|
Bu serideki tüm iktibaslar Yeni Ümit dergisinden
özetlenmiş ve dip notları ayıklanmıştır.
Biyografilerin tamamını veya metinlerin dipnotlarını
merak edenler http://www.yeniumit.com.tr ’ye
bakabilir.
AHMED B. HANBEL
MUHAMMED B.
KA'B EL-KUREZÎ

Tabiin Büyükleri…
AHMED B. HANBEL
Ahmed b. Hanbel meşhur olan kavle göre, Hicret-i
Nebeviye'nin 164. senesi Rebiülevvel ayında Bağdat
şehrinde dünyaya gelmiştir.
Dedesi, Emeviler zamanında Serahs valisi idi.
Annesinin babası da şecaati, iyiliği, sehaveti ve
zayıflara el uzatıp garipleri himaye etmesiyle
şöhret kazanmış bir zattı.
Küçük yaşta -hatta kendisi babasını görmediğini ya
da gördü ise de hatırlayamayacak kadar küçük
olduğunu söyler- yetim kalan Ahmed’in terbiye ve
yetişmesi annesinin uhdesine düşmüş amcası da buna
nezaret etmişti. Daha küçük denilecek yaşta annesi
onu ilim tahsil ettirmeye başlatmıştı.
Daha küçük yaşta kendisinde asalet, takva ve ilim
emareleri görülmeye başlanmıştı. Âlimler arasında
takvasıyla tanınacak olan imam, gençler arasında da
takvasıyla ayrılıyordu. Öyle ki, veliler arasında
bile dikkati çekiyor ve herkes ondan bahsediyordu.
Nitekim Heysem b. Cemil şöyle dedi:
"Her zamanda o zamanın halkı üzerine birisi hüccet
olur. Fudayl b. lyaz, zamanının hücceti, eğer bu
genç (yani A. b. Hanbel) yaşarsa o da zamanının
hücceti olur".
Büyük adam olmaya namzet olduğunu her haliyle ispat
eden Ahmed b. Hanbel, biraz büyüyünce ailesinin
teşvik ve yardımıyla ciddi bir tahsile yönelmiş ve
kendisini geleceğin büyük imamı yapacak olan hadis
ilmini seçmiştir. Kendisini memleket memleket
gezdirecek olan hadis ilmi başlıca gayesi idi. İlk
hocası Hanefi fukahası büyüklerinden Ebu Yusuf'tur.
Bundan sonra hadise daha çok meyletmiştir.
Kendisinin bile "İlk önce hadisi Ebu Yusuf’tan
yazdım" demesiyle tahsiline ilk önce fıkıhtan
başlamış ve bilahare hadise ağırlık vermiştir.
Basra ve Hicaz'a beşer defa seyahat etmiştir.
Hicaz'a olan ilk seyahati ise 187 yılında olmuştur.
İmam Şafii İle bu seferinde Mekke'de Mescid-i
Haramda karşılaşarak tanışmıştır. Bundan başka
Hicaz'a 4 seferi daha olmuştur. Kendisi bunu bizzat
belirterek şöyle der: "Beş defa hacca gittim. Bunun
üçünü yaya olarak ifâ ettim.".
Ahmed b. Hanbel hadis tahsili için her türlü zorluğa
katlanıyordu. O, hadisi kitaplarda gördüğüne göre
nakletmiyor, bizzat ravisini görüp kendisinden
dinleyerek rivayet hususundaki titizliğini
gösteriyordu. O, kolaylıkla elde edilen şeylerin
çabuk unutulacağını, fakat güçlükle öğrenilen
şeylerin ise unutulmayacağını belirterek hiç bir
zorluk onu hâdis tahsilinden alıkoymuyordu.
Beytullah’a mücavir olduktan sonra Yemen'in San'a
şehrinde bulunan meşhur muhaddis Abdurrezzak b.
Hemmâm'dan hadis almak istemişti. Hac mevsiminde bu
zatla görüşmüş ve bu niyetini gerçekleştirme zemini
bulabilmişti. Hac mevsiminden sonra Sana'ya gitmek
üzere yola çıkmış fakat yolda nafakasının bitmesiyle
açlıkla karşı karşıya kalmıştı. Arkadaşlarının
kendisine yardım yapma tekliflerini reddederek
Allah'ın kendisine bedenî olarak çalışabilecek
kuvveti ihsan ettiği için San'a'ya giden
nakliyecilere hamallık yapmak suretiyle nafakasını
temin etmeyi tercih etmiştir. San'a'ya varınca
Abdurrezak kendisine bir miktar para uzatarak, Ey
Ebu Abdullah bunu al ve istifade et. Çünkü bizim
burası ticaret ve kazanç yeri değildir, dediğinde,
Ahmed b. Hanbel, "hayır almam, benim durumum iyidir"
diyerek verilen parayı almıyor ve iki sene orada
sıkıntılar içerisinde kalarak daha önce bilmediği
hadisleri Zühri ve İbnü'l-Müseyyeb gibi zatlardan
öğreniyor.
Sırtında kitap çantaları iklim iklim, memleket
memleket dolaşarak hadis öğrenen imamın bu halini,
kendisini tanıyanlardan birisi şöyle sormuştu.
"Ey Ahmed b. Hanbel! Bu ne kadar hadis öğrenme,
ezberleme! Bazen Kûfe'ye, bazen Basra'ya, Ne zamana
kadar bu halin devam edecek?" O ise şu karşılığı
verdi. "Okka ve kalemle mezara kadar...".
Hafızasının kuvvetli ve zekâsının keskin olmasına
rağmen Ahmet b. Hanbel hadisleri yazmayı da ihmal
etmiyordu. Çünkü bulunduğu zaman artık İslâmî
ilimlerde tedvin devri idi. Bu kadar güçlü ve
iktidarlı olduğu halde ezberden hiç bir hadis
rivayet etmezdi. Kendisine bir hadis sorulunca
kalkar yazdığı hadisleri arasından onu bulur ve
öylece cevap verirdi.
Şurası muhakkak ki, ister hadise önce başlasın ister
fıkha, Mekke'de Şafii İle görüştükten sonra
Şafii'nin aklî kudretine ve fıkhî istinbattaki
koymuş olduğu ölçülere hayran kalmış ve fıkha olan
eğilimi daha da belirgin hale gelmiştir.
Ahmed b. Hanbel kırk yaşına kadar hadis rivayet
etmediği gibi fetva da vermemiştir.
Muhammed Ebu Zehra'nın İbnü'l-Cevzi'den nakline göre
203 yılında muasırlarından bazıları Ahmed'e gelerek
hadis dinlemek ve fetva öğrenmek istemişlerse de
İmamın bundan kaçındığını görmüşler, bunun üzerine
Yemen'de Abdurrezzak b. Hemmâm'a gitmişler ve 204'de
Bağdad'a döndüklerinde Ahmed b. Hanbel'i ders verir
bulmuşlardı.
İşte bu sırada İmam, kırk yaşında idi . Derslerini
umumiyetle ikindi namazından sonra verirdi. Yine
İbnü'l-Cevzî'den rivayetle bu dersleri takip eden
talebelerin sayısının beş bine baliğ olması,
derslerine karşı duyulan alâka ve ilmî kudretini
göstermeye kifayet edici bir keyfiyettir.
Nerede bir hadis bilen işitmişse oraya gitmiş ve
hadisi mutlaka öğrenmiştir. Sadece rivayet ilmi ve
hadisin diğer sahalarıyla ilgili malumatları
kendisinde toplamakla kalmayıp sahip olduğu bu derin
hadis ilmi, onu fıkıhta da derinleşmeye sevk
etmiştir. Esasen fıkıh ilminin zevkine, tahsile ilk
başladığı zaman varmıştı. Fakat o devirde kitap ve
sünnet ilmi halledilmeyince gerçek fıkha
ulaşılamayacağını bildiği için bunu sonraya
bırakmıştı. İşte tam bu sıralarda İmam, gerek
ilminin, gerekse yaşının olgunlaştığı çağa -yani 40
yaşına- ulaşmıştı. Onun kırk yaşından evvel fetva
vermemesini ve rivayet yapmamasını Resul-i Ekrem'in
nübüvvetinin kırk yaşında verilmiş olmasından mülhem
olduğu sanılmaktadır.
Ebu Hanife'nin de bu yaşta fetva vermeye başlaması
bu hususu teyit eder gözükmektedir. Fakat kendisi bu
işin sebebini değişik bir tarzda şöyle açıklar:
Hocalarım hayatta oldukları için fetva verip rivayet
yapmıyordum.
Kendisinin iki türlü ders meclisi vardı.
Birincisi: Kendi
evinde hususi talebeleri ile kendi çoluk çocuğuna.
İkincisi: Umum
talebe ve halka. Bu dersler Bağdad camiinde olurdu.
Zehebî, bu derslerin Ebu Hanife'nin yaptığı gibi
ikindi namazından sonra olduğunu söyler.
Ahmed b. Hanbel'in derslerine bu kadar rağbetin 3
hususa bağlandığını görürüz.
1- Onun meclisinde ciddiyet, vakar, tevazu ve ruhî
huzur hâkimdi. Şaka ve alay etmeyi sevmezdi. Resul-i
Ekrem Efendimizin mübarek sözlerinin tahsil edildiği
bir yerde gayr-i ciddi her hareket ona göre
akılsızlığın ifadesidir. Kendisinin bu halini
bilenler bu duruma son derece riayet ederlerdi.
Hatta Ebu Nuaym bize şu olayı nakleder.
"Biz Yezid b. Harun'un meclisindeydik. Yezid şaka
yaptığı için Ahmet b. Hanbel kalkıp gitti. Yezid
bunun üzerine elini alnına vurdu ve Ahmet’in burada
olduğunu bildirseniz ya! Hiç olmasa şaka yapmazdım"
dedi.
2- Kendisinden bir şey istendiği zaman ancak hadis
rivayet ederdi. Hiçbir zaman hafızasına ve ezberine
güvenerek rivayet etmezdi. Hadiste rivayet hususunun
ehemmiyetini ve Resul-i Ekrem'e nisbet edilerek
rivayet edilen bir haberin üzerinde böylesine
titizlikle durulması gerektiğini göstermiştir.
Zehebi talebelerinden Mervezi'nin şöyle dediğini
rivayet eder: "Ahmet b. Hanbel'in meclisinde
olduğu kadar hiç bir yerde fakirin o derece kıymeti
olmamıştır. O, zenginlerden ziyade fakirlerle
ilgilenirdi. Dünya ehli ile ilgilenmezdi. Çok teenni
sahibi ve mütevazi idi. Vakar ve ciddiyet sahibi
olan bu zât bir şey sorulmadıkça konuşmazdı".
Oğullarından Abdullah: "Babamın kitapsız olarak
ezberinden bir şey rivayet ettiğini görmedim. Belki
yüz kadar rivayet etmiş olabilir" şeklinde
rivayette bulunmuştur.
3- Ahmet b. Hanbel'in derslerine rağbeti artıran
hususlardan birisi de hadislerin yayılmasına müsaade
etmesidir. Kendisi hadisleri büyük bir titizlikle
yazdığı gibi talebelerini de mecbur ederdi. Fakat
verdiği fetvalarının yazılmasını ve nakledilmesini
menederdi.
Bu sıralarda Bağdat'ta akaid mevzularında bir hayli
münaşakalar yapılıyordu. Hususiyle cebir ve irade
mevzuunda genişliyordu münakaşa. Bu münakaşalara şu
misâlleri verebiliriz. Kur'ân'da zikredilen Allah'ın
kelâm sıfatı var mıdır? Kur'ân kadim mi yoksa mahluk
mu? gibi şeylerdir. Fakat imam bu hususları
derslerinde hiç mevzu etmez, hatta bunlardan mümkün
mertebe talebelerini sakındırırdı.
Halife Me'mun da, muhitinin tesiriyle Kur'ân'ın
mahluk olduğu nazariyesini kabul etmişti. Sadece
kabul etmekle kalmamış ve Müslüman kelâmcıları ve
hadisçilerini de bu fikri kabul etmeye dâvet
etmişti. Bazı kimseler reddetmişse de fakat bunlar
da yapılan işkence neticesi halifenin istediğini
kabul etmişler ve 212 yılında Halife, Kur'ân'ın
mahluk olduğu görüşünü hak mezheb olarak ilan
etmişti.
Ahmet b. Hanbel dâhil bir kısım ulema ise bu görüşü
reddetmişlerdi. Halife Tarsus'ta bulunuyordu.
Bunların hemen zincirlere vurularak kendisine
gönderilmelerini emretmişti. Emir yerine getirildi.
Fakat bu metanetli mahkûmlar henüz yolda iken halife
öldü. Halifenin ölmesinin bu mahkûmlara hiç bir
faydası olmadı, ölen halife Kur'ân'ın mahlûk oluşu
nazariyesini yürütmesi için haleflerine vasiyette
bulunmuştu.
O zaman Kur'ân hakkındaki bu batıl mezhebi baskı
altında bir hayli kabul edenler olmuştu. Ama 4 kişi
sabır ve metanetle bunu reddettiler. Bunlar Ahmed b.
Hanbel, Muhammed b. Nuh, el-Kavârırı (Ubeydullah b.
Ömer) ve Seccâde (el-Hasan b. Hammad)'dır.
Bunlar yakalandıktan sonra elleri kelepçelendi ve
ayaklarına zincir vuruldu. Ertesi gün Seccâde halife
vekili İshak'ın emrini kabul etti ve serbest
bırakıldı. Bir kaç gün üst üste aynı sorular ve aynı
işkencelere el-Kavârırı de tahammül edemeyip
istenilen cevabı verdi ve serbest bırakıldı. Geri
kalan iki kişi zincirlerle bağlı olarak halifenin
huzuruna çıkarılmak üzere yola sevk edildiler. Yolda
Muhammed b. Nuh'un şehit olmasıyla bütün işkencelere
göğsünü gererek tek başına kalan Ahmet b. Hanbel,
fütur getirmeden ilerliyordu.
Me'mun'un 218 de ölmesi Ahmet b. Hanbel'in
işkencesinin artmasına daha etkili oldu. Esasta
Halife Me'mun'u bu işkencelere zorlattıran şahıs o
zamanın baş kadısı ve 240 da ölen Ahmed b. Ebi
Duad'dır. Bu zatın bu husustaki teşviki büyüktür.
Halifenin ölüm haberi ilan edilince Ahmet b. Hanbel
yeniden Bağdat’ta gönderilerek ikinci bir emre
kadar zindana atılmıştı. Sonra Mutasım'ın huzuruna
çıkarılarak bir sürü tehditlerle istekleri yerine
getirilmeye çalışılıyordu. İnancında sebat ettiğini
görünce onu nöbet nöbet kırbaçlamaya başladılar.
Bayılıncaya kadar kırbaçlarlardı. Bayılınca öyle
kendinden geçerdi ki, kılıçla dürtülünce bile
kendine gelemezdi Tam 28 ay zindanda bu işkence
devam etti.
Muhammed Zübeyr Sıddıkı, Hadis Edebiyatı Tarihinde,
birbirini takip eden 150 vazifeli tarafından
kırbaçla dövüldüğünü bileği kırıldığını, ağır bir
şekilde yaralanarak şuurunu kaybettiğini kaydeder.
Fakat O, vicdanının temizliğini muhafaza etti.
Öldürücü felaketler karşısında kendisine zulmeden
düşmanlarına karşı bile benzeri olmayan cömertliği
onu bambaşka bir şekilde yüceltmişti. Ona işkencede
başrolü oynayan Ahmed b. Ebi Duâd'a karşı bile
herhangi bir fikir beyanında bulunmadan kaçınırdı.
Artık ümitleri kesilince onu serbest bıraktılar.
Fakat zindanlarda uzun zaman kalışı ve devamlı
surette kamçılanması, vücudunda meydana gelen
yaralar onu bitab düşürmüş ve yürüyemez hale
getirmişti.
Biraz iyileştikten sonra ders ve fetvâlarına yeniden
devam etmeye başlayınca halk akın akın derslerine
koşmaya başladı.
Mu'tasım'dan sonra halife olan el-Vâsık (Ö.232)
zamanında da halife Me'mun'un işkence vasiyetnâmesi
yürürlükteydi. Fakat el-Vâsık onun kırbaçla işkence
edilmesine karşıydı. Çünkü bu işkence onu daha da
yüceltiyor, halifelik nüfuzunun yayılmasına mâni
olmakla beraber halkın da idareye karşı olan
nefretini arttırıyordu. Halifenin yeni işkence şekli
O'nun insanlarla düşüp kalkmasını menetmek olmuştur.
El-Vâsık, İmam'a şöyle demiştir: "Senin yanına
kimse gidip gelmeyecek, benim bulunduğum yerde
oturmayacaksın". Fakat bu da uzun sürmemiş
el-Mütevekkil'in halife olmasıyla zamanla
hadisçilere yakınlık göstermiş, mutezile mezhebi
saliklerini saraydan kovmuştur. Böylece İmamın
mihnet ve sıkıntısı da kalkmış oldu.
Talebesi İbrahim el-Harbi'nin şöyle dediği rivayet
edilir: "Misli görülmemiş ve kadınların benzerlerini
doğurmaktan âciz oldukları 3 kişi gördüm.
Ebu Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm'i
gördüm, ruhu olan bir dağa benzetebilirim.
Bişr b. Hâris'i
gördüm, tepeden tırnağa kadar akıl ile yoğrulmuş
gibidir.
Ahmed b. Hanbel'i
gördüm sanki Allah onda evvelin ve ahirinin ilmini
cemetmiştir.
Mihnet günlerinde o halifenin huzuruna çıkarılmış ve
tehdit edilerek söyletmek istedikleri şeyi ona
söyletmek için huzurda iki kişinin kafasını
uçurmuşlardı.
Bu arada İmamın gözü Şafii hazretlerinin
talebelerinden birine ilişti ve ona: "Mest
üzerine mesh etmek hakkında bir şey biliyor
musunuz?" diyerek o anda bile ilim öğrenmekle
meşgul oluyordu.
En büyük düşmanı olan Ahmed b. Ebi Duâd: "Şu
adama bakınız ki, boynu vurulacakken bile fıkıh
meselelerini münakaşa ediyor" diyerek metanetin
son haddini gösterdiğini itirafa mecbur kalır.
Seleme b. Şebib şöyle dedi: "Biz Mutasım'ın hilafet
zamanında Ahmet b. Hanbel yanında oturuyorduk.
Birden bire içeriye birisi girdi ve "Ahmet b. Hanbel
hanginiz? dedi. Biz sükut ettik. Ahmet b. Hanbel
"Buyur Ahmed benim, ne istiyorsun?" dedi.
Gelen adam "Ben kara ve denizden 400 fersahlık
yoldan geldim. Bir cuma gecesi uyuyordum. Bana
birisi geldi ve "Ahmet b. Hanbel'i tanıyor musun?"
dedi. Hayır dedim. O da Bağdad'a git onu sor ve
görüşünce "Hızır'ın sana selâmı var, senin için
şunları söyledi: “Mele-i âlânın sakinlerinin ve
bütün meleklerin -Allah için nefsine yapılanlara
sabrettiğinden dolayı- senden râzı olduğunu
kendisine söyle", dedi.
Ahmet b. Hanbel başka bir şey istiyor musun deyince:
"Hayır bunun için geldim" dedi ve çıkıp gitti.
Ahmet b. Hanbel birçok hususlarda nezahet sıfatına
sahipti. Selefin üzerinde kaçındığı şeylerden o da
kaçınır inanmadığı şeyi asla söylemezdi. Bundan
dolayı aralarında ihtilaf görülen sahabe sözlerini
karşılaştırmaz ve karşılaştırılmalarına da müsaade
etmezdi. Ahmet b. Hanbel'in bu nezaheti onu bazı
helâl şeyleri terk etmeye kadar götürmüştür.
Şüpheli olan şeylerden son derece kaçınırdı.
Bu mevzuda Ebu Hafs Ömer b. Sâlih şöyle demiştir: "Ahmed
b. Hanbel'e gittim ve "Kalpler ne ile yumuşar?"
dedim. Talebelerine baktı ve başını bir müddet yere
eğdi ve "Helâl yemekle yavrucuğum" dedi.
Bişr b. El-Haris'e uğradım ve "Kalbler ne ile
yumuşar?" sorusunu tekrarladım. "Biliniz ki,
kalbler, ancak Allah'ın zikri ile huzura kavuşur"
dedi.
Ebu Abdullah’ın yanından geldiğimi söyledim. O sana
ne dedi? Diye sordu. Cevabını söyleyince, "o işin
esasını söylemiştir" dedi.
Abdulvahhâb bin Ebi'l-Hasen'e gelerek yine aynı
soruyu tekrarladım. "Biliniz ki, kalbler, ancak
Allah'ın zikri ile huzura kavuşur" mealindeki
âyeti okudu. Ebu Abdillah'ın yanından geldiğimi
söyledim. Ne dediğini öğrenince: "Ebu Abdillah
sana işin cevherini vermiştir" dedi ve asıl olan
onun dediği gibidir, asıl olan onun dediği gibidir,
diye ilâve etti".
Helâl rızıkla iktifa etmeyi nefsi için en şerefli
mertebe sayardı. İnsanın gücünün beden gücü olmayıp
nefse hâkim olmakla onu helâl rızıkla beslemek
olduğunu bildirirken şöyle derdi: "Yiğitlik
nefsinin arzu ettiği şeyi korktuğun için terk
etmendir".
Diğer imamlarda görüldüğü gibi A. b. Hanbel'de de
ihlâs, Allah'ın ihsan ettiği en önemli vasıflardan
biridir.
"Bilinmemek için Mekke'ye gidip kendini oranın
mahallelerinden birine atmak istiyorum".
Hatta "Adını, Allah'ın unutturduğu kimselere ne
mutlu" sözleriyle ihlâstaki kemalini
gösteriyordu.
Heybetinden kimse kolay kolay yanına sokulamazdı.
Talebeleri onunla münakaşa etmekten çekinirlerdi.
Yine muasırlarından birisi şöyle demiştir.
"Sultanlardan falan ve filan'ın yanına da gittim.
Fakat Ahmet b. Hanbel'den daha heybetlisini
görmedim. Yanına girdim bir şey söyleyecektim. Fakat
heybetinden titremeye başladım".
Süleyman b. Ahmed, Ahmet b. Hanbel'in oğlu
Abdullah'tan şöyle dediğini bana rivayet etti:
"Babam bir gün ve gecede 300 rekât namaz kılardı.
Kendisine vurulan kamçılardan sonra hastalanıp
kendisine zayıflık geldiği zamanlarda 150 rekât
kılıyordu. Artık seksenine yaklaşınca da Kur'ân-ı
Kerim'i 7 günde bir kez okurdu.”
Ahmed b. Hanbel, fakir arkadaş ve talebelerinden
olduğu gibi zengin veliahtlardan gelen hediyeleri
dahi kabul etmez, büyük olsun küçük olsun bütün
maddi yardımları reddederdi. Halifeden maaş almayı
kabul ettikleri için Salih ve Abdullah ile alakasını
kesti. Çok nefret ettiği şeylerden birisi lüks
hayattı.
A. b. Hanbel kırk yaşından sonra evlenmiştir. İlk
evliliği Abbâse binti Fazl iledir. Oğlu Sâlih bu
hanımından olmuştur. Bunun vefatından sonra oğlu
Abdullah'ın annesi lle tezevvüc etmişdir. Bir
cariyeden Zeyneb, Hasan, Hüseyin, Muhammed ve Said
isimlerinde 5 çocuğu daha vardır. Gerek mezhebinin
gerekse hadislerinin toplanıp tedvin edilmesinde
Salih ve Abdullah'ın çok büyük rolleri vardır.
Hicret-i Nebevi'yenin 241. senesi Rebiyülevvel
ayında hastalanarak vefat etmiş ve Cuma günü
kaldırılarak Bağdat'ta şehitlik mezarlığına
konulmuştur. Vefatı bütün İslâm âleminde çok büyük
üzüntüyle karşılanan bu büyük İmamın namazını İbn-i
Hacer'in ifadesine göre 800.000 erkek ve 60.000
kadın kılmıştır.
Şeyhu'l-İslâm, er-Râzi Hasan b. İsa'dan şöyle
rivayet etmiştir. İsa şöyle dedi:
"Ben amcam Akil'e rast geldim ve ondan şunu işittim.
Rüyamda Kazvin'de ölmüş bir genci gördüm. Ona Rabbin
sana ne yaptı? Diye sordum, o da: affetti. Ben: Af
mı etti? deyince, evet, dedi. Niçin böyle acele
ediyorsun? dedim. Şöyle cevap verdi: Bütün sema ehli
yedinci kat semadan dünya semasına iniyorlar. Onlar
Ahmed İbn-i Hanbel'in cenaze merasimine iştirak
edecekler onun için acele ediyorum, dedi. Ahmed b.
Hanbel o gece vefat etmişti. Vefat ettiği zaman 77
yaşında bulunuyordu.”(Ali
Hayran)
MUHAMMED B. KA'B
EL-KUREZÎ
Muhammed b. Ka'b el-Kurezî ibadet ve taatinde son
derece hassas idi. Kur’n'a kendini verişi, onun bir
suresi ve bir ayeti üzerinde günlerce durup tefekkür
etmesi, ona kulluk hanesinin kapılarını açtı.
Bütün mesaisini ilim tahsiline, Kur’n okumaya ve
ibadet ü taatle meşgul olmaya sarfeden İmam'ın mala,
mülke ve dünyalığa asla itibarı olmazdı.
Asrımız insanının ciddi bir hastalık olarak müptela
olduğu rahat ve endişesiz yaşamayı en büyük
günahlardan sayan imam, Allah'ın rahmetinden ümit
kesme nasıl büyük günah ise, Allah'ın azabından
endişesiz yaşama da aynen öyle büyük günahtır, der.
Babası Ka'b b. Süleym Kûfe'ye yerleşmiş ve burada
Hz. Ali (R.A.)'ın hilafetinin sonlarına doğru hicrî
40. yılında Muhammed doğmuştu. Bilahare babası
Medine-i Münevvere'ye gelerek orada yerleşmiş ve
ikamet etmiştir. Bu arada Muhammed b. Ka'b kendisini
nûr ikliminde bulmuş ve bu nurdan insanlarla
teşrik-i mesai etmeye ve ilim öğrenmeye başlamıştı.
İnsanların hayrının üç şeyde olduğunu beyan eden
imam, şunları söyler: "Allah Taala bir kula hayır
murat ederse, onun için üç haslet verir.
Birincisi
onu dinde fakih kılar, yani dini ilimleri ona
öğretir, o da bunun gereğine göre amel eder.
İkincisi, onun
dünyadan elini eteğini çektirir.
Üçüncüsü de kendi
ayıbını kendisine gösterir yani kendi kusurunu ve
ayıbını düzeltmeye çalışır, başkasının kusur ve
ayıbıyla meşgul olmaz"
Kendisinin Medine'de emlaki vardı, hepsini bir
defada Allah yolunda sarfetti. Kendisine
"Çocukların için de bir şey ayırsaydın"
denilince, O, "Ben o malın tamamını Rabbim
nezdinde kendim için biriktirdim, ayırdım. Rabbimi
de çocuklarıma ayırdım (yani onların rızkını verecek
olan O'dur)” buyurdu.
Çok az ve öz konuşur, fakat manalı ve derin
konuşurdu. Kendisine “hızlan” dan (Rahmet-i ilahiden
mahrumiyet) sual edildi, şu cevabı verdi:
"Kişinin, güzel olan şeyi çirkin ve kabih; çirkin
olan şeyi de güzel görmesi hızlandır".
Halife Ömer Ibn Abdülaziz, kendisine itibar eder ve
meclisinde bulundurur, fikirlerinden istifade
ederdi. Ibn-i Ebi Hatim Tefsirinde Muhammed b.
Ka'bdan yaptığı rivayette şunu nakleder: "Ömer b.
Abdülaziz beni çağırdı ve "bana adaleti tavsif et"
dedi. Ben 'Allah hayrını versin! Benden büyük bir
şey sordun.' Dedim:
"İnsanların küçüğüne baban gibi saygılı, büyüğüne
oğul gibi şefkatli ve emsaline de kardeş gibi
muamele edersin, kadınlara da öyle davranırsın,
halka, günahları kadar azap edersin, onların
vücutlarının kaviliğini, zayıflığını nazara alırsın,
kızdığından dolayı kimseye bir kamçı vurmazsın ve
böylece adillerden sayılırsın"
dedim.
Allah'a karşı çok saygılı olmayı, O'nu çok
zikretmeyi ve tefekkür etmeyi tavsiye eder ve
katiyen bunlardan uzak durulmaması gerektiğini ve
hiç bir halde kulun Allah'ı anmaktan uzak
kalamayacağını beyan eder:
"Eğer zikri terk etmek mevzuunda Allah Taala bir
kuluna ruhsat verseydi, Hz. Zekeriya (A.S)'a ruhsat
verirdi. Hâlbuki Cenabı-ı Hak onun için şöyle
buyurmuştur: "... Bununla beraber Rabbini çok an
ve akşam sabah O'nu teşbih et!" (Al-i İmran,41),
Yine eğer zikri terk etmekle birisine ruhsat
verseydi, i’lay-ı kelimetullah için geceli gündüzlü
cephelerde savaşanlara bu ruhsatı verirdi. Hâlbuki
onlar için de "Ey iman edenler, (harbeden) bir
toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve
Allah'ı çok anın. Taki, umduğunuza kavuşasınız"
(Enfal, 45)"
Bu hususları sadece nakletmekle kalmayıp, en ince
noktasına kadar kendisi de tatbik ederdi. O kadar
çok ibadet eder ve geceli gündüzlü ağlar sızlardı
ki,
onun bu halinden annesi endişeye düşer ve şöyle
derdi:
"Ey benim oğlum! Küçüklüğünde ve büyüklüğünde ne
kadar temiz hayat yaşadığını bilmeseydim,
zannederdim ki, ne kadar büyük günah işlemişsin ki,
nefsine gece gündüz bu kadar azap ediyorsun?"
Muhammed b. Ka'b annesine şu cevabı veriyor: "Ey
benim anacığım, ben bazı günahlar üzerindeyken
Allah'ın onlara muttali olmasıyla bana gazap
etmeyeceğinden ve 'Git seni affetmeyeceğim'
demesinden beni emin kılacak bir şey var mı? Bununla
beraber Kur’an (bedî manalarıyla) beni bir kısım
işlere yönelttiği halde, bütün gece geçiyor da ben
ihtiyaçlarımdan fariğ olup onları yapamıyorum”
Asrımız insanının ciddi bir hastalık olarak mübtela
olduğu rahat ve endişesiz yaşamayı en büyük
günahlardan sayan imam, Allah'ın rahmetinden ümit
kesme nasıl büyük günah ise, Allah'ın azabından
endişesiz yaşama da aynen öyle büyük günahtır,
dedikten sonra bu mevzuda üç ayet-i kerime
zikreder.
Hayatını İslam ve iman'a hizmet istikametinde
geçiren ve Allah'ın istediği şekilde hayatını
sürdüren mümin'e müjde olarak şunları söyler: "Mümin
kulun canı çıkınca ölüm meleği ona gelerek şöyle
der: Esselamü aleyke ey Allah'ın veli kulu, Allah
sana selam etti ve bu ayeti okumamı vahyetti.
"Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldığı
kimselere de selam size, yaptıklarınıza karşılık
cennete girin derler" (Nahl, 32)
Ölüm anı hazır olan bir insanın mutlaka cennet
ehlinden mi cehennem ehlinden mi olduğunu bilmeden
ölmeyeceğini ifade eden ayet. (Vakıa suresi 89).
Müminin vefatıyla yerin göğün o mümine ağlayacağını
beyan eden Muhammed b. Ka'b,
"Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu
görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu
görür (insana ameli gösterilir, insan yaptığını
görür) (Zilzal suresi, 7-8), bu ayetle alakalı şu
izahı yapar: Kafirlerden kim zerre ağırlığınca
hayırdan bir iş işlerse, onun sevabını dünyada
kendisi, ailesi ve malında görür. Dünyadan çıktıktan
sonra artık kendisi için hayırdan bir şey yoktur.
Müminden de kim zerre ağırlığı bir şer işlerse, onun
azabını dünyada kendisi, ailesi ve malı görür, artık
dünyadan çıktıktan sonra kendisi için bir şer
yoktur.
Allah'a karşı nazının geçtiği ve duasının makbul
olduğu rivayet edilen Muhammed b. Ka'b’ın.(27)
“İsbirû ve sabirû ve rabitû…” şu ayet-i kerimeye de
doyurucu izah getirdiğini kaydetmeden geçemeyeceğim:
Allah'ın emirlerini yaşama, İslamî esaslara harfiyen
uyma hususunda sabırlı olunuz. Vaat ettiğiniz zaman
vadinizi yerine getirme mevzuunda da sabırlı olunuz.
Hassaten ehl-i hizmet için zahirî ve batınî
düşmanlarınıza karşı uyanık olunuz, şartların
gerektirdiği gibi mücadele ediniz. Benimle aranızda
olan şeyden ötürü Allah'tan korkunuz ki, bana
kavuşacağınız gün kurtuluşa eresiniz.
Medine-i münevvere civarında Hz. Ebu Zerr'in medfun
bulunduğu Rabeze Camiinde bir ilim meclisine Kur’an-ı
Kerim okurken veya hadis rivayet ederken meydana
gelen bir yer sarsıntısında, camiin yıkılmasıyla
enkaz altında kalarak şehit olmuş, Allah'ın
rahmetine kavuşmuştur. |