<% dim say if Session("say") ="" then %> <% else end if %>

Bu serideki tüm iktibaslar Yeni Ümit dergisinden özetlenmiş ve dip notları ayıklanmıştır. Biyografilerin tamamını veya metinlerin dipnotlarını merak edenler http://www.yeniumit.com.tr ’ye bakabilir.

AHMED B. HANBEL

MUHAMMED B. KA'B EL-KUREZΠ

 

Tabiin Büyükleri…
AHMED B. HANBEL

Ahmed b. Hanbel meşhur olan kavle göre, Hicret-i Nebeviye'nin 164. senesi Rebiülevvel ayında Bağdat şehrinde dünyaya gelmiştir. 

Dedesi, Emeviler zamanında Serahs valisi idi. Annesinin babası da şecaati, iyiliği, sehaveti ve zayıflara el uzatıp garipleri himaye etmesiyle şöhret kazanmış bir zattı.  

Küçük yaşta -hatta kendisi babasını görmediğini ya da gördü ise de hatırlayamayacak kadar küçük olduğunu söyler- yetim kalan Ahmed’in terbiye ve yetişmesi annesinin uhdesine düşmüş amcası da buna nezaret etmişti. Daha küçük denilecek yaşta annesi onu ilim tahsil ettirmeye başlatmıştı.

Daha küçük yaşta kendisinde asalet, takva ve ilim emareleri görülmeye başlanmıştı. Âlimler arasında takvasıyla tanınacak olan imam, gençler arasında da takvasıyla ayrılıyordu. Öyle ki, veliler arasında bile dikkati çekiyor ve herkes ondan bahsediyordu. Nitekim Heysem b. Cemil şöyle dedi:  

"Her zamanda o zamanın halkı üzerine birisi hüccet olur. Fudayl b. lyaz, zamanının hücceti, eğer bu genç (yani A. b. Hanbel) yaşarsa o da zamanının hücceti olur". 

Büyük adam olmaya namzet olduğunu her haliyle ispat eden Ahmed b. Hanbel, biraz büyüyünce ailesinin teşvik ve yardımıyla ciddi bir tahsile yönelmiş ve kendisini geleceğin büyük imamı yapacak olan hadis ilmini seçmiştir. Kendisini memleket memleket gezdirecek olan hadis ilmi başlıca gayesi idi. İlk hocası Hanefi fukahası büyüklerinden Ebu Yusuf'tur. Bundan sonra hadise daha çok meyletmiştir. Kendisinin bile "İlk önce hadisi Ebu Yusuf’tan yazdım" demesiyle tahsiline ilk önce fıkıhtan başlamış ve bilahare hadise ağırlık vermiştir.

Basra ve Hicaz'a beşer defa seyahat etmiştir. Hicaz'a olan ilk seyahati ise 187 yılında olmuştur. İmam Şafii İle bu seferinde Mekke'de Mescid-i Haramda karşılaşarak tanışmıştır. Bundan başka Hicaz'a 4 seferi daha olmuştur. Kendisi bunu bizzat belirterek şöyle der: "Beş defa hacca gittim. Bunun üçünü yaya olarak ifâ ettim.".  

Ahmed b. Hanbel hadis tahsili için her türlü zorluğa katlanıyordu. O, hadisi kitaplarda gördüğüne göre nakletmiyor, bizzat ravisini görüp kendisinden dinleyerek rivayet hususundaki titizliğini gösteriyordu. O, kolaylıkla elde edilen şeylerin çabuk unutulacağını, fakat güçlükle öğrenilen şeylerin ise unutulmayacağını belirterek hiç bir zorluk onu hâdis tahsilinden alıkoymuyordu.

Beytullah’a mücavir olduktan sonra Yemen'in San'a şehrinde bulunan meşhur muhaddis Abdurrezzak b. Hemmâm'dan hadis almak istemişti. Hac mevsiminde bu zatla görüşmüş ve bu niyetini gerçekleştirme zemini bulabilmişti. Hac mevsiminden sonra Sana'ya gitmek üzere yola çıkmış fakat yolda nafakasının bitmesiyle açlıkla karşı karşıya kalmıştı. Arkadaşlarının kendisine yardım yapma tekliflerini reddederek Allah'ın kendisine bedenî olarak çalışabilecek kuvveti ihsan ettiği için San'a'ya giden nakliyecilere hamallık yapmak suretiyle nafakasını temin etmeyi tercih etmiştir. San'a'ya varınca Abdurrezak kendisine bir miktar para uzatarak, Ey Ebu Abdullah bunu al ve istifade et. Çünkü bizim burası ticaret ve kazanç yeri değildir, dediğinde, Ahmed b. Hanbel, "hayır almam, benim durumum iyidir" diyerek verilen parayı almıyor ve iki sene orada sıkıntılar içerisinde kalarak daha önce bilmediği hadisleri Zühri ve İbnü'l-Müseyyeb gibi zatlardan öğreniyor. 

Sırtında kitap çantaları iklim iklim, memleket memleket dolaşarak hadis öğrenen imamın bu halini, kendisini tanıyanlardan birisi şöyle sormuştu. "Ey Ahmed b. Hanbel! Bu ne kadar hadis öğrenme, ezberleme! Bazen Kûfe'ye, bazen Basra'ya, Ne zamana kadar bu halin devam edecek?" O ise şu karşılığı verdi. "Okka ve kalemle mezara kadar...".
Hafızasının kuvvetli ve zekâsının keskin olmasına rağmen Ahmet b. Hanbel hadisleri yazmayı da ihmal etmiyordu. Çünkü bulunduğu zaman artık İslâmî ilimlerde tedvin devri idi. Bu kadar güçlü ve iktidarlı olduğu halde ezberden hiç bir hadis rivayet etmezdi. Kendisine bir hadis sorulunca kalkar yazdığı hadisleri arasından onu bulur ve öylece cevap verirdi.
Şurası muhakkak ki, ister hadise önce başlasın ister fıkha, Mekke'de Şafii İle görüştükten sonra Şafii'nin aklî kudretine ve fıkhî istinbattaki koymuş olduğu ölçülere hayran kalmış ve fıkha olan eğilimi daha da belirgin hale gelmiştir.

Ahmed b. Hanbel kırk yaşına kadar hadis rivayet etmediği gibi fetva da vermemiştir.  

Muhammed Ebu Zehra'nın İbnü'l-Cevzi'den nakline göre 203 yılında muasırlarından bazıları Ahmed'e gelerek hadis dinlemek ve fetva öğrenmek istemişlerse de İmamın bundan kaçındığını görmüşler, bunun üzerine Yemen'de Abdurrezzak b. Hemmâm'a gitmişler ve 204'de Bağdad'a döndüklerinde Ahmed b. Hanbel'i ders verir bulmuşlardı.  

İşte bu sırada İmam, kırk yaşında idi . Derslerini umumiyetle ikindi namazından sonra verirdi. Yine İbnü'l-Cevzî'den rivayetle bu dersleri takip eden talebelerin sayısının beş bine baliğ olması, derslerine karşı duyulan alâka ve ilmî kudretini göstermeye kifayet edici bir keyfiyettir.

Nerede bir hadis bilen işitmişse oraya gitmiş ve hadisi mutlaka öğrenmiştir. Sadece rivayet ilmi ve hadisin diğer sahalarıyla ilgili malumatları kendisinde toplamakla kalmayıp sahip olduğu bu derin hadis ilmi, onu fıkıhta da derinleşmeye sevk etmiştir. Esasen fıkıh ilminin zevkine, tahsile ilk başladığı zaman varmıştı. Fakat o devirde kitap ve sünnet ilmi halledilmeyince gerçek fıkha ulaşılamayacağını bildiği için bunu sonraya bırakmıştı. İşte tam bu sıralarda İmam, gerek ilminin, gerekse yaşının olgunlaştığı çağa -yani 40 yaşına- ulaşmıştı. Onun kırk yaşından evvel fetva vermemesini ve rivayet yapmamasını Resul-i Ekrem'in nübüvvetinin kırk yaşında verilmiş olmasından mülhem olduğu sanılmaktadır.  

Ebu Hanife'nin de bu yaşta fetva vermeye başlaması bu hususu teyit eder gözükmektedir. Fakat kendisi bu işin sebebini değişik bir tarzda şöyle açıklar: 

Hocalarım hayatta oldukları için fetva verip rivayet yapmıyordum.
Kendisinin iki türlü ders meclisi vardı.
Birincisi: Kendi evinde hususi talebeleri ile kendi çoluk çocuğuna.
İkincisi: Umum talebe ve halka. Bu dersler Bağdad camiinde olurdu. Zehebî, bu derslerin Ebu Hanife'nin yaptığı gibi ikindi namazından sonra olduğunu söyler.

Ahmed b. Hanbel'in derslerine bu kadar rağbetin 3 hususa bağlandığını görürüz.
1- Onun meclisinde ciddiyet, vakar, tevazu ve ruhî huzur hâkimdi. Şaka ve alay etmeyi sevmezdi. Resul-i Ekrem Efendimizin mübarek sözlerinin tahsil edildiği bir yerde gayr-i ciddi her hareket ona göre akılsızlığın ifadesidir. Kendisinin bu halini bilenler bu duruma son derece riayet ederlerdi. Hatta Ebu Nuaym bize şu olayı nakleder.

"Biz Yezid b. Harun'un meclisindeydik. Yezid şaka yaptığı için Ahmet b. Hanbel kalkıp gitti. Yezid bunun üzerine elini alnına vurdu ve Ahmet’in burada olduğunu bildirseniz ya! Hiç olmasa şaka yapmazdım" dedi.

2- Kendisinden bir şey istendiği zaman ancak hadis rivayet ederdi. Hiçbir zaman hafızasına ve ezberine güvenerek rivayet etmezdi. Hadiste rivayet hususunun ehemmiyetini ve Resul-i Ekrem'e nisbet edilerek rivayet edilen bir haberin üzerinde böylesine titizlikle durulması gerektiğini göstermiştir. Zehebi talebelerinden Mervezi'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Ahmet b. Hanbel'in meclisinde olduğu kadar hiç bir yerde fakirin o derece kıymeti olmamıştır. O, zenginlerden ziyade fakirlerle ilgilenirdi. Dünya ehli ile ilgilenmezdi. Çok teenni sahibi ve mütevazi idi. Vakar ve ciddiyet sahibi olan bu zât bir şey sorulmadıkça konuşmazdı". Oğullarından Abdullah: "Babamın kitapsız olarak ezberinden bir şey rivayet ettiğini görmedim. Belki yüz kadar rivayet etmiş olabilir" şeklinde rivayette bulunmuştur.

3- Ahmet b. Hanbel'in derslerine rağbeti artıran hususlardan birisi de hadislerin yayılmasına müsaade etmesidir. Kendisi hadisleri büyük bir titizlikle yazdığı gibi talebelerini de mecbur ederdi. Fakat verdiği fetvalarının yazılmasını ve nakledilmesini menederdi.
Bu sıralarda Bağdat'ta akaid mevzularında bir hayli münaşakalar yapılıyordu. Hususiyle cebir ve irade mevzuunda genişliyordu münakaşa. Bu münakaşalara şu misâlleri verebiliriz. Kur'ân'da zikredilen Allah'ın kelâm sıfatı var mıdır? Kur'ân kadim mi yoksa mahluk mu? gibi şeylerdir. Fakat imam bu hususları derslerinde hiç mevzu etmez, hatta bunlardan mümkün mertebe talebelerini sakındırırdı.

Halife Me'mun da, muhitinin tesiriyle Kur'ân'ın mahluk olduğu nazariyesini kabul etmişti. Sadece kabul etmekle kalmamış ve Müslüman kelâmcıları ve hadisçilerini de bu fikri kabul etmeye dâvet etmişti. Bazı kimseler reddetmişse de fakat bunlar da yapılan işkence neticesi halifenin istediğini kabul etmişler ve 212 yılında Halife, Kur'ân'ın mahluk olduğu görüşünü hak mezheb olarak ilan etmişti.
Ahmet b. Hanbel dâhil bir kısım ulema ise bu görüşü reddetmişlerdi. Halife Tarsus'ta bulunuyordu. Bunların hemen zincirlere vurularak kendisine gönderilmelerini emretmişti. Emir yerine getirildi. Fakat bu metanetli mahkûmlar henüz yolda iken halife öldü. Halifenin ölmesinin bu mahkûmlara hiç bir faydası olmadı, ölen halife Kur'ân'ın mahlûk oluşu nazariyesini yürütmesi için haleflerine vasiyette bulunmuştu.  

O zaman Kur'ân hakkındaki bu batıl mezhebi baskı altında bir hayli kabul edenler olmuştu. Ama 4 kişi sabır ve metanetle bunu reddettiler. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el-Kavârırı (Ubeydullah b. Ömer) ve Seccâde (el-Hasan b. Hammad)'dır. 

Bunlar yakalandıktan sonra elleri kelepçelendi ve ayaklarına zincir vuruldu. Ertesi gün Seccâde halife vekili İshak'ın emrini kabul etti ve serbest bırakıldı. Bir kaç gün üst üste aynı sorular ve aynı işkencelere el-Kavârırı de tahammül edemeyip istenilen cevabı verdi ve serbest bırakıldı. Geri kalan iki kişi zincirlerle bağlı olarak halifenin huzuruna çıkarılmak üzere yola sevk edildiler. Yolda Muhammed b. Nuh'un şehit olmasıyla bütün işkencelere göğsünü gererek tek başına kalan Ahmet b. Hanbel, fütur getirmeden ilerliyordu.  

Me'mun'un 218 de ölmesi Ahmet b. Hanbel'in işkencesinin artmasına daha etkili oldu. Esasta Halife Me'mun'u bu işkencelere zorlattıran şahıs o zamanın baş kadısı ve 240 da ölen Ahmed b. Ebi Duad'dır. Bu zatın bu husustaki teşviki büyüktür.  

Halifenin ölüm haberi ilan edilince Ahmet b. Hanbel yeniden Bağdat’ta  gönderilerek ikinci bir emre kadar zindana atılmıştı. Sonra Mutasım'ın huzuruna çıkarılarak bir sürü tehditlerle istekleri yerine getirilmeye çalışılıyordu. İnancında sebat ettiğini görünce onu nöbet nöbet kırbaçlamaya başladılar. Bayılıncaya kadar kırbaçlarlardı. Bayılınca öyle kendinden geçerdi ki, kılıçla dürtülünce bile kendine gelemezdi Tam 28 ay zindanda bu işkence devam etti. 

Muhammed Zübeyr Sıddıkı, Hadis Edebiyatı Tarihinde, birbirini takip eden 150 vazifeli tarafından kırbaçla dövüldüğünü bileği kırıldığını, ağır bir şekilde yaralanarak şuurunu kaybettiğini kaydeder. Fakat O, vicdanının temizliğini muhafaza etti. Öldürücü felaketler karşısında kendisine zulmeden düşmanlarına karşı bile benzeri olmayan cömertliği onu bambaşka bir şekilde yüceltmişti. Ona işkencede başrolü oynayan Ahmed b. Ebi Duâd'a karşı bile herhangi bir fikir beyanında bulunmadan kaçınırdı.

Artık ümitleri kesilince onu serbest bıraktılar. Fakat zindanlarda uzun zaman kalışı ve devamlı surette kamçılanması, vücudunda meydana gelen yaralar onu bitab düşürmüş ve yürüyemez hale getirmişti.

Biraz iyileştikten sonra ders ve fetvâlarına yeniden devam etmeye başlayınca halk akın akın derslerine koşmaya başladı.

Mu'tasım'dan sonra halife olan el-Vâsık (Ö.232) zamanında da halife Me'mun'un işkence vasiyetnâmesi yürürlükteydi. Fakat el-Vâsık onun kırbaçla işkence edilmesine karşıydı. Çünkü bu işkence onu daha da yüceltiyor, halifelik nüfuzunun yayılmasına mâni olmakla beraber halkın da idareye karşı olan nefretini arttırıyordu. Halifenin yeni işkence şekli O'nun insanlarla düşüp kalkmasını menetmek olmuştur.  

El-Vâsık, İmam'a şöyle demiştir: "Senin yanına kimse gidip gelmeyecek, benim bulunduğum yerde oturmayacaksın". Fakat bu da uzun sürmemiş el-Mütevekkil'in halife olmasıyla zamanla hadisçilere yakınlık göstermiş, mutezile mezhebi saliklerini saraydan kovmuştur. Böylece İmamın mihnet ve sıkıntısı da kalkmış oldu.

Talebesi İbrahim el-Harbi'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Misli görülmemiş ve kadınların benzerlerini doğurmaktan âciz oldukları 3 kişi gördüm.

Ebu Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm'i gördüm, ruhu olan bir dağa benzetebilirim.

Bişr b. Hâris'i gördüm, tepeden tırnağa kadar akıl ile yoğrulmuş gibidir.

Ahmed b. Hanbel'i gördüm sanki Allah onda evvelin ve ahirinin ilmini cemetmiştir. 

Mihnet günlerinde o halifenin huzuruna çıkarılmış ve tehdit edilerek söyletmek istedikleri şeyi ona söyletmek için huzurda iki kişinin kafasını uçurmuşlardı.  

Bu arada İmamın gözü Şafii hazretlerinin talebelerinden birine ilişti ve ona: "Mest üzerine mesh etmek hakkında bir şey biliyor musunuz?" diyerek o anda bile ilim öğrenmekle meşgul oluyordu.  

En büyük düşmanı olan Ahmed b. Ebi Duâd: "Şu adama bakınız ki, boynu vurulacakken bile fıkıh meselelerini münakaşa ediyor" diyerek metanetin son haddini gösterdiğini itirafa mecbur kalır.

Seleme b. Şebib şöyle dedi: "Biz Mutasım'ın hilafet zamanında Ahmet b. Hanbel yanında oturuyorduk. Birden bire içeriye birisi girdi ve "Ahmet b. Hanbel hanginiz? dedi. Biz sükut ettik. Ahmet b. Hanbel "Buyur Ahmed benim, ne istiyorsun?" dedi.  

Gelen adam "Ben kara ve denizden 400 fersahlık yoldan geldim. Bir cuma gecesi uyuyordum. Bana birisi geldi ve "Ahmet b. Hanbel'i tanıyor musun?" dedi. Hayır dedim. O da Bağdad'a git onu sor ve görüşünce "Hızır'ın sana selâmı var, senin için şunları söyledi: “Mele-i âlânın sakinlerinin ve bütün meleklerin -Allah için nefsine yapılanlara sabrettiğinden dolayı- senden râzı olduğunu kendisine söyle", dedi.  

Ahmet b. Hanbel başka bir şey istiyor musun deyince: "Hayır bunun için geldim" dedi ve çıkıp gitti.

Ahmet b. Hanbel birçok hususlarda nezahet sıfatına sahipti. Selefin üzerinde kaçındığı şeylerden o da kaçınır inanmadığı şeyi asla söylemezdi. Bundan dolayı aralarında ihtilaf görülen sahabe sözlerini karşılaştırmaz ve karşılaştırılmalarına da müsaade etmezdi. Ahmet b. Hanbel'in bu nezaheti onu bazı helâl şeyleri terk etmeye kadar götürmüştür.  

Şüpheli olan şeylerden son derece kaçınırdı.

Bu mevzuda Ebu Hafs Ömer b. Sâlih şöyle demiştir: "Ahmed b. Hanbel'e gittim ve "Kalpler ne ile yumuşar?" dedim. Talebelerine baktı ve başını bir müddet yere eğdi ve "Helâl yemekle yavrucuğum" dedi.  

Bişr b. El-Haris'e uğradım ve "Kalbler ne ile yumuşar?" sorusunu tekrarladım. "Biliniz ki, kalbler, ancak Allah'ın zikri ile huzura kavuşur" dedi.  

Ebu Abdullah’ın yanından geldiğimi söyledim. O sana ne dedi? Diye sordu. Cevabını söyleyince, "o işin esasını söylemiştir" dedi.

Abdulvahhâb bin Ebi'l-Hasen'e gelerek yine aynı soruyu tekrarladım. "Biliniz ki, kalbler, ancak Allah'ın zikri ile huzura kavuşur" mealindeki âyeti okudu. Ebu Abdillah'ın yanından geldiğimi söyledim. Ne dediğini öğrenince: "Ebu Abdillah sana işin cevherini vermiştir" dedi ve asıl olan onun dediği gibidir, asıl olan onun dediği gibidir, diye ilâve etti".


Helâl rızıkla iktifa etmeyi nefsi için en şerefli mertebe sayardı. İnsanın gücünün beden gücü olmayıp nefse hâkim olmakla onu helâl rızıkla beslemek olduğunu bildirirken şöyle derdi: "Yiğitlik nefsinin arzu ettiği şeyi korktuğun için terk etmendir".

Diğer imamlarda görüldüğü gibi A. b. Hanbel'de de ihlâs, Allah'ın ihsan ettiği en önemli vasıflardan biridir.  

"Bilinmemek için Mekke'ye gidip kendini oranın mahallelerinden birine atmak istiyorum". Hatta "Adını, Allah'ın unutturduğu kimselere ne mutlu" sözleriyle ihlâstaki kemalini gösteriyordu.

Heybetinden kimse kolay kolay yanına sokulamazdı. Talebeleri onunla münakaşa etmekten çekinirlerdi. Yine muasırlarından birisi şöyle demiştir. "Sultanlardan falan ve filan'ın yanına da gittim. Fakat Ahmet b. Hanbel'den daha heybetlisini görmedim. Yanına girdim bir şey söyleyecektim. Fakat heybetinden titremeye başladım".

Süleyman b. Ahmed, Ahmet b. Hanbel'in oğlu Abdullah'tan şöyle dediğini bana rivayet etti: "Babam bir gün ve gecede 300 rekât namaz kılardı. Kendisine vurulan kamçılardan sonra hastalanıp kendisine zayıflık geldiği zamanlarda 150 rekât kılıyordu. Artık seksenine yaklaşınca da Kur'ân-ı Kerim'i 7 günde bir kez okurdu.”

Ahmed b. Hanbel, fakir arkadaş ve talebelerinden olduğu gibi zengin veliahtlardan gelen hediyeleri dahi kabul etmez, büyük olsun küçük olsun bütün maddi yardımları reddederdi. Halifeden maaş almayı kabul ettikleri için Salih ve Abdullah ile alakasını kesti. Çok nefret ettiği şeylerden birisi lüks hayattı.

A. b. Hanbel kırk yaşından sonra evlenmiştir. İlk evliliği Abbâse binti Fazl iledir. Oğlu Sâlih bu hanımından olmuştur. Bunun vefatından sonra oğlu Abdullah'ın annesi lle tezevvüc etmişdir. Bir cariyeden Zeyneb, Hasan, Hüseyin, Muhammed ve Said isimlerinde 5 çocuğu daha vardır. Gerek mezhebinin gerekse hadislerinin toplanıp tedvin edilmesinde Salih ve Abdullah'ın çok büyük rolleri vardır.

Hicret-i Nebevi'yenin 241. senesi Rebiyülevvel ayında hastalanarak vefat etmiş ve Cuma günü kaldırılarak Bağdat'ta şehitlik mezarlığına konulmuştur. Vefatı bütün İslâm âleminde çok büyük üzüntüyle karşılanan bu büyük İmamın namazını İbn-i Hacer'in ifadesine göre 800.000 erkek ve 60.000 kadın kılmıştır.

Şeyhu'l-İslâm, er-Râzi Hasan b. İsa'dan şöyle rivayet etmiştir. İsa şöyle dedi:

"Ben amcam Akil'e rast geldim ve ondan şunu işittim. Rüyamda Kazvin'de ölmüş bir genci gördüm. Ona Rabbin sana ne yaptı? Diye sordum, o da: affetti. Ben: Af mı etti? deyince, evet, dedi. Niçin böyle acele ediyorsun? dedim. Şöyle cevap verdi: Bütün sema ehli yedinci kat semadan dünya semasına iniyorlar. Onlar Ahmed İbn-i Hanbel'in cenaze merasimine iştirak edecekler onun için acele ediyorum, dedi. Ahmed b. Hanbel o gece vefat etmişti. Vefat ettiği zaman 77 yaşında bulunuyordu.”(Ali Hayran) 

MUHAMMED B. KA'B EL-KUREZÎ

Muhammed b. Ka'b el-Kurezî ibadet ve taatinde son derece hassas idi. Kur’n'a kendini verişi, onun bir suresi ve bir ayeti üzerinde günlerce durup tefekkür etmesi, ona kulluk hanesinin kapılarını açtı.
Bütün mesaisini ilim tahsiline, Kur’n okumaya ve ibadet ü taatle meşgul olmaya sarfeden İmam'ın mala, mülke ve dünyalığa asla itibarı olmazdı.

Asrımız insanının ciddi bir hastalık olarak müptela olduğu rahat ve endişesiz yaşamayı en büyük günahlardan sayan imam, Allah'ın rahmetinden ümit kesme nasıl büyük günah ise, Allah'ın azabından endişesiz yaşama da aynen öyle büyük günahtır, der.

Babası Ka'b b. Süleym Kûfe'ye yerleşmiş ve burada Hz. Ali (R.A.)'ın hilafetinin sonlarına doğru hicrî 40. yılında Muhammed doğmuştu. Bilahare babası Medine-i Münevvere'ye gelerek orada yerleşmiş ve ikamet etmiştir. Bu arada Muhammed b. Ka'b kendisini nûr ikliminde bulmuş ve bu nurdan insanlarla teşrik-i mesai etmeye ve ilim öğrenmeye başlamıştı.

İnsanların hayrının üç şeyde olduğunu beyan eden imam, şunları söyler: "Allah Taala bir kula hayır murat ederse, onun için üç haslet verir.

Birincisi onu dinde fakih kılar, yani dini ilimleri ona öğretir, o da bunun gereğine göre amel eder.
İkincisi, onun dünyadan elini eteğini çektirir.
Üçüncüsü de kendi ayıbını kendisine gösterir yani kendi kusurunu ve ayıbını düzeltmeye çalışır, başkasının kusur ve ayıbıyla meşgul olmaz"

Kendisinin Medine'de emlaki vardı, hepsini bir defada Allah yolunda sarfetti. Kendisine "Çocukların için de bir şey ayırsaydın" denilince, O, "Ben o malın tamamını Rabbim nezdinde kendim için biriktirdim, ayırdım. Rabbimi de çocuklarıma ayırdım (yani onların rızkını verecek olan O'dur)” buyurdu.

Çok az ve öz konuşur, fakat manalı ve derin konuşurdu. Kendisine “hızlan” dan (Rahmet-i ilahiden mahrumiyet) sual edildi, şu cevabı verdi: "Kişinin, güzel olan şeyi çirkin ve kabih; çirkin olan şeyi de güzel görmesi hızlandır"

Halife Ömer Ibn Abdülaziz, kendisine itibar eder ve meclisinde bulundurur, fikirlerinden istifade ederdi. Ibn-i Ebi Hatim Tefsirinde Muhammed b. Ka'bdan yaptığı rivayette şunu nakleder: "Ömer b. Abdülaziz beni çağırdı ve "bana adaleti tavsif et" dedi. Ben 'Allah hayrını versin! Benden büyük bir şey sordun.' Dedim: 

"İnsanların küçüğüne baban gibi saygılı, büyüğüne oğul gibi şefkatli ve emsaline de kardeş gibi muamele edersin, kadınlara da öyle davranırsın, halka, günahları kadar azap edersin, onların vücutlarının kaviliğini, zayıflığını nazara alırsın, kızdığından dolayı kimseye bir kamçı vurmazsın ve böylece adillerden sayılırsın" dedim.

Allah'a karşı çok saygılı olmayı, O'nu çok zikretmeyi ve tefekkür etmeyi tavsiye eder ve katiyen bunlardan uzak durulmaması gerektiğini ve hiç bir halde kulun Allah'ı anmaktan uzak kalamayacağını beyan eder:  

"Eğer zikri terk etmek mevzuunda Allah Taala bir kuluna ruhsat verseydi, Hz. Zekeriya (A.S)'a ruhsat verirdi. Hâlbuki Cenabı-ı Hak onun için şöyle buyurmuştur: "... Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah O'nu teşbih et!" (Al-i İmran,41),  

Yine eğer zikri terk etmekle birisine ruhsat verseydi, i’lay-ı kelimetullah için geceli gündüzlü cephelerde savaşanlara bu ruhsatı verirdi. Hâlbuki onlar için de "Ey iman edenler, (harbeden) bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın. Taki, umduğunuza kavuşasınız" (Enfal, 45)"

Bu hususları sadece nakletmekle kalmayıp, en ince noktasına kadar kendisi de tatbik ederdi. O kadar çok ibadet eder ve geceli gündüzlü ağlar sızlardı ki,

onun bu halinden annesi endişeye düşer ve şöyle derdi:  

"Ey benim oğlum! Küçüklüğünde ve büyüklüğünde ne kadar temiz hayat yaşadığını bilmeseydim, zannederdim ki, ne kadar büyük günah işlemişsin ki, nefsine gece gündüz bu kadar azap ediyorsun?"  

Muhammed b. Ka'b annesine şu cevabı veriyor: "Ey benim anacığım, ben bazı günahlar üzerindeyken Allah'ın onlara muttali olmasıyla bana gazap etmeyeceğinden ve 'Git seni affetmeyeceğim' demesinden beni emin kılacak bir şey var mı? Bununla beraber Kur’an (bedî manalarıyla) beni bir kısım işlere yönelttiği halde, bütün gece geçiyor da ben ihtiyaçlarımdan fariğ olup onları yapamıyorum”

Asrımız insanının ciddi bir hastalık olarak mübtela olduğu rahat ve endişesiz yaşamayı en büyük günahlardan sayan imam, Allah'ın rahmetinden ümit kesme nasıl büyük günah ise, Allah'ın azabından endişesiz yaşama da aynen öyle büyük günahtır, dedikten sonra bu mevzuda üç ayet-i kerime zikreder. 
Hayatını İslam ve iman'a hizmet istikametinde geçiren ve Allah'ın istediği şekilde hayatını sürdüren mümin'e müjde olarak şunları söyler: "Mümin kulun canı çıkınca ölüm meleği ona gelerek şöyle der: Esselamü aleyke ey Allah'ın veli kulu, Allah sana selam etti ve bu ayeti okumamı vahyetti. "Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldığı kimselere de selam size, yaptıklarınıza karşılık cennete girin derler" (Nahl, 32) 
Ölüm anı hazır olan bir insanın mutlaka cennet ehlinden mi cehennem ehlinden mi olduğunu bilmeden ölmeyeceğini ifade eden ayet. (Vakıa suresi 89).  

 Müminin vefatıyla yerin göğün o mümine ağlayacağını beyan eden Muhammed b. Ka'b,
"Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür (insana ameli gösterilir, insan yaptığını görür) (Zilzal suresi, 7-8), bu ayetle alakalı şu izahı yapar: Kafirlerden kim zerre ağırlığınca hayırdan bir iş işlerse, onun sevabını dünyada kendisi, ailesi ve malında görür. Dünyadan çıktıktan sonra artık kendisi için hayırdan bir şey yoktur. Müminden de kim zerre ağırlığı bir şer işlerse, onun azabını dünyada kendisi, ailesi ve malı görür, artık dünyadan çıktıktan sonra kendisi için bir şer yoktur. 

 Allah'a karşı nazının geçtiği ve duasının makbul olduğu rivayet edilen Muhammed b. Ka'b’ın.(27) “İsbirû ve sabirû ve rabitû…” şu ayet-i kerimeye de doyurucu izah getirdiğini kaydetmeden geçemeyeceğim: Allah'ın emirlerini yaşama, İslamî esaslara harfiyen uyma hususunda sabırlı olunuz. Vaat ettiğiniz zaman vadinizi yerine getirme mevzuunda da sabırlı olunuz. Hassaten ehl-i hizmet için zahirî ve batınî düşmanlarınıza karşı uyanık olunuz, şartların gerektirdiği gibi mücadele ediniz. Benimle aranızda olan şeyden ötürü Allah'tan korkunuz ki, bana kavuşacağınız gün kurtuluşa eresiniz. 

Medine-i münevvere civarında Hz. Ebu Zerr'in medfun bulunduğu Rabeze Camiinde bir ilim meclisine Kur’an-ı Kerim okurken veya hadis rivayet ederken meydana gelen bir yer sarsıntısında, camiin yıkılmasıyla enkaz altında kalarak şehit olmuş, Allah'ın rahmetine kavuşmuştur.

    Anasayfa

 

<% 'say=say+1 Session("say")="2" %>