<% dim say if Session("say") ="" then %> <% else end if %>

Bu serideki tüm iktibaslar Yeni Ümit dergisinden özetlenmiş ve dip notları ayıklanmıştır. Biyografilerin tamamını veya metinlerin dipnotlarını merak edenler http://www.yeniumit.com.tr ’ye bakabilir.

Esved b. Yezid b. Kays En-Nehaî

Üveys El Karnî

Rabiatü'l-Adeviyye

 

 

Tabiin Büyükleri…
Esved b. Yezid b. Kays En-Nehaî

Tabiin asrının hayırlı insanlarından biri, Kur'ân'ın bahtiyarlar zümresinden saydığı, şerefli büyük tabiîn imamı, eşsiz insan ESVED b. YEZİD b. KAYS EN-NEHAÎ'dir. Aczimizi ve fakrımızı hesaba katmadan, O'nu anlamaktan fersah fersah uzak olmama rağmen, maneviyatından istimdad ederek âlâ kaderi'l-imkân okuyucularımıza, toplumumuzda çok az bilinen ve duyulan bu zâtı takdime çalışacağım.
Yüce Mevlâm'm tevfîkini niyaz ederini.

Ashabdan birçok zatla görüşüp onların rahle-i tedrisine oturmuş olması Esved'in ”tabiin" sayılmasına, Efendimiz zammını idrak ettiği halde O'nu (A.S.) göremeyişiyle de "Muhadramun"dan sayılmasına sebeb olmuştur. Hafız Hakim Nisaburî, Esved'i tâbiûn arasında ikinci tabakanın birincisi olarak zikretmektedir. Görüştüğü sahabiler arasında şu zatları zikredebiliriz Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah b. Mesud, Muaz b. Cebel, Hz. Aişe, Ebu Musa'l-Eş'a-rî, Hz. Selman, Hz. Huzeyfe, Hz- Bilâl ve Abdullah b. Ömer Radiyallahu anhum ecmaîn

Esved b. Yezid anılınca akla, namaz, oruç, hac, çokça Kur'ân-ı Kerim okuma, zühd ü takva ve Allah karşısında havf ü haşyet gelir. Esved bütün zamanını oruçla geçirir, az uyur, onun uykusu aksam namazı ile yatsı arasındaki kısacık bir zamandır. Bütün geceyi ömrü boyu namaz, zikir ve ilim tahsiliyle geçirir. Zühd ü takvada derinleşmesi devrinin büyük imamlarını hayrete sevketmiştir.

Yezid b. Ata, Alkame b. Mersed'den şöyle demiştir: "Zühd ü takva tabiînden 8 kişide nihayet bulmuştur. Onlardan birisi de Esved b. Yezid'dir. Esved ibâdet taat hususunda çok gayret gösterir, rengi sararıp soluncaya kadar çok oruç tutardı.

Alkame b. Kays kendisine "bu vücuduna niçin bu kadar eza ve cefâ ediyorsun" dediğinde O, "ben bedenimin rahat etmesini istediğim için bunu yapıyorum" seklinde cevap veriyor.

Bir başka defa Alkame yine kendisine "niçin kendine bu kadar eza ediyorsun" demesine karşılık "iş çok ciddî,iş çok ciddî!" seklinde karşılık vererek gerek Alkame, gerekse başkalarına. yaptığı tesellilere kulak vermeyip Ahiret’te hesabın çetin olduğunu, kurtuluşunun çok zor olduğunu söyleyerek "ben iki emniyeti ve iki korkuyu bir arada toplamam" hadisi kudsisini adeta kendisine rehber yaparak "ben ahirette bedenimin rahatını istediğim için onu burada rahat ettirmek istemiyorum. Çünkü burada rahat ve emniyet içerisinde olursa orada rahat olmaz" şeklinde cevaplar veriyor.

Hz. İmam'ın namaza karşı gösterdiği hassasiyet tarif edilemeyecek kadar büyüktür.
Haris en-Nehaî anlatıyor: Esved'le beraber Mekke'ye yolculuk yaptık.

Namaz vakti olunca ne halde olursa olsun, isterse sarp ve haşin bir yerde, isterse devesinin ayağının birisi yüksekte birisi alçakta olsun, hiç beklemeden hemen devesini çöktürür ve namazını kılardı. Bir günde 700 (yediyüz) rekat namaz kıldığını düşünecek olursak namazı hakkında bir kanaate varmış oluruz.

Esved'in cemaatle namaz kılmaya olan düşkünlüğünü de zikretmeden geçemeyeceğim.

Esved b. Yezid'in cemaati kaçırdığı zaman başka mescide giderek cemaat arayıp, cemaatle namaz kılmanın sevabını ihraz etmeye çalıştığını imam Buhari eserinde zikreder.

Esved b. Yezid'in gece namazıyla alâkalı şu vak'a daha çok ehemmiyetlidir.

Esved'in evinin yakınında bulunan komşu çocuğu ne zaman gece dışarı çıksa, Esved b. Yezid'in taraçasında direk olarak zannettiği bir şeyin bulunduğunu görür. Bir gün artık o direği göremeyince annesine Esved B. Yezid’in taraçasındaki o direk ne oldu diye sorar.

Annesi oğlum o direk değildi. O, Esved b. Yezid idi ve geceleri daima kıyamda durur ve namaz kılardı. Fakat dün o zat vefat etti. Onun için sen onu orada göremedin" cevabını verir.

Esved'in orucu mevzuunda bir kanaate varabilmek için bir iki rivayeti kaydedelim. İmam, bayılıp düşünceye kadar oruç tutardı. Bütün zamanı oruçlu geçerdin. Mansur'un arkadaşlarından yaptığı rivayette şöyle söylemiştir:

Kırmızı derili develerin bile sıcaktan tahammülsüz kaldıkları şiddetli sıcak günlerde Esved daima oruçlu olurdu.Bu şiddetli günlerdeki orucunun belirtisi olarak sıcaktan dili ağzında dönmez hale gelirdi. Bayılıp düşünceye kadar oruç tuttuğunu görenlerden Enes b. Malik ile Hasan Basri yanına girerek "Allah Teâla bu kadar güçlüğü emretmemiştir. Senin bu yaptığın nedir böyle!"deyince, O şu karşılığı verir:

"Ben bir köleyim bütün imkânlarımla hizmet etmek mecburiyetindeyim" demiştir.

Hac mevzuunda gevşek davrananlara karşı Esved'in kat'iyyen müsamahası yoktu. Oğlu İbrahim en-Nehaî'nin naklettiği haberde şöyle demiştir:

Esved b. Yezid, zengin olup da hac yapmadan ölen kimsenin cenaze namazını kılmazdı. Çünkü kendisi yol zahmetine, sıkıntı ve meşakkate katlanarak her sene hac veya umre yapardı. Hatta Ahmed b. Hanbel'in yaptığı rivayette 80 defa hac yaptığı bildirilmiştir.

Bütün ibâdetleri yapma hususunda zirvede olan İmam Esved, Kur'ân-ı Kerim okuma hususunda da akıllara durgunluk verecek derecede idi. Kur'ân-ı Kerim'i çok okur, manasında çok derinleşir, havf u aşyetten çok ağlardı.
Muhamet b. İbrahim'den yapılan rivâyette, Ramazan ayında iki gecede bir, diğer günlerde de altı gecede bir Kur’an-ı Kerim'i hatmederdi.

Hz. Aişe-i Sıddıka vâlidemiz Esved için "Irak’da benim nezdimde Esved'den daha kerem sahibi kimse yoktur" buyurmuştur ki, Vak'ayı Abdurrahman b. Yezid rivayet etmiştir

Böylece bütün ilmi ve fazileti, zühd ü takvayı kendisinde toplamış olan Esved b. Yezid en-Nehaî, bu erişilmez ilim ve fıkıh mirasını oğlu İbrahim vasıtası ile Hammad'a, Hammad da bu kutsî emâneti kıyamete kadar ümmetin kısmı azamına imam olacak olan İmam Âzam'a intikal ettirmiştir.

Bu büyük İmam'ın vefatında da çok büyük ibret ve nasihatler vardır. Hayatı boyunca günaha kapı aralamamış olan ve Kur'ân-ı Kerim'in medhüsena ettiği sahabe-i kiram arasında neş'et edip onlardan ilim, ahlâk, fazîlet alan, Hz. Ömer ve Abdullah b. Ömer’le beraber hac yapıp Arafat'ta bulunan ve omuz omuza Mina'ya kadar onlarla yürüyen koca İmam, vefat ederken ağlayıp sızlamaya başlıyor. Kendisine bu ağlamasının gereksiz olduğunu söyleyenlere karşı O, "Ağlamaya benden daha lâyık kim var? Ben ağlayıp sızlamayayım da kim ağlasın sızlasın! Allah'a yemin ederim ki, O, beni mağfiret etse de, istediğim şeylerden dolayı Allah'a karşı duyduğum utanç benim için çok büyüktür"

Ölüme karşı dâima hazır bulunur, onu adeta bir aşığın maşukuna kavuşacağı ânı bekler gibi beklerdi. Nitekim o, gece namaz kılarken hafif hafif sağa sola döner, bu hareketin sebebi sorulunca “Azrail’in hangi yönden geldiğine bakıyorum derdi .

BEŞER TARİHİNDE, inanan insanların takibe uğramadıkları, hapse atılıp işkence edilmedikleri devri göstermek mümkün değildir. İmanın gereğini yerine getirmenin adeta vazgeçilmez bir parçası olan bu takip ve işkence meselesi elbette Esved b. Yezid zamanında da olacak ve bu büyük imam buna maruz kalacaktı. Ne var ki, bu dünyevî sıkıntıya ve imtihana Esved b. Yezid değil de ismi "Esved" olan birisi isim benzerliğinden dolayı maruz kalmıştır.

Esved isimli birisi Esved b. Yezid zannedilerek hapse atılır, işkence, eza ve cefaya maruz bırakılır. Çok sıkıntı ve zahmet çektikten sonra, Esved b. Yezid olmadığı anlaşılınca serbest bırakılır. Esved isimli bu zata niçin Esved b. Yezid olmadığını söylemedin, denilince O, akıllara durgunluk veren ve sır saklamanın ehemmiyetini ifade eden şu sözleri söyler:

"Bir mü'mini ele vermek ve ona işkence ettirmektense kendimin buna maruz kalması daha iyidir. "Yani inanan insan, hayatı pahasına da olsa mü'minlere zarar vermemek için sır saklamasını bilmeli ve ufak tefek işkencelerle, hapislerle ve tazyiklerle mü'minleri katiyyen zalimlere ihbar etmemelidir.

Esved b. Yezid en-Nehaî, Kûfe'de hicretin 75. yılında vefat etmiştir.


Üveys El Karnî

Asıl ismi Üveys'tir. Meşhur olan kavle göre babasının adı Âmir'dir. Amr olduğunu söyleyenler de vardır. Ebu Amr künyesi ile bilinmektedir. Aslen Yemenli olan Hz. Üveys, Murad kabilesinin bir kolu olan Karen'e mensuptur. Hangi tarihte doğduğuna dair bir kayda rastlanılamamıştır. Muhadramun'dan oluşu yaklaşık olarak yaşı hakkında bir kanaat vermektedir.

“Muhadrem” tabiri, hadisçilerin ıstılahına göre hem câhiliye zamanını, hem de Peygamberimizin peygamberlik zamanını idrâk edip de Efendimizi (a.s.) görme şerefine nail olmaksızın, müslüman olanlara verilen isimdir. Üveys el-Karnî hazretleri de bunlar arasında sayılmaktadır.

Sahabe-i kiramdan birçok zatla görüşen Üveys, hem tâbiunun büyüklerinden hem de müslümanların hayırlılarından sayılmıştır.

Nitekim Ömer b. Hattab (r.a.) Peygamberimizi (S.AV.).Tâbiûnun hayırlılarından bir insan vardır ki, ismi Uveys'tir" derken işittim, buyurmuştur.

Hilyetü'l-Evliya sahibi, Hz. Ömer ile Hz. Ali'nin (r.a.) Üveys'le görüştüklerine dair uzunca bir nakil yapmıştır. Buna göre Üveys hac vazifesini ifa etmek üzere Mekke'ye gelmişti. Hz.Omerin (r.a.) de Üveys’le görüşme arzusu vardı. Çünkü Peygamberimiz Üveys'ten haber vermişti. Bunun üzerine Hz. Ömer Ebu Kubeys tepesine çıkıp yüksek sesle Yemen hacılarına hitap ederek, aralarında Üveys' isimli birinin olup olmadığını sordu. Yemenlilerden yaşlı ve uzun sakallı birisi kalkarak:

- Ya Ömer, senin bahsettiğin bir Üveys bilmiyorum, ancak kimse ile konuşmayan, pazarlarımıza, şehirlerimize girmeyen amcamın oğlu bir Üveys var aramızda; O bizim develerimizi güder biz de O'na akşamları yiyecek veririz.

Hz.Ömer "Onun yerini bana gösteriniz" diyerek Hz. Ali'yi yanına alır doğruca Üveys'in bulunduğu yere gider ve Üveys'i bir ağacın altında namaz kılarken görürler; Hz. Ömer’le Hz. Ali (r.a.) namazını bitirdikten sonra selâm verirler, selâmlarını alan Üveys'e:

- Sen kimsin? diye sorarlar.

Üveys:

- Ücretle çalışan bir deve çobanıyım, diye cevap verir, ismini sorduklarında, isminin "Abdullah" olduğunu söyler. Fakat Hz. Ömer (r.a.):

- Hepimiz Abdullah'ız. Ancak annen sana ne isim takti, deyince "Üveys" cevabını aldı. Sonra kendisiyle sohbet edip, kendilerine dua ve istiğfar etmesini istediler. Sonra Üveys de onların birisinin Hz. Ömer, diğerinin de Hz. Ali olduğunu öğrenince çok sevindi ve onlara çokça hayır duada bulundu.

Hz.Ömer'in kendisine gösterdiği bu teveccühden sonra Üveys, Karni'de bilinmeye başlayınca orada ikamet etmekten vazgeçerek Kûfe'ye gelmiş hayatını burada sürdürmüştür. Nitekim Müslim'in Üseyr b. Câbir'den naklen yaptığı rivayette şöyle denilmiştir;

"...Kûfeliler Hz.Ömer'e gelmişler. İçlerinde Üveys’le alay eden bir adam varmış, Hz. Ömer {r.a.):
- Burada Karnilerden kimse var mı? diye sormuş, hemen bu şahıs gelmiş, Hz.Ömer:
- Şüphesiz ki, Resulullah (s.a.v):

"Size Yemen'den Üveys denilen bir adam gelecek. Yemen'de bir annesinden başka kimse bırakmıyor. Kendisinde beyazlık vardı. Allah'a dua etti de onu kendisinden giderdi.

Yalnız bir dinar veya dirhem yeri kadar kaldı. O'na sizden kim rastlarsa sizin için istiğfar ediversin." Buyurdular.

Ümmetten şefaat etme salâhiyetine sahip olanlar arasında zikredilen Üveys hakkında râvî Hasan, peygamberimizden şu rivayeti yapmıştır: "Ümmetimden birisi Nebi olmadığı halde şefaatiyla Rebia ve Mudar kabilesi koyunlan sayısınca insanları elbette cehennemden çıkaracaktır."

Râvî Hasan der ki, sahabe-i kiram, bundan ya Osman b. Affan'ı ya da Üveys el-Karnî zannederlerdi.

Zühdü takvası, ibadet ü taate düşkünlüğü, dünyaya zerre kadar değer vermeyişi, Hz. Ömer (r.a.)'ın hayretini mucib olacak seviyede ileri idi. Yiyip içmeden, günlerce uyumadan ibadet ve zikirle meşgul olurdu. Esbağ b. Zeyd şöyle demiştir:

Üveys akşam olduğu zaman "bu gece rükû gecesidir" der ve sabaha kadar rükû ederdi. Yine ertesi gün akşam olunca" bu gece secde gecesi" der ve yine sabaha kadar secde ederdi. Akşam olunca evinde zaruri yiyeceği ve giyeceğinin dışında ne varsa hepsini tasadduk eder ve şöyle dua ederdi:

"Allah’ım! açlığından ve çıplaklığından ölenlerden dolayı beni muahaze etme". Kendisine ne için böyle yaptığı sorulunca; "ibadetimi meleklerin ibadetine birazcık olsun benzetmek için böyle yapıyorum" derdi.

Yine Üseyr b. Câbir'in Hz. Ömer b.Hattab (r.a.)'den yaptığı rivayette Peygamberimizin, Uveys için "... Eğer Üveys Allah adına yemin etse Cenab-ı Hak elbette O'nu yemininde doğru çıkarır..." buyurduğu nakledilmiştir.

İnsanlardan müstağni olarak yaşar, kimseden katiyyen bir şey istemezdi.

Muharib b. Disar, merfûan Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.v) yaptığı rivayette şöyle söylemiştir:
"Benim Ümmetimden mescidine ve namazgahına çıplaklığından ötürü gjdemeyen ve imanından dolayı kimseden bir şey istemeyi de kendisine men eden insanlar vardır. Bunlar Üveys el Karnî ve Furat b. Hayyan el-Iclî’ dir" buyurmuştur.

Ebu Bekir b. Ayyaş'ın Muğire'den yaptığı rivayete göre de O, sade iki elbise giyinirdi, kimseden bir şey almaz ve istemezdi.

Hz. Ömer'e Kûfe'den gelen bir heyet takdim edilmişti. Halife:

"-Karn'den burada kimse var mı?" diye sormuş, heyet içerisinden birisine 'işte bu zâttır' diye Hz. Ömer'e gösterilmişti. Hz. Ömer (R.A.) onlara Üveys'i tanıyamadıklarını ve Üveys hakkında vârid olan hadis-i şerifleri söyleyerek O'na lâyık olan İlginin gösterilmesi gerektiğini bildirmesi üzerine, memleketine dönen bu zât, adeti hilafına evine gitmeden önce Üveys'in yanına giderek kendisinden dua istedi. Üveys ancak kendisiyle bir daha alay etmemek ve Hz. Ömer'den işittiğini kimseye söylememek kaydı ile ona dua etti.

İmam Şa'ranî Hazretleri, Tabakâtında Üveys'in eşkalini şöyle tarif etmektedir.

Orta boylu, omuz araları geniş, gözleri irice, yüzü buğday rengi, teni beyaz ve sağlan kızıla çalardı. Çenesi daima göğsüne yapışık durur ve daima secde mahalline bakardı.

İnsanlarla meşgul olmaz, kimse ile konuşmaz, çarşı pazarlara gitmez. Herkesin güldüğü şeyde o ağlardı.

Harem b. Hayyan'ın Şefaat ve istiğfar dilemek üzere Üveys'e gidişi şöyle rivayet edilir:

"Harem bin Hayyan, Üveys'in şefaat etmedeki derecesini ve mertebesini bildiği için onu görmek istedi. Fırat kenarında abdest alırken buldu. Onun vasfını bildiği İçin görünce onu tanıdı, selâm verdi. Elini öpmek istedi, fakat Üveys elini vermedi. Riyâzat ve taattan zayıflamış ve rengi benzi sararmıştı. Onun sevgisinden Harem ağladı, Üveys de ağladı ve
-Yâ Harem b. Hayyan dünyâ zahmetlerinden nicesin? diye sordu.
Harem de:
- Yâ Üveys! Beni daha görmüş değilsin. Benim adımı ve atamın adını ne bildin? deyince
Üveys: Mü'minlerin canı birbirini bilir diye cevap verdi.

Harem, Üveys'ten nasihat diledi.

Üveys "Eûzu billahi mine'ş-Şeytani'r- racim" dedi, ağladı ve şu âyeti okudu, "(ölümden sonra dirilmek yok, kıyamet yok ne demek?) Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek İçin yaratmadık! (Oyuncak değil bu yarattıklarımız). Onlar sadece gerçek bir sebeple, (hikmetli bir gaye ile} yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Hakkın batıldan ayrılacağı) hüküm günü, hepsinin buluşacağı gündür. O gün dost, dostundan bir şey savamaz. Ve onlara yardım da edilmez. Ancak Allah'ın yardım ettiği kimseler (kurtulur). Şüphesiz O üstündür, merhametlidir. Ayet-i kerimeyi okuyunca çok ağladı, kendinden geçti ve baygınlık geldi.

Hz. Üveys'in vefatı ile alâkalı olarak bir iki rivayete rastlanmaktadır. Bunlardan Esbağ tarikiyle yapılan rivayette "Ben Sıffin günü Hz. Ali'ye şahid oldum. Şöyle diyordu:

"Kim ölüm üzerine bana biat edecek?" bunun üzerine 99 kişi ölüm üzerine O'na biat etti. O, yeniden "Başka yok mu?" deyince, birisi daha geldi ki, üzerinde eski ve yünden bir kaftan vardı ve başı traş olmuştu. Bu zatın Üveys el-Karniî olduğu söylendi.

Biat etti harbe girdi ve şehid edildi.

Demek ki, hicri 37 yılında şehit edilmiş.

Hz. Üveys'in, Peygamberimizi görmediği halde, Ondan feyiz alması, tasavvufta "üveysilik" namıyla bir makam oluşturmuştur ki, büyük zatları görmeden mânevi olarak onlardan istifade edenlere "üveysi” denilmektedir.

Üveys el-Karnî, İnsanlarla düşüp kalkmadığı için fazlaca rivayette bulunmamıştır.

Üstâd Bediuzzaman hazretleri onun münacaatını günlük evradı arasına almış, aynı zamanda ehemmiyetine binaen de yirminci mektubun ikinci makamında tercemesini vermiştir. Bu tercemeyi aynen vermeyi faydalı olacağı kanaatiyle uygun buldum:

”Evet bütün mevcudat, güya lisan-ı hâl ile, Üveys'el- Karnî gibi şöyle münâcât ederler derler ki:

"Yâ Dâhenâ! Rabbimiz Sensin! Çünki biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin!.. Hem Sensin Halik. Çünkü biz mahlûkuz; yapılıyoruz. Hem Rezzak Sensin! Çünki biz nzka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin... Hem sensin Mâlik! Çünki biz memlûkuz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Mâlik'imiz Sensin... Hem Sen Azîz'sin İzzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz; üstümüzde izzet cilveleri var. Demek Sen'in İzzetinin âyinesiyiz... Hem Sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek ganî Sensin, veren Sensin... Hem Sen Hayy-ı Bakîsin! Çünkü biz ölüyoruz, ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz... Hem Sen Bakisin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde, Sen'in devam ve bekanı görüyoruz... Hem cevap veren, atiyye veren Sensin! Çünkü biz umum mevcudat, kâlî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz; niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor; maksudllarımız veriliyor. Demek bize cevap veren Sensin.. “



”Hayatta en iyi şey başkasının iyiliğini istemek ve bir insanı huzura kavuşturmaktır.

Eğer Allah'ın tevfikine mazhar olmuşsan, herkesin iyiliğini iste ve herkesi huzura, rahata eriştir.

Lütuf ve merhametle gönülleri kendine bağla. Kimseyi elinle, dilinle incitme.

İşinden çıkarılmış olana yol göster. Her içi yanan için yüreğin yansın.

Dertlilerin her derdine deva bul; çünkü her kim birinin kalbini yaralarsa kötü bir iş yapmış olur.

Istırab içinde kıvranan hastaları rahata kavuştur. Kötü duruma düşen
biçârelerin çâresi ol.

Gençliğinde Allah yolunda yürü. Gençlerin Allah'ı tanımaları, bilmeleri iyidir.

İhtiyarlıklarında annene, babana hizmet et. Gençliği ve deliliği kafandan çıkart.

Bezdiğin zamanlar bile onları azarlama. Ömrün olursa sen de ihtiyarlayacaksın. Annen seni kucağında büyüttü, baban ise yıllarca seni yetiştirdi.

Güler yüz ve tatlılıkla onların kalblerini kazan. İşte kardeş iyi huylu olmak da budur.”


Rabiatü'l-Adeviyye

Kadınlık âleminin baş tacı olan bir anamızı bu yazıda tanıtmaya çalışacağız.

Anlatmaya çalışacağımız bu kadın, Rabia binti İsmail'dir. Rabiatü'l-Adeviyye ismiyle meşhur olan bu veliye kadın, ilmin, irfanın, faziletin, zühdü takvanın zirvede olduğu bir devirde yaşamış ve yükselmesi gereken yere kadar yükselmiştir.

Onun hayatını yazan büyük yazarlar, Rabia'nın yaşadığı hayatın adeta yaşanmaz boyutlarda olduğunu dile getirmişlerdir.

Hatta Tezkiretü'l-Evliya yazarı Feridüddin Attar, onu erkekler arasında yazmasının yadırganabileceği ihtimaline karşı şu mazereti kaydetmekle sözüne başlamaktadır.
"Biri çıkıp: "Onu niçin erkekler safında zikrettin", diye sorarsa, derim ki: Hz. Muhammed (sav): "Allah sizin suretinize bakmaz' diye buyurmuşlardır."

Şimdi amel surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dininizin üçte birini Hz. Aişe-i Sıddıka'dan almak caiz ise, aynı şekilde O'nun yolunda giden bu veliye kadınlardan da dini öğrenmek ve feyiz almak caizdir.

Hele bir kadın Allah yolunda er olursa ona artık "kadın" denmez. Nitekim Abbas-ı Tusi: "Yarın Arasat meydanında 'Erkekler!' diye seslenildiği zaman erkekler safına ilk önce ayağını basacak olan şahıs Hz. Meryem olacaktır" demiştir.

Bir şahıs ki, mecliste olmayınca Hasan Basri konuşmazsa onu elbette erkekler meclisinde zikretmek lazım gelecektir."

Yaklaşık olarak hicri 95 yılında dünyaya geldiği söylenilen Rabia, ailenin dördüncü çocuğu mânâsına rabi'in müennes (dişil) kelimesi olan "Rabia" ismiyle isimlendirilmiştir. Babası geçimini zor temin eden yoksul bir insandı.

Feridüddin'in nakline göre Rabia'nın dünyaya geldiği gün onu sarmak üzere babasının evinde bir bez parçası bile bulunmuyordu. Rabia'nın dünyaya geleceği günlerden birinde anası, babasına;

"Falanca komşuya git de lambamız için yakacak yağ iste" demişti. Fakat hayatta kimseden bir şey istememeye ahdetmiş olan Rabia'nın babası İsmail, hanımının hatırını kırmayarak gidip komşusunun kapısını çalmıştı, ne var ki, yatmış olan komşusu uyanmayınca ihtiyacı olan yağı isteyemeden geri dönmüştü.

Canı fevkâlâde sıkkın olarak yatan babası, o gece rüyasında Peygamber Efendimizi görmüş ve Efendimiz kendisine

"Üzülme! Bu kız öyle hanım bir kız olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişi onun şefaatini isteyecek." buyurduktan sonra mübarek sözüne şu şekilde devam etmiştir. "Basra emiri İsa Radan'ın yanına var ve benim adıma ona aynen şunu söyle:

'Sen her gece bana yüz, cuma gecesi ise dört yüz defa salavat getiriyordun; geçtiğimiz cumartesi getirmen gereken salavatları unuttun. Onun keffareti olarak bana dörtyüz sarı altın ver!"

Rabia'nın babası uyanır uyanmaz rüyasını yazıp, sabahleyin götürüp rüyayı Basra Emiri İsa Radan'a vermiş ve gerçekten Peygamberden gelen bu rüya haberinin doğruluğunu bilen Emir, Rabia'nın babasına 400 altın verdikten sonra bir ihtiyacı olduğu zaman mutlaka kendisine arz etmesi gerektiğini de sıkı sıkıya tenbih etmiştir.

Rabia, babasına hep şöyle derdi: "Babacığım sakın bize haram kazançtan bir şey getirip yedirme." Babası da ona: "Kızım bilmez misin ki, helal rızık bulmak çok zordur, haram ise çoktur." Bunun üzerine Rabia babasına şu altın sözü söyler:

"Babacığım dünyada açlığa sabretmek, ahirette cehennem azabına sabretmekten çok daha hayırlıdır."

Dünyanın aldatıcılığını çok iyi anlayan Rabia, yanında katiyen dünyadan bahsettirmez ve bahsetmek isteyenlere de katiyen fırsat vermezdi.

Bişr b. Salih diyor ki: "Süfyan-ı Sevri'nin de içlerinde bulunduğu büyük âlimlerden bir topluluk Rabia'nın huzuruna girmek için izin istediler. Onun yanında bir müddet konuştular ve biraz da dünyadan bahsettiler. Kalktıklarında Rabia hizmetçisine: 'Bu şeyh ve arkadaşları gelince artık onlara izin verme, çünkü gördük ki, onlar dünyayı seviyorlar."
Dünyanın her türlü süsünden ve ziynetinden uzak kalmasını bilmiş olan anamızın çok defalar yiyecek temin etmede bile güçlükler çektiğini bilmekteyiz. O tablolardan bir tanesini yine Feridüddin Attar İlâhi name’sinde şöyle anlatmaktadır:

Rabia gibi makam sahibi bir kadın tam bir hafta hiçbir şey yememişti. Açlık onu ayaktan alınca azasına kuvvetli bir zayıflık, bir titreme düştü. Komşularından namuslu bir kadın onun durumunu anlayarak ona bir kap yemek getirdi.

Rabia oruçtu ve bir ışık bulup belki de iftarını o yemekle açacaktı. Tam bu sırada bir kedi gelerek yemek kâsesini döktü. Rabia testiyi alıp bari su ile iftar edeyim dedi. Tam bu sırada testi de elinden düşerek kırıldı ve içindeki su döküldü. İçecek su bulamadı. Nihayet ciğeri yanık kadın ciğerinden bir ah çekerek naz makamında Rabbine münacatta bulunarak şöyle dedi:

"Ya Rabbi bu çaresiz miskinden ne istersin ki, başıma bu gelenler hep Sen'den gelmektedir."

Bu sırada Allah'tan hitap geldi: "Ey Rabia dilersen şimdi aydan balığa kadar her şeyi senin emrine bağışlayayım. Fakat bunca yıllık derdi de ona karşılık gönlünden alırım. Çünkü hilebaz dünya ile benim derdim bir gönülde yerleşmez. Sana daima bizim derdimiz gerekse, sen daima dünyayı terk etmelisin."

Rabia gerçekten de bu derdi sonuna kadar taşıdı ve dünyadan perhizli olarak Yüce dostun huzuruna varmayı başardı.

İmam Gazzali, İHYÂ'da onun samimiyeti ve ihlası ile alâkalı şu hâdiseyi nakleder:

Süfyan-ı Sevri bir gün Rabia'ya ''İmanın hakikati nedir?" diye sorar.

Rabia: "Kötü bir işçi gibi, ne cehennem korkusu ne de cennet ümidi ile Allah'a ibadet ediyorum. Allah'a ibadetim O'nu sevmem ve O'na saygı duymamdandır." sonra da Rabia-i Adeviye muhabbet-i ilâhî ile alâkalı şu beytini söyledi:

"İlâhî seni iki sevgi ile seviyorum. Biri Sana olan muhabbetim, diğeri de Senin bu muhabbete layık olmandır. Arzularım ve muhabbetim Sana meylederek Seni sevmem, başkasını bırakıp Seni anmamla ancak mümkün olmaktadır. Senin ehli olduğun muhabbet ise, perdeyi kaldırıp cemalini göstermendir. Her iki muhabbetimde de övülmeye ve şükrana layık ben değilim. Her iki muhabbette de hamd ü senaya layık sensin Allah’ım!"

Yine Gazzali'nin naklettiğine göre Rabia'ya cennet hakkında ne dersin? diye sormuşlar da: "Önce komşu sonra mesken" diye cevap vermişti. Rabia bu sözü ile kalbinde cennete değil de cennetin Rabbı olan Allah'a karşı muhabbeti olduğunu ve kalbini O'na bağladığını ifade etmek istemişti.

Kendisine bu mevkiye ne ile yükseldin diye soranlara karşı: "Lüzumsuz şeyleri terk edip, fâni ve zâil olmayan Mevlam ile ünsiyyetim sayesinde" diye cevap vermişti.

Kendisine evlenme ve dünyalık verme teklifinde bulunan insanlar zaman zaman oluyordu ve onlara verdiği cevaplar da büyük birer nasihatti. Bunlardan bir tanesini İbn-i Hallikan Vefeyatü'l-A'yan'ında şöyle anlatıyor:

Basra'da günlük kazancı 80.000 dirhem olan Ebu Süleyman el-Haşimi isimli bir zat vardı. Basra ulemâsıyla evlenme konusunda istişarede bulundu ve kendisine Rabiatü'l-Adeviyye ile evlenmesini teklif ettiler. O da Rabia'ya mektup yazarak şöyle dedi:

"Allah'a hamdden sonra benim dünya geliri olarak günde seksen bin dirhem gelirim var az zaman sonra bunu yüz bin dirheme çıkaracağım. Size mehir olarak yüz bin dirhem vermeyi taahüt ediyorum. Lütfen bana cevap veriniz" Rabia aldığı bu mektuba şu cevabı verdi:

"Allah'a hamd ü senadan sonra, dünyada zühd, kalb ve beden rahatıyladır. Dünyaya rağbet üzüntü ve keder getirir. Mektubum sana geldiği vakit o, azığın ve ahiret için de öncün olsun. Tavsiyeni başkası için değil, nefsin için yap. Bütün zamanını oruçlu geçir, iftarın ölümün olsun. Allah sana verdiği nimetin kat katını bana verdi de onlar beni göz açıp kapayıncaya kadar ancak meşgul ediyorlar vesselam."

Rabiatü'l-Adeviyye gecesini ibadetle ve gündüzlerini de oruçla geçirirdi.

Giyim kuşam ve halinin mağduriyetine bakan Süfyan-ı Sevri bir gün kendisiyle karşılaşınca ona şöyle dedi: Ya Rabia nedir bu halin böyle? Eğer falanca komşuna gitsen bir kısım işlerin düzelir, yani bu giyim kuşamını onun vereceği şeylerle düzeltebilirsin.

Bunun üzerine Rabia, Süfyan-ı Sevriye şu cevabı verdi: Ey Süfyan benden ne kötü hal gördün. Kendisinde asla zillet, fakirlik ve vahşet olmayan aziz, gani ve ünsiyet edilen İslâm dini üzerinde değil miyim? Ben dünyayı ona Sahib olandan istemeye utanıyorum, nerede kaldı ki, ona sahib olmayan kullardan isteyeyim. Bu sözü işiten Süfyan dehşet içinde: "Ben böyle söz hiç işitmedim" demiştir.

Gecenin tamamını namaz kılarak geçiren Rabia, sabaha yakın birazcık namazgahında dinlenir ve sonra da "Ey nefis ne kadar da çok uyudun" diyerek nefsini ikaz ederdi.

Bir gün kadının birisi ona "Ey Rabia Allah için seni çok seviyorum" demişti de Rabia kendisine şu cevabı vermişti: "Beni kim için seviyorsan O'na itâat et!"

Her şeyde çok samimi olan Rabia samimiyetsiz her işin karşısında olurdu. Mesela bir gün yanında Süfyan-ı Sevri: "va hüznah" demişti de, Rabia: 'ey hüznün azlığı karşılık vermişti. Nitekim Abbas b. Velid'in yaptığı nakilde kendisi şöyle demiştir:

"Estağfirullah! Sözümdeki doğruluğumun azlığından dolayı da estağfirullah diyorum."

Vefatından sonra Beşşar b. Galib en-Necrani Rabia'yı rüyasında görüyor ve ona: "Ben sana çok dua ediyorum" deyince Rabia da ona:

- "Hediyelerin nurdan tabaklar içerisinde bize geliyor." dedi. Ben kendisine: "Bu nasıl oluyor" diye sordum. O da:

- "Hayatta olan müminler, ölüler için dua ettikleri vakit, ipek mendiller içinde nurdan tabaklara konur ve ölüye götürülür. İşte bu filanın sana hediyesidir" denilir, diye cevap verdi.


(Ali Hayran)

    Anasayfa

 

<% 'say=say+1 Session("say")="2" %>