|
Biyografilerin tamamını veya metinlerin dipnotlarını
merak edenler http://www.yeniumit.com.tr ’ye
bakabilir.
Evliyaullahın Sultanı
Şeyh Abdülkadir Geylânî
“Mutlak zikir kemâline masruftur.” fehvasınca, veli,
kutup, gavs, keramet vb. kavramlar işitildiğinde
akla ilk gelen isim şüphesiz Şeyh Abdülkadir
Geylânî’dir. Zira İslâm tarihinde adı bu kavramlarla
yan yana gelen en meşhur kişi odur. Onun için de
sultanu’l-evliya, kutbu’l-a’zam, gavsu’l-azam, kutb-u
rabbanî, alemu’t-tarika, şeyhu’ş-şuyûh, kudvetü’l-evliya,
el-bâzu’l-eşheb gibi lakap ve sıfatlarla anılmıştır.
O (kuddise sirruhû):
Bazen sayısı yetmiş bine ulaşan geniş bir
dinleyici kitlesine sahip, devrinin en ateşin vaizi,
Kadirî Tarikatı’nın, ünü ve tesiri İslâm âleminin
sınırlarını aşarak, dünyanın birçok yerine ulaşmış
piri,
Tasarrufu ölümünden sonra da devam eden evliyanın en
meşhuru,
Muhatabını hemen etkileyecek bir mehabet ve kalpler
üzerinde tasarruf sahibi bir manâ sultanı,
Devrinin yanı sıra, asırlar ötesinden çok kişiyi
Üveysî yolla irşad etmiş kâmil bir mürşid,
Gayr-i Müslimler dâhil, her inanç ve mizaç sahibine
karşı merhamet ve şefkatle davranan cami’ bir
şahsiyetti.
Kısaca Hayatı
Baba tarafından soyu Hz. Hasan’a (r.a.)
dayanmaktadır. Annesi de devrin tanınmış zâhidi olan
Ebû Abdullah Savmaî’nin kızı, kadın velilerden
Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbar Fatıma’dır. Baba
tarafından şerif, anne tarafından ise seyyiddir.
Küçük yaşta babasını kaybeden Muhyiddin, annesinin
yanında ve dedesi Ebû Abdullah es-Savmaî’nin
himayesinde büyüdü. Çocukluğundan itibaren en büyük
hedefi, dönemin ilim ve kültür merkezi olan
Bağdat’ta tahsil görmekti. On sekiz yaşına gelince
annesinden izin alıp bir kafileye katılarak Bağdat’a
gitti (1095). Burada ünlü âlimlerden ders aldı ve
eğitimini bitirdikten sonra hadis, tefsir, kıraat,
fıkıh, nahiv derslerini okutmaya ve bu arada vaaz
vermeye başladı.
Bir süre sonra, değişik aralıklarla toplam yirmi
beş yıl sürecek olan inziva hayatına çekildi.
Menkıbeye göre inziva hayatı sonunda, kendisine bir
başkası yedirmedikçe kendi eliyle yemek yemeyeceğini
ahdetmiş, aradan kırk gün geçtiği hâlde açlığa
direnmiş, nihayet bu hâli Ebû Said el-Meharimî’ye
malûm olmuş, onu evine alıp eliyle doyurmuş ve daha
sonra da kendisine şeyhlik hırkası giydirmiştir.
Karşılaştığı kimseleri hemen etkilediği için
Bâzullah (Allah’ın şahini) ve el-Bâzu’l-Eşheb (avını
kaçırmayan şahin) unvanıyla anılmıştır. Bu ifadenin,
müritlerini çok iyi eğittiği anlamına geldiği de
rivayet edilmektedir.
Tasarrufunun ölümünden sonra da devam ettiğine
inanılır. Bu inancın eseri olarak halk arasında
“Medet ya Gavs, Medet Ya Abdülkadir, Medet ya
Geylânî!” gibi nidalar meşhur olmuştur. O,
“tasarruf” sahibiydi.
İbn Arabî bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “O,
hilafet makamının sahibi idi. Bu makama ulaşan,
isterse Rab adına kulları üzerinde tasarruf ve
tahakkümde (hükmetmede) bulunabilir. İstemezse bu
yetkiyi kullanmaz. Abdülkadir Geylânî tercihini
tasarrufu ve tahakkümü kullanma yönünde yapmış ve
bununla zahir olmuştur.”
Kutbiyet, velâyet, keramet, manevî derinlik vb.
konulardan söz edilen hemen her eserde en güzel
örnek ve zor ulaşılacak zirve olarak hep Hz. Geylânî
gösterilir.
İlmi ile amel ederdi. Konuşması gayet açık ve pek
tesirliydi. Sorulan zor sualleri, rahatlıkla,
doyurucu bir tarzda cevaplandırırdı. Bütün güzel
huylar sanki onda toplanmıştı. Az konuşur, çok
susardı. Kim olursa olsun, kapısını çalan herkesi
kabul eder, geri çevirmezdi. Cuma günü hariç,
evinden dışarı çıkmazdı. Doğruyu söylemekten asla
çekinmezdi. Zamanın halifesi, Said isminde birini
kadı tayin edince, minberde; "Müslümanlara en
zalim birini kadı tayin ettin. Yarın âlemlerin Rabbi
huzurunda bakalım ne cevap vereceksin?" diye
haykırdı. Orada bulunan halife bu doğru sözü
işitince çok ağladı ve hemen adı geçen kadının
vazifesine son verdi. Merhametsiz bir kimse onu
görünce kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi.
Zayıflara yardım eder, fakirleri doyurur, misafirsiz
gece geçirmezdi.
Buyurdu ki:
Küçüktüm. Arife günü çift sürmek için tarlaya
gittim. Öküz ile tarlayı sürüyordum. Bir ara "Sen
bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın."
diye bir ses duydum. Korktum, hemen eve döndüm ve
anneme gidip; "Beni Hak tealanın yolunda bulundur
ve izin ver Bağdat'a gidip ilim öğreneyim."
dedim. Annem sebebini sorunca, işittiklerimi
anlattım.
Annem ağladı, babamdan miras kalan 80 altının 40
tanesini kardeşime ayırıp kalanını da koltuğumun
altına dikip gitmeme izin verdi. Doğruluktan
ayrılmamam için benden söz aldı; beni Bağdat'a
uğurladı. "Haydi Allah sana selamet versin oğlum.
Allah için senden ayrıldım. Kıyamete kadar bir daha
yüzünü göremem." dedi.
Küçük bir kafile ile Bağdat'ın yolunu tuttum.
Hemedan yakınlarından eşkıya yolumuzu kesti.
İçlerinden biri; "Ey fakir! Senin bir şeyin var
mı?" dedi. Kırk altınımın olduğunu söyledim.
İnanmadı. Alay ettiğimi zannederek bırakıp gitti.
İkincisi gelince ona da aynı cevabı verdim. İki
eşkıya, reislerine gidip durumu anlattılar. Reis
beni çağırdı. Yanına gittim. Paran var mıdır? Dedi.
Kırk altınım olduğunu söyleyince, dediğim yeri
söküp, altınları çıkardılar. Reisleri; "Niçin
doğru söyledin?" deyince; "Anneme doğru olmak
için söz verdim. Hıyanet edemem." diye cevap
verdim. Eşkıyaların reisleri bunları duyunca çok
ağladı. "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp
yetiştirene verdiğim söze hıyanet ediyorum."
dedi. Tövbe etti. Kafilede bulunan diğer eşkıyalar
da tövbe edip aldıkları malları geri verdiler.
Bazı
Tavsiyeleri
Kişi, doğru veya yanlış, ciddi veya şaka, Allah
adına yemin etmemelidir. Buna dikkat edip nefsini ve
dilini yemin etmemeye alıştırırsa Allah ona nur
kapılarından birini açar, kalbinde bu işin faydasını
anlar, derecesi yükselir, azmi güçlenir, basireti
artar, dostları arasında övülür, komşuları ona saygı
duyar; onu tanıyanlar işlerini ona danışır.
Ciddi veya şaka, yalandan sakınmalıdır. Nefsini ve
dilini buna alıştırırsa Allah kalbine inşirah verir,
ilmi saf ve şüphesiz olur. Öyle ki, yalanı bilemez
hâle gelir. Başkasından hilaf-i vaki bir şey
duyduğunda garipser ve ayıplar, onu bu işinden
vazgeçirmeye çalışırsa sevap alır.
Bir konuda söz verdiğinde, yerine getirme/yapma
imkânı olduğu sürece yani çok ciddi bir özrü
olmadıkça caymaktan sakınmalıdır. Zira verilen
sözden caymak yalanın bir çeşididir. Buna dikkat
eden kişiye Allah cömertlik ve hayâ kapılarını açar,
sadıkların sevgisini kazanır, Allah katındaki
derecesi yükselir.
Hiçbir varlığa lânet etmemelidir. Bu, ebrar ve
sadıkların ahlâkıdır. Böyle davranırsa, kazandığı
iyiliklerle beraber Allah’ın koruması altında
dünyadaki ömrünü güzel bir şekilde bitirir. Halkın
eziyet ve kötülüklerinden korunur, Allah’ın ve
kulların şefkat ve merhametini kazanır.
(Şahsen) zulme bile uğrasa, hiçbir varlığa düşmanlık
beslememelidir. Zulmedene ne dili ne fiili ile
karşılık vermemeli, yapılana Allah için tahammül
etmelidir. Böyle davranmak kişiyi hem dünyada hem
ukbada yüceltir, yakın-uzak bütün halkın sevgisini
kazanır, duâları kabul olur ve izzet sahibi olur.
Ehl-i kıble olan hiç kimseyi kesin küfür, şirk veya
nifakla itham etmemelidir. Bu, merhametli olmanın
gereğidir ve Peygamber yoludur. Allah’ın rahmet ve
rızasını kazandırır, azabından ve nefretinden de
korur. Neticede kişi bütün varlığa merhametle
yaklaşır.
Açık veya gizli herhangi bir günaha bakmamalı ve
yeltenmemeli, bütün duygu ve organlarını
korumalıdır. Âhiret’te karşılaşacağı sevaplara ek
olarak dünyada, kalbi ve diğer duyguları
ödüllendirmenin en kısa yolu budur.
Her hangi bir varlığa, az veya çok, eziyet ve
sıkıntı vermekten sakınmalıdır. Tam aksine herhangi
bir varlığın duçar kalabileceği sıkıntıları
gidermeye çalışmalıdır. Bu, âbidlerin izzeti ve
muttakilerin şerefidir. Bu yolla iyiliği emretme ve
kötülüğü nehyetme de daha kolay olur. Kişinin
gözünde bütün varlık eşit olur. Böyle davrananı
Allah, fenâ, yakîn ve sika (sadece O’na güvenme,
güvenilir olma) makamına yükseltir. İhlâsa en yakın
davranış da budur.
Kulların elinde bulunan hiç bir şeye göz dikmemeli
ve tamah etmemelidir. Zira en büyük izzet ve şeref,
en halis gına (gönül zenginliği), en büyük mülk, en
sadık yakîn, en doğru tevekkül budur. Zühdün
kapılarından ve Allah’a güvenme yollarındandır. Bu
yolla vera’a ulaşılır ve kişi kendini bütünüyle
sadece Allah’a ayırmış olur. Zaten dindarlık da
ancak bununla tamamlanır.
Kalbinde, bir kimseye düşmanlık veya sevgi hali
bulursan, onu önce Kur'an-ı kerime, sonra dinin emir
ve yasaklarına arz et! O kimse onlara göre sevimli
ise, sen de sev! Kötü ise, sen de kötü gör! Hiç
kimseyi kovma! Hiç kimseye darılma! Kimsenin
aleyhinde konuşma!
Ve tevazu... Mütevazı olanın hem Hakk hem
halk katında şeref ve haysiyeti artar. Bu yolla hem
din hem dünya işlerini kolaylıkla halleder. Aslında
bu özellik bütün taatların özüdür. Bununla kul,
salihlerin ve hem darlıkta hem genişlikte Allah’tan
razı olanların makamına ulaşır. Tevazu, kişinin
herkesi kendinden üstün görmesi ve “ola ki Allah
katında bilemediğim üstünlükleri vardır.”
şeklinde düşünmesidir.
Meselâ muhatabın yaşı küçük ise “bu Allah’a hiç isyan etmemiş, ben isyankârım,”
büyük ise, “bu
benden önce Allah’a ibadete başlamış,”
âlim ise,
“buna daha çok nimetler verilmiş, ulaşamadığım
makamlara çıkmış”,
cahil ise,
“bu bilmeden isyan ediyor, bense bildiğim hâlde
günah işliyorum, kimin imanla öleceği de belli
değil,”
kâfir ise,
“belki bu daha sonra imana gelir, bense küfre
girebilirim.” şeklinde düşünmelidir. Bunun adı
şefkattir.” (El-Ğunye, s: 187).
Allahü tealaya en yakın olan, ahlakı güzel, kalbi
rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allah'tan
başkasına yönelmemesidir.
İnziva döneminin sonunda, oğluyla beraber hacca
gitti. Dönüşünden sonra 561’de (1166) Bağdat’ta,
yüzlerce vaaz ve sohbetine son kafiyeyi koyup
“er-Refike’l-A’lâ, Allah, Allah, Allah”
diyerek son sözünü söyledi ve Rabbine yürüdü.
Allah’ın (c.c.), kendisine bahşettiği doksan seneyi
aşkın ömrünü, manen çok semereli bir şekilde
geçirdi.
Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmış olduğu
pekçok kıymetli eserlerinden bazıları: 1) Günyet-üt-Talibin,
2) Fütuh-ul-Gayb, 3) Feth-ur- Rabbani, 4) Füyuzat-ı
Rabbaniyye, 5) Hizb-ül-Besair, 6) Cila-ül-Hatır, 7)
El-Mevahib-ur-Rahmaniyye, 8) Yevakit-ül- Hikem, 9)
Melfuzat-ı Geylani, 10) Divanu Gavsi'l A'zam'dır.
İktibas: Prof.Dr. Abdulhakim Yüce ve İhya.org |