gezmeyenlerdir.”
buyurmuş ve Hz. Fatıma (r.a.) validemiz de, “Hayırlı
kadın eşini üzmeyen, duygu ve hayalleriyle de olsa
haramlarda gezmeyenlerdir.” buyurmuştur.
Kadın tesettürüyle neyi
ilan ve ifade eder:
Aslında kadın tabiatında var olan kendini erkeğe
gösterme arzusu ve insiyakı tesettürle frenlenir.
Bir erkeğe sünnet bir sakalla ve İsmail ağa
cüppesiyle Nişantaşı’nda gezmek psikolojik olarak
bir zorluk olarak görünüyorsa veya namazı kaçırmamak
için işlek bir caddenin kenarına seccade serip
herkesin önünde namaz kılmak güç bir iş ise, işte
kulaklarını kapatıp başını örten kadının her an
onurla eda ettiği tesettür de aslında o kadar
zordur.
Bir kadın tesettürüyle farkında olmasa bile temsil
konumunda olduğu için çevresine irşat ve tebliğ
yapıyor olur.
Okulda ders verenin veya amfide ders alırken
dışarıda tesettürlü olduğu bilinen bir kız
öğrencinin asaleti, kibarlığı, eminliği ve nezaketi
ona bir insibağ kazandırır. Bulunduğu yere hidayet
yağmuru celp eder.
Ahirete gittiğinde dünyada iken farkında olmadan bir
sürü insana örnek olup, onların hidayetine vesile
olmuş olduğunu sürpriz olarak görür.
Kadın, tesettürle her an Allah’a kulluk tahtındadır.
Namazda meleklerin namaz kılanın etrafında saf
tutması her an çevresinde meleklerden bir hâle ile
gezer. Daimi bir koruma altında yaşar.
Ve bu haliyle kadın açık saçıklıkta sınır kalmadığı
bu ortamda Allah adına bir başkaldırının sembolü
olur. Allah’ın meleklerine gösterip iftihar ettiği
zümreye dâhil olur.
Dolayısıyla kadın zaruri olarak sokağa çıktığında
tesettürüyle her an farz bir namaz kılarcasına sevap
kazanır.
Bu yüzden de şeytanlar onlardan korkup kaçarlar.
Şeytanların rahatsızlık ve çıldırışlarını insan
görüntülü şeytan ruhlara intikal eder. Bu defa onlar
gayz ile başörtüsüne, tıpkı Gaziantep’te
Fransızların saldırdığı gibi kâfir ve münafıkça
saldırırlar.
Şeytan, hem tesettürle hem
de tesettürsüzlükle kazanılacak orijinal bir cihat
kapısı açar.
Nasıl ve kimler?
Bunlar, toplumu kendi rengini vermek farziyetiyle,
içtimai bir farz için şahsi farzını feda eden ve
dinin toplumdan dışlanmasına başkaldırarak okula
örtüsünü sıyırarak girenlerdir.
Kimi zaman gözyaşlarıyla, titreyen elleriyle
örtülerini sıyırıp giren kız kardeşlerimizin;
şüphesiz cennet pınarlarından aziz gözyaşları, değil
kendilerini cennete kanatlandırmak onları meleklerin
parmakla birbirlerine gösterip iftihar ettiği, kendi
toplumundan dışlanan birer Hz. Meryemcik makamına
yükselteceğini her vicdan sahibi hissedecektir.
Ve bu ıstırapla yetişen Meryemsi nesiller elbette
Mesihi sümbüller verecektir.
Bu gözyaşlarıyla elde edilen makama hangi erkek,
hangi erkekliğiyle erişebilir ki?
Onlar görmese de melekler manevi zırhlarıyla onları
kem gözlerden koruyacak, maddi ve manevi musibetlere
perde olacaklardır. Bu kutsi niyetleriyle başları
zahiri olarak açık ama melekler refakatinde daha
emin bir tesettürle ders takip edeceklerdir.
Derste ve ders çıkışı örtüleriyle evlerine yol
alırken başları üzerinde sürekli gölge eden ve
rahmet yağdıran bir bulut olacaktır.
(Bu arada mesture bir hanım siluetine gözü ilişip de
saygıyla ona dua etmeyenlere...)
Tesettürsüzlüğün faturası
Cinsi ihtiyaçları tatmin etmeyi berrak bir su içerek
susuzluğu gidermeye benzetecek olursak, günümüz
insanı belki günde 1 bardak berrak su içiyor ama
akşama kadar gazetelere bakarak, televizyon
seyrederek kovalarca tuzlu su içip susuzluğunu
artırıyor.
Ve sonuçta tatminsiz, cinsi ihtiyaçları sürekli
kamçılanan, gazete ve dergilerin yanında dekolte
kıyafetlerle, kokularla güdülenen bir toplum ortaya
çıkıyor.
Böyle bir toplumun söz, beyin, zihin ve gaye-i
hayalinde cinsellikten başka bir konu olmamasından
daha normal ne olabilir?
Genel olarak erkek fizyolojisi haftada 2–3 defa
cinsi ilişkiyle tatmin olabilecekken bu günün
şartlarında erkek, cinsiyeti tehyiç eden etkenlerle
her gün böyle bir münasebete arzulu ve hazırdır.
Bu oran kadın için (yazının başındaki araştırmalar
ışığında) erkeğe göre en fazla 4’te 1 oranındadır.
Yani erkek 3–4 kat daha fazla cinsi ihtiyaç taşır.
Peki, kamçılanan cinsi ihtiyaç nasıl tatmin imkânı
bulur?
Tabi ki bulamaz. Hele ailece çalışanlarda. Kadının
dışarıda bedeni olarak erkekler kadar çalışması onu
erkekten çok fazla yorduğunda eve geldiklerinde
kadının böyle bir arzu taşıması mümkün değildir.
Çünkü kadın eve geldiğinde çalışmaya devam eder,
erkek gibi eve geldiğinde dinlenme imkânı
bulamaz.(Hele erkek bencil ve tembelse)
Ama televizyonun karşısına geçip arzularını
kamçılatmayı devam ettiren erkek, hanımında
bulamadığı bu tatmin için gözünü dışarıya diker.
Ahiret korkusu olmayan, ekonomik sıkıntı yaşamayan
bir erkekten sadakat beklemek, bir insandan dere
kenarında yaşadığı halde günde bir kilo tuz yiyip,
haftada 1 bardak suyla iktifa etmesini beklemekten
farksızdır.
Bu sebeple bugün zina yapmak maalesef utanılmaz bir
iş haline gelmiştir.
Tesettürsüz ortamın
sonuçları:
1-Giyimde sınır
kaygısı taşımayan ailelerin hepsinde kadın veya
erkek eşine güvenemez ve sürekli bir diğeri için
‘acaba’ sorusu taşır. Bu kesimde boşanma oranı %80-
%90’dır.
Yine bu ailelerde erkek ve kadın bir birinin
ayrılmaz parçası değil, geçici olarak bir arada
bulunan iki kişilik bir şirketin ortağıdırlar.
Birbirlerini kollar, boşanma sonrası planlar mutlaka
kafalarının bir yanındadır.
2-Bu psikolojik
ortamın gadrine uğrayanlar çocuklardır. Anne-babanın
ruhi veya fiziki ayrılığı çocuğu merhametten mahrum
eder.
Merhametle beslenmeyen bir çocuk acımasız ve bencil
olur. Çünkü anne-babadan bencillikten başka bir şey
görmemişlerdir.
Anne babasından merhamet görmemiş çocukların
yaşlanan anne-babalarını düşünmesi tabi ki
beklenemez.
Bu anne babaların yeri huzurevi, ‘torun’ları ise
kedi ve köpeklerdir.
3-Ekonomik problemi
olmayan fâsık erkeklerin mutlaka 1’den fazla zina
ortakları vardır.
4-Ekonomik durumu
vasat olanlarda bu, fuhuş yuvalarında giderilir.
5-En problemli halk
kesimi düşük gelirli, fakir sınıftır. İnsanlar,
bedeni açlıkla baş edebilirler ama cinsi açlık,
giderilmeyince sapıklık doğar.
Maalesef aile içi rezillikler, dışa yansıyan tecavüz
vakaları, tarihin en sefil günahkârlarını ortaya
döken çocuk pornografisi hep bu medyatik cinsi
kamçılamanın eseridir.
Medya, bin bir şekilde sapıklığı teşvik eder sonra
da utanmadan ‘Utanmazlar’ diye sapıkları manşet
yapar.
Oysaki ülkenin en sapıklarının listesi çıkabilse
medyadaki bir kısım kadro listenin en üstünde yer
alacaklardır.
Bu cinsi sömürü mekanizmasının ana motoru medya
olduğundan Türkiye’nin en günahkâr birkaç kişisi de
dolayısıyla medya patronları olmaktadır.
6-Normalde eşcinsel
(hünsa-yı müşkül) oranı yeryüzünde doğumla gelen
işitme engelli, görme engelli oranı ve diğer beyin
engelli oranlarından farksızdır. Bu, Allah’ın
varlığa koyduğu ibret, arızalı numune ve imtihan
oranıdır.
Fakat bilhassa ekonomik üstgelir sınıfında, cinsi
tatminde aşırı düzeyde bolluk yeni tatmin arayışını
doğurmakta ve yeni tatmin arayışları cinsi yönden
problemi olmayan kişilere yeni bir alternatif gibi
‘eşcinselliği’ sunmaktadır. Ve nadir sayıda olması
gereken cinsel-engelli sayısı artarak yeni bir fitne
haline dönüşmektedir.
7-Sapık
cinsiyet düzeninin en bahtsız kesimi ise fuhuş
evlerinde ömür süren yüz binlerce zavallı kadındır.
Düzenin en acımasız faturasını onlar öder.
Sorulduğunda hiçbir yakınının burada görmek
istemeyen bu asil milletin fertleri, yüz binleri
aşkın kız ve kız kardeşinin cinsi meta olarak
sömürülmesini seyreder, birbirinin ırzına geçer.
Hatta yabancılara pazarlar. Güya çağdaş medeniyet
beyaz kadın ticaretini yasaklar…
Ve bu talihsiz kadınlar hiçbir zaman annelik
yapmayı, kendilerine anne denilmesini, bir aile
yuvasında mutlu bir şekilde yaşamayı tadamazlar.
Beşer, ömrü olursa bir gün tesettürün; kadının
gününün, geleceğinin ve aile hayatının yegâne
sigortası olduğunu aklıyla keşfedecektir.
Ama o güne kadar Batıda olduğu gibi milyonlarca aile
dağılacak, milyonlarca çocuk annesiz ve babasız
büyüyecek ve kadınlar fiziki güzelliklerini
yitirdiklerinde yalnızlığa mahkûm olacaktır.
Evet, Yaratan bilir ve bilen konuşur.
**************************************************
Tesettür Risalesi’nden
iktibas
Üstad hazretleri, hiç kadınla temas etmediği ve
böyle bir ihtimali olmadığı halde sabah ve ikindi
tesbihatlarında 7’şer defa kadın fitnesinden Allah’a
sığınmıştır.
Erkekler için kadından Allah’a sığınmanın ne kadar
önemli olduğunu bize göstermiştir.
Kendilerine kadınlar için dua sorulsaydı belki de
onlar da ‘nisa’ yerine ‘recül’ kelimesini
kullansınlar diyecekti. Veya aynen onlar da bu duayı
etsin diyecekti. (Allah-u alem)
Kendilerinin hayatı boyunca vâlidesi dışında bir
kadına gözü ilişmemiş ve bir kadınla konuşmamış
olmasına rağmen ‘Tesettür Risalesi’ni yazıp,
kadın-erkek ilişkilerinin sırrını çözüp, müthiş
oranlar vermiştir.
Lütfen çok dikkatli bir
şekilde okuyunuz!
“Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı
arasında bir karşılıklı güven ve samimî bir hürmet
ve sevgiyle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık,
o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de
kırar.
Çünkü açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak
bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini
görmediğinden, kendini yabancıya sevdirmeye
çalışmaz.
Dokuzu, kocasından daha iyisini görür.
Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha
güzelini görmüyor.
O vakit, o samimî sevgi ve karşılıklı hürmet
gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir
his uyandırmaya sebebiyet verebilir.
Şöyle ki: İnsan, kız kardeş gibi mahremlerine karşı
doğuştan şehvet hissi taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin
simaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat
ve meşru bir sevgiyi hissettirdiği cihetle; nefsî,
şehvanî arzuları kırar.
Fakat bacaklar gibi dinen aile yakınlarına da
göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık
bırakmak, süflî nefislere göre gayet çirkin bir
hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.
Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve
yabancıya benzemez. Fakat meselâ açık bacak, aile
yakınını yabancıya çevirir. Mahremiyeti haber
verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî
bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde
uyandırmak mümkündür.
Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u
insaniyettir!” (24. Lem’a)
Evet, bu muhteşem tespiti biraz açacak olursak:
Dinimizde, yabancılara karşı erkeklerin diz kapağı
ile göbek arasındaki kısım, kadınlarda ise el, yüz
ve ayakların dışında kalan bütün vücudunun örtülmesi
farz kılınmıştır.
Bir aile düşünün ki kız babanın yanında mayoyla,
dayı kız yeğeniyle, mini etekli teyze enişteyle aynı
odada, genç teyze, bacanak, enişte iç içe… Ve böyle
bir ailede mahremiyetin korunması…
Asrın sahibi ölçüyü çok net koyuyor: Yüz, el ve
ayaklarda sakınca yok ama aynı ailede açık bacak,
kız kardeş bile olsa erkek kardeşe yabancı etkisi
yapar. Erkek dayıya, kız yeğeninin dekolte
kıyafetiyle vücudu yabancıdan farksızdır.
Üstad, daha o günden, yani bu fitnenin gündemde bile
olmadığı zamandan, bugün adını bile yazmaktan
utandığımız aile içi ilişki tehlikesine (ensest
ilişki) dikkat çekiyor.
Ve bir defa daha dinin ölçülerinin ne kadar muhteşem
ve kusursuz olduğunu görüyoruz.
“Hem memalik-i bâride (soğuk ülke) olan Avrupa'daki
tabîatlar(yaratılış), o memleket gibi soğuk ve
donuktur. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt'ası, ona
nisbeten memalik-i harredir. (sıcak memlekettir)
Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri
vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hayvani
hisleri tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık,
belki çok sû-i istimalata ve israfata medâr olmaz.
Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i
harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini
mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok
sû-i istimalata ve israfata ve neslin zaafiyetine ve
sukut-u kuvvete sebebdir.(24. Lem’a) |