<% dim say if Session("say") ="" then %> <% else end if %>

Bu serideki tüm iktibaslar Yeni Ümit dergisinden özetlenmiş ve dip notları ayıklanmıştır. Biyografilerin tamamını veya metinlerin dipnotlarını merak edenler http://www.yeniumit.com.tr ’ye bakabilir.

BİŞR B. HÂRİS EL-HAFÎ

FUZAYL b. IYAZ

HAFSA BİNTİ SÎRÎN

 

Tabiin Büyükleri…
BİŞR B. HÂRİS EL-HAFÎ

Günah işlemiş olmayı değil de tevbe etmemeyi yadırgamak lazım. Geçmişteki günahıyla insanları mahkûm etmemek, rahmeti sonsuz olan Allah'ın kapısına teveccüh etmenin, herkes için açık olduğunu düşünerek insanların hazırdaki hayatlarına bakmak lazımdır.
Saadet asrının arkasında yerini alan ve halka, insanlığa ilim, ahlâk ve fazilet dersi veren tabiin ve tebei tabiin asrında da bu gibi insanlardan görmek mümkündür.

İşte bunlardan birisi Bişr b. Hâris'tir. İçki mübtelası ve meyhane müdavimlerinden olduğu söylenen bu zâtın tevbesine vesile olan hâdise şöyle anlatılır:

Sarhoş halde yolda yürürken gözüne, ayaklar altında çiğnenen bir kağıt parçası ilişti. Eğilip onu aldı ve baktı ki, "Allah" lafzı yazılı kirlenmiş bir kağıt. Üçbeş kuruştan ibaret olan cebindeki bütün parasını harcayarak misk amber ve gül suyu satın alıp kağıdı yıkadı, temizledi, sonra misk amberle güzel kokulu hale getirdikten sonra bir kenara bırakıp gitti.

O gece velilerden birisi şöyle bir rüya gördü: Cenab-ı Hak tarafından bir hitap işitti. Hitapta şöyle deniyordu: Bişr'e varıp haber ver ve de ki: "Bizim ismimizi misk kokusu ile temizledin, biz de senin ismini temizleyip arındırdık. İzzetime and olsun ki, senin ismini dünyada da ahirette de hoş hale getireceğiz." Rüyayı gören Zât, Bişr b. Haris için böyle bir rüya nasıl olur acaba?

Çünkü o henüz tevbe etmemiş ve Hakk'a sadakatla yönelmemiştir. Abdest alıp yeniden yatar ve rüya üç kere aynı şekilde tekrar eder. Rüyanın sadakatına inanan bu zât ertesi gün Bişr'i aramaya koyulur ve nihayet onu, rivayete göre, bir meyhanede bulur. Kendisine haber gönderir. Bişr'e haberi getiren adam: "Sana birisi haber getirmiş, gelip baksana!" deyince Bişr:
- Git sor bakalım kimden haber getirmiş? Adam tekrar rüyayı gören Zâtın yanına gelip Bişr'in sözünü nakleder. Haberin kendisine Allah Teala tarafından getirildiğini söyler.

Bişr bu haberi alınca: "Rabbim beni azarlayacak" diye pek de gelmek istemez. Fakat Veli, "Hayır, seni azarlama şöyle dursun sana büyük beşareti var." cevabını verince, o zaman Bişr, "Öyleyse biraz bekleyin de arkadaşlara, ahbaplara veda edeyim" der Meyhaneye dönen Bişr arkadaşlarına şöyle söyler:
- Dostlar bizi davet etmişler, gidiyoruz ve sizi de O'na ısmarlıyorum. Beni bir daha asla bu meyhanede bulamayacaksınız, diyerek oradan ayrıldı ve bir daha orada onun ismini duyan olmadı.

Bişr'in o gün perişan bir hali vardı. Fakat ondan sonra da Hak karşısında o perişaniyetin farklı bir tezahürü oldu: Başı açık, yalın ayak, işlediği günahların mahcubiyeti altında iki büklüm perişan bir halde idi. Kendisine neden ayağına ayakkabı giyinmiyorsun diyenlere;

- Ben O'nunla ahdettiğim zaman yalın ayaktım. Artık utanırım ki, ondan sonra ayağıma ayakkabı giyineyim.

Ayağına ayakkabı giyinmediği için de "Hafî" lakabıyla lakaplanmıştır. İlim tahsil etmek üzere, Mekke'ye, Küfeye ve Basra'ya gitmiştir. Hocalarının meşhurlarından şu isimleri sayabiliriz: Veki', Isa b. Yûnus, Hammad b. Zeyd, Kadı Ebu Yûsuf, Mâlik, Şerik, İbrahim b. Sa'd, Fuzayl b. lyaz, Muafi b. İmran ve Abdullah b. Mübarek. Kendisinden de Ahmed b. Devreki, Muhammed b. Yûsuf el-Cevherî, Muhammed b. Müsennâ, Seriyyü's-Sakatî, Ömer b. Musa ve İbrahim b. Hanî en-Nisabûrî gibi büyük zâtlar ders almıştır .

Allah'tan korkan ve niyeti iyi olan kimseler için hadis taleb etmeden daha büyük, daha faziletli bir ilim olmayacağını belirten Bişr, bundan ötürü fazla hadis rivayetinde bulunmamıştır. Hatta kendisine neden hadis rivayet etmiyorsun, denildiğinde de şu karşılığı veriyordu: "Nefsim konuşmak ve rivayet yapmak istiyor, ben onun için susuyorum. Eğer nefsim susmak istese o zaman da konuşurum."

Helâl ve harama riayet eder, çok oruç tutar, çok ibadet ü taatte bulunur, gösteriş ve riyadan son derece sakınırdı. Şöhretten Allah'a sığınırdı, yanına bir üçüncü insan sohbete gelince meclisi terkeder, oradan ayrılırdı. En yakın dostlarını bile ziyaretine kabul etmezdi. Ebu'l-Hasan kendisine adam göndererek ziyareti için izin taleb etmişti. Fakat Bişr O'na mektup yazarak, "Senin benim ziyaretime gelmen hem bana hem de sana şöhret olur, onun için müsaade etmiyorum" şeklinde karşılık verdi .

İnsanların kendisine karşı gösterdikleri teveccühten de son derece rahatsız olurdu. Ebu Ali ed-Dekkak anlatıyor: Bişr bir yerden geçerken insanların bulunduğu yere uğradı ve onlar kendisi için şöyle konuştular: "Bu adam gecenin tamamını uyanık geçirir, oruç tutar ve üç gün geçer de iftar etmez." Bunu duyan Bişr ağlamaya başladı.

Kendisine neden ağladığını soranlara: "Ben öyle değilim, geceyi tamamen uyanık geçinmiyorum, oruç tutuyorum, lakin iftar etmediğim bir gece yok, üzerimde bunun altında ben nasıl kalkarım." sözleriyle endişesini belirtti . Ebu Hafs Amr b. Musa, Bişr'in şöyle söylediğini nakleder: "Rabbim beni dünyada meşhur etti, umulur ki, ahirette beni rezil ve rüsvay etmez" .

Nefsin isteklerine karşı daima muhalefet etmiş ve kırk sene canı kızartılmış et istemesine rağmen onu almamış ve alacak da parası olmamış. Uzun seneler baklava isteğini de, nefsi şımartır düşüncesiyle reddetmiştir. Günlerce aç kalır ve kendisini bu mevzuda yemeye teşvik edenlere karşı da, "Açlık kalbi safileştirir, heva ve hevesi öldürür, ilmin inceliklerini insana ilham eder" .

Nafaka mevzuunda rıfk ve iktisadı tavsiye eder, "Malınız olsa da aç yatmanız sizin için tok yatmanızdan daha iyidir" sözleriyle etrafındaki insanlara nasihatta bulunurdu . Hele şüpheli şeyleri yiyip içmekten son derece kaçınır, hatta bu meseleyi belki ifrat dereceye vardırarak, deniz suyu içer, haram para ile akıtılma ihtimali olduğu için sultanların akıttığı çeşmelerden su içmezdi .

Nefsini tezkiye etmez ve onu herkesten düşük görürdü. Yolda yürürken bir sarhoş gelip, "Ey benim efendim Ebu Nasr" diyerek Bişr'in boynuna sarılıyor, yüzünü gözünü öpüyor ve ondan ilgi istiyor. Bişr ise onu kendisinden uzaklaştırmıyor ve gözleri çeşme gibi dolu dolu şu sözleri söylüyor: "Bu adam kendisinde hayır umduğu birisine karşı bu şekilde muhabbet besliyor. Belki de bu muhabbet besleyen kurtuluşa erecek, fakat muhabbet beslenilenin hali ne olacak onu bilemiyorum"
.
Hamza b. Dıhkan diyor ki, bir gün Bişr b. Hâris'e, "Sizinle bir gün beraber olmayı çok arzu ediyorum." dedim. "İstersen bir gün beraber ol!" dedi ve mescidden içeri girdi. Orada dört rekât namaz kıldı ki, ben öyle güzel namaz asla kılamam ve secdede şunları söylediğini işittim:
"Allah’ım! Sen azametinle bilirsin ki, zillet benim için şereften daha sevimlidir, iyidir, yine sen bilirsin ki, Allah'ım fakirlik benim için zenginlikten daha iyidir. Allah'ım! Sen bilirsin ki, senin muhabbetine hiçbir şeyi katiyen tercih etmem, ben bu samimi ve içten tazarru ve niyazı işitince kalbim hopladı ve hıçkırıklarıma mâlik olamadan ağlamaya başladım. Benim orada olduğumu farkedince de şunları söyledi: "Allah'ım! Sen biliyorsun ki, eğer şu adamın burada olduğunu bilseydim bunları konuşmazdım."

Riyadan o kadar korkar ve kaçardı ki, insanlar öldükten sonra bile riyakâr olabilir, derdi. Kendisine bunun nasıl olacağını soranlara da şöyle cevap verirdi: "Cenazesinde insanların çok olmasını arzu eden insanlar öldükten sonra müraidir.".

Akıl ve hikmet sahibi olan Bişr, asla dedikodu yapmaz ve katiyen kimseyi çekiştirmezdi. İbrahim Harbi diyor ki, Bağdat şehri Bişr'den daha akıllısını ve lisanını daha iyi muhafaza edeni çıkarmamıştır. Sanki her kıl başı bir akıl vardır onda. İnsanlar kendisini elli sene takip etmişlerdir de bir Müslüman için bir tek gıybet yaptığı duyulup görülmemiştir. Ben ondan faziletlisini görmedim.".

Bişr b. Hafî aynı zamanda büyük bir muhasebe ve tefekkür insanı idi. Allah'a karşı günah işlememenin ve saygısızlık yapmamanın ancak tefekkürle mümkün olacağını belirtirdi .

İman nimetinin büyük bir nimet olduğunu, bunun için ciddi şükür gerektiğini beyan etmektedir. Kızkardeşi Zübde kendisinden şu hususu rivayet etmiştir:

Kardeşim Bişr b. Hafî bir gece bana gelmek üzere kapının önüne geldi ve adımının birisini içeri attı, diğeri dışarıda olduğu halde tefekkür etmeye başladı. Ben içeri girmesini bekleyip durdum. Ta sabaha kadar olduğu yerde kaldı ve sabah olunca da ben kendisine: Bu gece boyu neyi tefekkür ettin ki, ta sabah oldu? dedim. Bana şu cevabı verdi:

"İsmi Bişr olan hıristiyanları, yahudileri ve Mecusileri düşünüyordum. Halbuki benim de ismim Bişr'dir. Allah beni İslâm nimetiyle nimetlendirmiş, bunu tefekkür ediyordum" .

Allah yolunda gizlice verilen sadakayı çok makbul sayar hatta bir kısım riya karışması ihtimali olan ibadetlerden üstün tutardı. Hasan b. Amr, kendisinden şunları işittiğini rivayet eder:

Allah yolunda sarf edilmek üzere verilen sadaka Hac’dan, Umre'den ve Cihad'dan insan için hayırlıdır" dedikten sonra sebep olarak da şunları ilave eder: "Hac'da, Umre'de ve Cihad’da kişi hazırlığını yapacak, bineceği bineğe binecek, gideceği yere gidecek ve tekrar dönüp gelecek ve halk bu insanın ne iş yaptığını, ne amel yaptığını bilecek, böylece yaptığı bu ibadetlere riya karışabilir. Yalnız Allah yolunda verilen sadaka böyle değildir. O'nu Allah'tan başka bilen olmayacak". Cömert insanı çok sever, cimriden nefret ederdi. Hatta cimri insanın yüzüne bakmanın insanın kalbini karartacağını söylerdi.

Cömertliğe verdiği değer şu sözünden iyi anlaşılmaktadır: "Cömert olan yol kesici, Allah nezdinde cimri olan sûfiden daha sevimlidir."

Abdurrahman b. Ebi Hatim anlatıyor: Bişr b. Haris şöyle söylemiş: Resulullah (A.S)'i rüyamda gördüm bana şöyle dedi: Ey Bişr bilir misin Allah Tealâ sizi akranınız arasından neden bu mertebeye yükseltti? Ben: "Bilmiyorum ya Resulullah" dedim. Peygamberimiz şöyle buyurdular: "Sünnetime tâbi olman, salih insanlara hizmet etmen, Müslüman kardeşlerine nasihat etmen, ashabımı ve ehli beytimi sevmenden ötürü Allah Tealâ seni bu yüce mertebelere erdirdi".

Ümmetin kalbinde Bişr'in büyük bir yeri vardır. Allah Tealâ bütün insanlara onu sevdirmiştir. Bilal el-Havvas anlatıyor: Ben Beni İsrail çölünde bulunuyordum. Birisi benimle beraber yürüyordu. Halinden taaccüb ettim, sonra bana ilham edildi ki, bu Hızır'dır. O'na şöyle dedim: Hak hakkı için sen kimsin?
- Ben kardeşin Hızır'ım, dedi. Ben kendisine, "Sizden bir şey sormak istiyorum" dedim.
- Sor, dedi ve Ben:
- Şafii hakkında ne dersiniz? Hızır:
- O, evtad'dandır. Ben:
- Ahmed b. Hanbel hakkında ne dersiniz? Hızır:
- O, sıddıklardan biridir. Ben:
- Bişr b. Hâris el-Hafi hakkında ne dersiniz? Hızır:
- O'ndan sonra onun gibisi yaratılmamıştır, dedi.
Süfyan b. Muhammed el-Masisi diyor ki, vefatından sonra Bişr b. Hâris'i rüyamda gördüm ve kendisine, "Rabbin sana ne ile muamele etti?" dedim. Bana Rabbim beni affetti ve cennetin yarısını benim için helâl kıldı ve bana dedi ki, Ya Bişr sen ateş üzerine secde etseydin, insanların kalbine seni koyduğumun hakkını eda etmiş olamazdın".

Bişr b. Haris hicrî 227'de 75 yaşında iken Bağdat'ta vefat etmiştir. Yahya b. Abdülhumeyd diyor ki, ben Bişr'in cenazesinde Ebu Nasr et-Timar ile Ali b. Medinî'yi gördüm diyorlardı ki, "Vallahi bu ahiretten önce dünya şerefidir. Bişr'in cenazesi sabah namazından sonra defnedilmek üzere yola çıkarıldı. Kalabalıktan yatsıya ancak kabrine konulabildi.

Allah'ın rahmeti O'nun ve emsalinin üzerine olsun.

FUZAYL b. IYAZ

Gençlik yıllarında kervanların yollarını kesip eşkiyalık yaparak hayatını sürdüren Fuzayl bin İyaz, birisinin Kur'an'dan "İman edenlerin Allah'ı ve Hak'dan inen (Kur'an)'ı zikr için kalblerinin saygı ile yumuşaması zamanı gelmedi mi?" âyetini okuduğunu işitince, bu İlahi Kelam karşısında irkilir ve beyninden vurulmuşcasına: "Geldi ya Rab! İşte o an bu andır!" diyerek hayat çizgisinin yönünü değiştirir ve devrin büyük imamlarından ders alarak hikmetle dopdolu hale gelir.
Fuzayl, Allah'dan çok korkmasıyla meşhurdur. Dua ederken çok ağlar ve hıçkırıkları boğazına düğümlenirdi. Hayatı hep hüzün içinde geçen Fuzayl için Ebu Ali er—Razi şöyle der: "Otuz sene Fuzayl ile arkadaşlık yaptım, ben O'nun güldüğünü görmedim. Ancak oğlu Ali'nin vefat ettiği gün tebessüm etti. Kendisine sebebini sorunca bana dedi ki: "Allah'ın sevdiği şeyi ben de severim." Oğlu Ali de salih ve zahid bir zatdı. Genç yaşta Allah korkusundan kalbi çatlayarak ölmüştü.
Gece ibadetine çok düşkün olan Fuzayl, yatağında sağa sola dönünce şöyle derdi: "Yatmak sana yaraşmaz! Kalk ahiretten nasibini al!"
Korkusundan ötürü, kıyametin dehşetini görmemek üzere hayvan olarak yaşayıp, hayvan olarak ölmeyi, insan olarak yaşamaya tercih ederdi. Rahat ve müreffeh olarak yaşayan insanın akibetinden endişe eder şöyle söylerdi: "Belayı nimet bilmeyen, rahat ve sıkıntısız hayatı da musibet saymayan kimse imanın hakikatına eremez."

İlmi, ibadeti ve takvasıyla devrinin büyük insanları arasına girmiş olan bu zat, FUZAYL b. İYAZ b. MES'UD b. BİŞR'dir. Meşhur Temim kabilesinin Yerbu koluna mensuptur. Hicri ikinci asrın başlarında Sesemerkand'da doğup Ebiverd kasabasında büyüdüğü, İbrahim b. Şemmas'dan gelen rivayette tesbit edilmiştir. Süfyan b. Uyeyne ile akran olduğu nazara alınınca hicri 105 veya 107 de doğduğu söylenebilir. Nitekim vefat ettiği yıl kendisine yaşı sorulduğunda:
"Seksenime ulaştım veya aştım.
Artık neyi umup neyi bekleyeceğim."
mısraı ile cevap vermiştir ki bu da yukarıdaki doğum tarihini doğrulamaktadır.

Fuzayl b. lyaz, gençliğinde Ebiverd ile Serahs arasında kervanların önünü keser ve eşkıyalık yapardı. O, bu işi yaparken bile bir kısım ibadetlerini yerine getirmede kusur etmezdi. Namazını kılar, Kur'-an okur ve onun mânâsında derinleşmeye çalışırdı. Allah'ın kendisini affedeceğine dair çok kuvvetli hüsn-i zannı vardı.
Bir gün önemli bir hadise cereyan etmişti. Fuzayl'ın bulunduğu mıntıkadan bir kervan geçerken, Fuzayl'ın adamları kervanı görmüş ve onu soymak üzere kervana doğru yönelmişlerdi. Kervan sahibi de haramilerin yaklaştığını farkedince, az ileride gördüğü bir çadıra yanında bulunan paralan götürüp emanet etmek istemişti.
Çadıra girince başında sarık sırtında cübbe bir zatın huşu içerisinde namaz kıldığını gördü. O'na parasını emanet etmek istediğini söyledi. O zat da, köşede bir yer göstererek parayı oraya koymasını söyledi. Kervancı paraları gösterilen yere koyarak çıkıp gitti. Döndüğünde bütün mallarının eşkiyalarca talan edilip götürülmüş olduğunu gördü ve artık ortalıkta kimseler görünmeyince "bari gidip paralarımı alayım da yoluma devam edeyim", dedi.
Bunun üzerine tekrar çadıra gidince baktı ki, kendi eşyaları aynı çadırda ve biraz önce namaz kılan zatın huzurunda taksim ediliyor. Geri çekilmek isteyince eşkiyanın reisi olan o zat, kervancıyı çağırdı. "Niçin geri döndün?" diye sordu. Kervancı, ürkek bir tavırla: "... paralarımı alacaktım da..." dedi. Bunun üzerine Fuzayl, "işte paraların koyduğun yerde al!" dedi.. Ve adam paralarını aldı.
Bu defa da diğer şakiler Fuzayl'a kızarak "niçin paraları veriyorsun zaten biz kervanda para bulamamıştık?". Bunun üzerine Fuzayl onlara şu sözleri söyledi: "Bırakın o adamı o bana hüsn-i zan ederek o paraları bana emanet etti. Ben onu hüsn-i zannında yanıltmam. Çünkü O, bana itamad ettiği için onu emanet etti. Benim de Allah Taala hakkında beni affedeceğine dair hüsn-i zannım var. Ola ki, O da beni hüsn-i zannımda yanıltmaya". İşte Fuzayl b. İyaz'ın yol kesiciliği bu şekilde devam ediyordu.
Fuzayl b. İyaz içten içe hep şunu düşünüyordu: Şirk yol kesmekten çok daha büyük günahtı. Allah Taala şirk koşan bir toplumun tevbesini kabul etti de onlar ümmetin en efdalı oldu. Kulların nasiyesi Allah'ın elindedir, O dilediğini saptırır dilediğinin tevbesini kabul ederek onu hidayete erdirir. Bu düşünce onun için tevbeye atılan ilk adım sayılabilirdi.
Fakat Fuzayl'ın başka bir sıkıntısı daha vardı. O da bir cariyeye aşık oluşu. Filvaki, onun kalbine gerçek aşkın nüvesi atılmış, o aşk o kalbte mayalanıyor ve bu İlâhi aşkın kavurucu gücü, Fuzayl'ın gerçek şahsiyetinin doğumunu hızlandırıyordu. Ama bundan ne kendisinin ne de çevresinin haberi yoktu. Bir gün maşukuna vâsıl olmak üzere bir duvara tırmanırken kulağına bir ses geldi, durdu bu sesi dinledi. Birisi Kur'an'dan şu âyeti okuyordu:

"İman edenlerin, Allah'ı ve Hak'dan inen (Kur'an)ı zikr için kalblerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?" (Sure-i Hadid a. 16), bu ilâhi kelam karşısında irkildi ve beyninden vurulmuşcasına bütün gücünü kullanarak titrek bir sesle "Geldi yâ Rab! İşte o an bu andır!" diyerek o geceyi yakında bulunan bir harebeye sığınmakla geçirdi.
Orada da kendisini muhasebeye sevkedecek bir hadise cerayan etmişti. Harabeye sığınınca yakında bir yerde konaklamış olan yolcuların konuşmalarına muttali oldu. Yolcuların bir kısmı yollarına devam etmeyi düşünürken bir kısmı da "sabahleyin devam edelim, çünkü Fuzayl yolumuzun üzerinde o bize rahat vermez" diyorlardı. Bunu işiten Fuzayl şunları düşündü: Ben geceleyin günah peşinden koşarken, şuracıkta müslümanlardan bir grup benden korkuyor, Allah'ım ben tevbe ettim, tevbemi Beytullah'a mucavir olarak sürdüreceğim .

Ebu Ali Künyesi ile meşhur olan Fuzayl b. İyaz, devrinin büyük imamlarından ders almış ve hadis dinlemiştir. İmam Buhari bunlardan Mansur b. Mu'temir ve Ata b. Sa-id'i zikreder.
Kendisinden de yine büyük ve tanınmış alimler ders almış ve hadis rivayet etmişlerdir.
Başta Buhari ve Müslim olmak üzere hadis kitaplarında Fuzayl b. İyaz'ın rivayet ettiği hadislere rastlamak mümkündür. Şeyhu'l-Harem olduğunda ve hadiste sika oluşunda alimler ittifak halindedirler .

İlmiyle amil olan ve zühdü takvada şöhreti dünyayı tutan İmam, bir gün devrinin alimlerinden ve kendisinden rivayeti olan Süfyan b. Uyeyne'ye: "Ey alimler topluluğu siz memleketin kandilleri idiniz, memleketler sizinle aydınlanırdı, siz ise karanlık oldunuz. Hidayet saçan yıldızlardınız, dağınık ve sergerdan oldunuz, sonra şu zalim (hükümdarların) malını almaktan haya etmez oldunuz" der sonra da sırtını dayar hadis rivayet ederdi .

Kur'an hizmetinde bulunan alimlerin hiç bir kimseye hatta halifeye bile ihtiyaçlarını arzetmemeleri gerektiğini, onların malayani ve boş işlerle meşgul olmamalarını ve herkesin onların ilmine, ahlâkına ihtiyaç duyup onların etrafında toplanmaları gerektiğini tavsiye etmiştir.
Fuzayl, gece ibadetine çok ehemmiyet verirdi. Abdussamed b.Yezid diyor ki, Fuzayl'in şöyle dediğini işittim: "Bir kısım insanlara yetiştim; onlar Allah'tan haya ederlerdi ki, gecenin tamamını uyku ile geçirsinler". Fuzayl yatağında sağa sola dönünce şöyle derdi: "Yatmak sana yakışmaz! Kalk ahiretten nasibini al!"
Mescidde gecenin ilk saatlerinde başlayıp yorulup uykusu bastırıncaya kadar namaz kılar, sonra hasır üzerinde biraz uyur, tekrar kalkar namaz kılardı, yine uykusu gelince hasır üzerinde uyur ve böylece sabah olurdu. İbrahim b. İshak kendisinden şunu işittiğini söyler:
"Eğer gece ibadet etmeye ve gündüzün de oruç tutmaya muktedir değilsen, bil ki, sen mahvolmuşsun ve bağlanmışsın, yani hataların seni esir etmiş".

İmam'ın son zamanlarında Abbasi halifelerinden Harun-i Reşid hüküm sürüyordu. Harun-i Reşid, ahlâklı, faziletli, dürüst, âlim, şair ve cömert bir insandı. Devrinde çok büyük âlimler yetişmiş ve Halifeden itibar ve ikram görmüşlerdir. Harun-i Reşid'in dehasının, ince zevkinin, fesahat ve belagatının, güzel şiir söylemesinin yanında fevkalâde zühd ü takvası, gecede 100 rekat namaz kılması , bir sene hacca gidip, bir sene de gazaya çıkması , onun şahsiyeti hakkında bize biraz kanaat vermektedir. Aynı zamanda kalb inceliği ve havf u haşyetiyle de müstesna bir halife idi.

Mansur b. Ammar diyor ki, "Allah anıldığı zaman, Fuzayl b. İyaz, Ebu Abdirrahman ez-Zahid ve Harun-i Reşid'den daha çok göz yaşı döken kimse görmedim".

Buna rağmen Harun-i Reşid, devrinin âlim ve zahid insanları tarafından çok ciddi hırpalandığını görmekteyiz.
Halife'yi hırpalayanlardan birisi Süfyan-ı Sevri, birisi de Fuzayl b. İyaz'dır. Fuzayl'la aralarında şöyle bir karşılaşma geçer:

Müminlerin emiri Harun, hac yaptıktan sonra Mekke'de Rebi' isimli bir dostuna giderek: "Beni birisine götür de biraz sohbet edip rahatlayalım" dedi. Rebi' diyor ki, ben kendisine: "Ya Emirelmüminin beni çağırsaydın gelirdim" dedim, ve Süfyan b. Uyeyne ile Abdurrezzak b. Hemmam'a götürdüm. Onlar da benim gibi söylediler. Sohbetten sonra Halife tatmin olmamıştı ki, "başka yok mu?" diye sordu, ben "şuracıkta Fuzayl b. İyaz var deyince "ona gidelim" dedi ve beraberce Fuzayl'ın kapısına gittik. Kapıyı çaldık, fakat kapı açılmadı. Ben israr edince ve Emirülmüminin Harun'un geldiğini söyleyince:

- "Emirülmüminin benimle, benim onunla ne işim var, beni rahatsız etmeyin, dedi. Ben, "Emirülmüminin'e itaati Peygamberimiz vacip kılmıştır",deyince kapıyı açtı ve sür'atle evin bir köşesine giderek lambayı da söndürdü. Biz içeriye girdik ve el yordamıyla onu aramaya başladık. Benden evvel Harun-i Reşid'in eli Fuzayl'ın eline temas edince o şöyle dedi: "Yarın Allah'ın azabından kurtulursa ne yumuşak el!"
Halife, İmam'dan kendisine nasihat etmesini istedi. Fuzayl da kendisine şu nasihati yaptı:

"Bak Harun! Ömer b. Abdulaziz, Salim, Muhammed b. Ka'b el-Kurezi ve Reca b. Hayve'yi çağırarak onlara:
-"Ben şu hilafet vazifesi belasıyla imtihan edildim, bana yol gösteriniz", diyerek hilafet vazifesini bir bela olarak gördü. Siz ise Hilafeti bir nimet saydınız ey Harun! O zatlardan Salim Ömer b. Abdulaziz'e şunları söyledi: Eğer kurtuluş istiyorsan, dünyadan oruçlu ol, iftarını ahirette yap!

Muhammed b. Ka'b şöyle nasihatta bulundu: "Allah'ın azabından kurtuluş istiyorsan, müslümanların büyüğünü baban, orta yaşlılarını kardeşin, küçüklerini de evladın bil. Babana tazim et, kardeşlerine ikram et , evladına da şefkatle davran."

Reca b. Hayve de şöyle konuştu: "Allah'ın azabından kurtulmak istiyorsan, nefsin için sevdiğini müslümanlar için de sev! Kendin için kötü görüp istemediğin şeyleri onlar için de isteme! Sonra istersen öl; ben sana bunu söylerim. Çünkü ayakların kaydığı o günde ben senin akıbetinden çok korkarım. Seninle beraber olanlardan kim sana bunları söyledi?"
Halife bayılıncaya kadar ağladı. Vak'ayı anlatan Fadl b. Rebi' diyor ki, Fuzayl'a dedim ki, "müminlerin emirine rıfk ile muamele et, onu öldüreceksin!", bana:

Sus! Onu sen ve arkadaşların katlettiniz! Ben mi rıfk ile muamele edeceğim? Halife kendine gelince "Allah sana merhamet etsin, nasihatına devam et ey imam!" dedi. Fuzayl sözüne şöyle devam etmeye başladı:

Bana ulaştı ki, Ömer b. Abdulaziz'e valilerinden birisi şikayet edilmiş, o da valiye şu mektubu yazmış: "Ey kardeşim, ebedi cehennemde, cehennem ehlinin azab içerisinde uzunca kalacaklarını sana hatırlatır, Allah nezdinde o azaba sokacak şeylerden seni sakındırırım.

Bu senin ahdinin sonu ve ümidinin kesilmesi olsun". Bunun üzerine Vali, beldeler aşarak Ömer b . Abdulaziz'e geldi. Halife kendisine niçin geldiğini sordu?

Gelen vali şu cevabı verdi: "Mektubunuz kalbimi soktu, artık ben kalbimi valilik üzerine döndüremem çünkü onu Allah'a verdim." Bunun üzerine Harun'un hıçkırıkları daha da artmıştı. Fuzayl devam ediyordu:

"Ey müminlerin emiri! Peygamberin amcası Hz. Abbas, Peygamberimize "Beni emir tayin et ya Resûlellah!" demişti de Efendimiz: "Emirlik, kıyamet günü hasret ve pişmanlıktır! Emir olmamaya gücün yeterse olma." buyurmuştu. Harun hem ağlıyor hem de İmam'ın devam etmesini istiyordu.

Fuzayl ise sözlerine şunları da ilave ediyordu: "Ey güzel yüzlü insan, Allah kıyamet günü, şu insanların hepsi için seni hesaba çekecek, yüzünü ateşten koruyabilirsen koru! Raiyetinde bulunanlardan hiç birisi için kalbinde kin bulunmasın sakın. Çünkü Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Tebasına karşı hain olan emir, cennetin kokusunu bile koklayamaz".

Harun, Fuzayl'a "borcunuz var mı?" diye sordu. O da "evet borcum Allah'a var" dedi. Harun-i Reşid, anasından miras kaldığını söyleyerek Fuzayl'a bin dinar (1.000 dinar) vermek istedi.

Fakat imam hiç paraya dönüp bakmadığı gibi, "demek nasihatimin sana hiç bir faydası olmamış" diyerek kalkıp oradan ayrıldı.

Harun ziyaret için beraber gittiği Re-bi'e: "Ey Eba Abbas, bu zat müslümanların seyyidi'dir", diyerek oradan ayrıldı.".


İbn-i Ebi Ömer diyor ki,: "Fuzayl'ın dışında Veki'den daha çok ibadet edeni görmedim".
Abdullah b. Mübarek: "Fuzayl'a bakınca hüznüm artıyor ve nefsime buğz ediyorum" diyerek ağlardı.
Ebu Ya'la'nın rivayetiyle Abdussamed, Fuzayl'dan şunları işitmiş: "Allah Taala'ya gizlice sıdk ile ibadet ediniz.
Gerçek yücelik Allah'ın yücelttiğidir. Allah bir kulu severse onu kulların kalbinde iskân eder".
Yine Abdullah b. Mübarek'in "Bana göre yeryüzünde Fuzayl'dan daha faziletli insan kalmadı" .
Heyseme b. Cemil Şureyk'ten yaptığı rivayette: "Her kavmin zamanlarının bir hücceti vardır, Fuzayl da zamanının hüccetidir." demiştir.
Dünyaya karşı meyli olan, dünyayı birinci planda hayatına gaye edinen insanlar için Fuzayl şöyle diyor: "Dünya ağırlıklarından kurtulmadığın müddetçe kalbin sana teslim olmaz". Kendisine zühd sorulunca:
-Kanaatle olur, cevabını yerdi. Takvadan sorulunca,
-Haramlardan kaçınmakla, diye cevap verdi. İbadet nedir? denince,
-Farzları yerine getirmektir. Tevazudan soruldu,
-Hakk için boyun eğmek, şeklinde cevap verdi.
Dil'in önemi üzerinde çok duran İmam, takvanın en şiddetlisi lisanda olan takvadır. Çünkü konuşmaların hepsi dil iledir, amel ile değildir, der" bir başkası tevazudan sorar O'na da şu cevabı verir: "Hakka karşı boyun eğmen ve ona itaat etmendir. Hakkı çocuktan ve insanların en cahilinden dahi duysan onu kabul etmendir.”
Gösteriş ve riyadan son derece uzak dururdu. Ali b. Hasan anlatıyor; "Cerir isimli bir dostu kendisini ziyaret etmek istiyor, kapıyı açmıyor. Sebebi sorulunca: "Dostum bana gelince ben ona laf beğendirmeye, o da bana söz süslemeye çalışacak, bundan dolayı karşılamamak daha iyidir" şeklinde cevap veriyor.
Harun-i Reşid, Fuzayl'a "Ne zahid adamsın" deyince, İmam Harun'a "Sen benden daha çok zahidsin. Çünkü ben sinek kanadına denk olmayan dünyayı terk ettim. Sen ise ebedi hayat olan ahireti terkettin" cevabını verdi
Fuzayl Allah'tan korkmasıyla meşhurdur. O, Allah'tan çok korkar ve çok hayâ ederdi. "Eğer Allah Tala diriltip cennete koymakla, hiç diriltmemek arasında beni muhayyer bıraksaydı, ben dirilmemeyi tercih ederdim" demiştir.
Ravi diyor ki, "ben hadiseyi nakleden Muhammed b. Hatim'e: Bu O'nun utancından mı?" diye sordum:
— Evet bu, Allah Taala'dan utanandandır, diye cevap verdi .
Dua ederken çok ağlar ve hıçkırıkları boğazında düğümlenirdi; konuşamaz hale gelirdi. Ahmed b. Sehl diyor ki, Sa'd b. Zenbur ile ziyaretine gittik. Bizi kabul etmedi. Bizi görenler dediler ki: "Kur'an sesi duyarsa kapıyı açar ve sizi kabul edebilir". Yanımızda güzel ve gür sesli bir müezzin vardı. Ona "Tekasur" suresini yüksek sesle okumasını söyledik.
Kur'an sesini duyunca Fuzayl evinden dışarı çıkıp ağlayarak bize geldi, öyle ki, yaşları sakalını ıslatıyordu. Bir taraftan da elindeki bezle göz yaşlarını siliyordu.
Fuzayl b. İyaz da İmam Davud et-Tainin ziyaretine gitmişti. Fakat Davud et-Tai kapıyı açıp Fuzayl'ı kabul etmemişti. Fuzayl kapının dışında, Davud et-Tai de içeride bir müddet ağladıktan sonra ayrılmışlardı .
Mansur b. Ammar diyor ki, bir gün Mescid-i Harem'de kendisiyle konuşurken, cehennemin vasıflarından bir şey bahsettim, Fuzayy bir sayha çekti ki, bayılıp kendini yere attı".
Ebu Ali er-Razi diyor k;, "otuz sene Fuzayl ile arkadaşlık yaptim, ben onun güldüğünü görmedim. Ancak oğlu Ali'nin vefat ettiği gün güldü ve tebessüm etti. Kendisine sebebini sorunca bana dedi ki: Allah'ın sevdiği şeyi ben de severim" Oğlu Ali de salih ve zahid bir zattı. Genç yaşında Allah korkusundan kalbi çatlayarak ölmüştü.
Havf u haşyet mevzuunda oğlu Ali'nin babası Fuzayl'dan daha ileri olduğu söylenmektedir
Abdullah b. Mübarek, "Fuzayl'ın vefat ettiği gün yeryüzünden de hüzün kalktı" demiştir.
İbrahim b. İshak diyor ki, Fuzayl gülen birini gördü ve O'na dedi ki: "Sana güzel bir söz söyliyeyim mi?" o zat, "söyle ya imam" deyince İmam Kur'an'dan şu âyeti okudu:

”Şımarma! Allah şımarıkları sevmez” (Kasas 76-32).
İmam Fuzayl, gamsız, hüzünsüz, rahat ve müreffeh yaşayan insanın akibetinden endişe eder ve şöyle söylerdi: Belayı nimet bilmeyen, rahat ve sıkıntısız hayatı da musibet saymayan kimse imanın hakikatına eremez .
Sehl b. Rehaveyh diyor ki, Süfyan b. Uyeyne'ye dedim ki, "görmüyor musun, Fuzayl b. İyaz'ın gözünün yaşı hiç kurumuyor? Dedi ki, "Kalb yaraIı olunca göz yaşarır" .
Gözünün yaşarmamasından rahatsız olmayanların veya gözü yaşlıları tenk'id edenlerin vay haline. Fuzayl'ın Allah korkusu ile alâkalı şu sözü çok manidardır:
Allah'tan korkana kimse zarar veremez, Allah'tan başkasından korkana da kimse fayda edemez .
Korkusundan ötürü, kıyametin dehşetini görmemek üzere hayvan olarak yaşayıp hayvan olarak ölmeyi insan olarak yaşamaya tercih ederdi. Bu arada Allah'ın rahmetinden de ümidini kesmezdi. Reca ve havf meselesini güzel telif eder ve güzel anlatırdı.
İbrahim b. Eş'as anlatıyor: "Fuzayl'dan işittim o şöyle diyordu: "Sağlıklı sıhhatli olduğu zaman kişiye korku ümitten; ölüm anı geldiği zaman da ümit korkudan efdaldir."
Fuzayl b. İyaz, Kur'an okurken de çok hazin, içten ve istekli, harflerin mahreçlerine riayet ederek insana hitap eder gibi okurdu. Cennetin bahsedildiği âyetler geçince onu çok tekrar ederdi ve Allah'tan cenneti isterdi.

İbrahim b. Eş'as onun hakkında şunları söylüyor: "Fuzayl'dan daha çok Allah korkusunu kalbinde taşıyan birini görmedim. Çünkü o Allah'ı anınca veya yanında Allah anılınca, ya da Kur'an-ı Kerim dinleyince korku ve hüzün zahir olur, gözleri dolar ve çok ağlardı. Hatta yanında bulunanlar onun bu halinden ötürü kendisine acırlardı. Devamlı hüzün ve devamlı tefekkür halinde idi. İlmiyle, almasıyla, vermesiyle, cömertliğiyle, kızması ve sevinmesiyle velhasıl bütün hasletleriyle Allah'ın rızasını taleb etmede ondan daha hassas bir başkasını görmedim".

Riya ve gösterişten rahatsız olurdu. Ebu Abdullah elAntaki anlatıyor: "Fuzayl ile Süfyan-ı Sevri bir araya gelerek sohbet ve müzakere ettiler. Sonra Süfyan rikkate gelerek ağladı ve "Umarım ki, bu meclis bizim için rahmet ve bereket olur" deyince, Fuzayl, "Ey Eba Abdillah ben de bu meclisin hakkımızda zararlı olmasından korkarım. Öyle ki, Sen sözün güzelini bana anlatmaya çalışmadın mı, ben de aynı şeyi yapmadım mı, sen sözünü benim için, ben de senin için bezemedim mi?" Süfyan çok ağladı ve "Beni ihya ettin Allah da seni ihya etsin" dedi

"Günahı çok, ameli az, ömrü fani olanı ve yol azığı bulunmayan adamın halini nasıl görürsün?" demekle insanları gaflet uykusundan uyarmaya çalışırdı. Kendisinde olmadığı halde iyi vasıfları kendine mal etme hastalığını da dile getiren imam, insanların bu karakterlerini şu şekilde dile getirir:

Ey miskin, sen kötüsün, fakat muhsin olduğunu zannedersin, cahilsin, alim olduğunu görürsün, cimrisin, cömert ve kerem sahibi olduğunu iddia edersin, ahmaksın, akıllı olduğunu savunursun, ömrün kısa fakat emelin uzundur.

El-Mervezi anlatıyor, Fuzayl'ın şöyle dediğini işittim: "Dünyadan elinizi eteğinizi çekmediğiniz müddetçe, imanın tadını tatmanız kalblerinize haram kılınmıştır"!

"Allah bir kulu severse dünya da onun gam ve hüznünü artırır; eğer bir kula da buğz ederse onun da dünyasını kendisine genişletir" diyen Fuzayl'ın, dünyanın ikamet yurdu olmadığını onun sadece imtihan diyarı olduğunu hatırlattıktan sonra yaptığı şu benzetme onun dünya hakkındaki kesin fikrini ortaya koymaktadır:

"Allah Taala bütün şerleri bir arada toplamış ve onun anahtarını dünya sevgisi yapmıştır. Bütün hayırları da bir evde toplayıp onun anahtarını da dünyadan uzak durmak kılmıştır."
Bundan dolayı dünyalıktan kaçınmaları için alimlere ve hizmet erbâbı olan kimselere çok önemli tavsiyelerde bulunmaktadır: "İnsanlar tarafından gösterilen teveccüh ve yapılan ikramın hatta bir mecliste gösterilen yerin bile, o teveccühe lâyık olunmadığı zaman, o insanlara hiyanet olacağını söyleyerek bu hususta müteyakkız olmaya davet etmektedir.".

İdarecilerin doğru ve hak üzerinde olmaları gerektiğini anlatan İmam, "eğer duam kabul olsaydı, idarecilerin, yani imamların islahı için dua ederdim. Çünkü onların islah olmalarıyla insanlar islah olur ve böylece beldeler de islah olmuş olur.

Halife ve sultanlara yaklaşmadan son derece kaçınır, onlara yaklaşmamayı en büyük ibadetler cümlesinden sayardı. Kendi hayatında da buna son derece dikkat eder ve çok titiz davranırdı. Halife, âlimleri çağırır o gitmez, onlara para dağıtır o, katiyyen almazdı.

Hicretin 187 yılında Mek-ke-i Mükerreme'de vefat eden Fuzayl için Harun-i Reşid şunları söylemiştir: "Âlimler arasında İmam Malik'den daha heybetlisini, Fuzayl'dan da daha takvalısını görmedim."
 

HAFSA BİNTİ SÎRÎN

Tabiin döneminin büyük simalarından ve saliha kadın olma ünvanının hakkıyla sahibi olan Hafsa binti Sîrîn'in doğum tarihi kaynak eserlerde kesin olarak belirtilmemiştir. Bununla beraber onun 101 hicri yılında 70 yaşında vefat ettiği söylenmektedir.1 Buna göre Hafsa, hicri 31. yılında doğmuş olmalıdır. Bu tarih Hz. Osman'ın halifeliği dönemine tekabül etmektedir.

İlim irfan merkezlerinden biri olan Basra'da yetişmesi ve Sîrîn ailesine mensub olması Hafsa binti Sîrîn için ne kadar büyük bir nimet olduğunu ve onun da bu nimetin kıymetini iyi değerlendirdiğini ifade etmek mecburiyetindeyiz.

Hafsa binti Sîrîn gerek ana ve gerekse baba cihetiyle mütevazi ve kutlu bir aileden gelmektedir. Hafsa'nın babasının adı Sîrîn'dir. Sîrîn, Sahabe-i Kiram'dan Hz. Enes b. Malik'in azatlı kölesidir. Anası ise, Safiyye'dir. O da yine Hz. Ebu Bekir Efendimizin azatlı kölesidir.

Basra'lı olan bu büyük kadın hem ana hem de baba tarafından sahabe terbiyesi almış bir ailenin nur ikliminde neş'et etmiş, günahtan ve günah düşüncesinden uzak olarak büyümüştür. Zaten Sîrîn ailesi edeb ve terbiyenin zirvede yaşandığı bir aile idi.

Hemen hemen ailenin bütün ferdleri, o ilim ve feyiz menbaı olan aileden nasibini almış kimselerdi. Mesela Sîrîn'in oğlu Muhammed'in edebinden anasının yanında konuşmadığını Ahmed b. Hanbel rivayet etmektedir.

Hafsa binti Sîrîn'in yetiştiği dönemin özelliklerine biraz dikkat edilecek olunursa görülecektir ki, İslâm dininin temel kaynak eserleri olan tefsir, hadis, fıkıh ve bunların yanı sıra çeşitli İslâmî ilimlerin tedvin dönemi bu dönemdir.

Hafsa binti Sîrîn Kur'ân-ı Kerîm'i 12 yaşında güzel bir şekilde öğrenmişti; bu öğrenme onu sadece yüzünden okuma şeklinde değildi. Tabiin döneminin büyük imamlarından olan Hafsa'nın kardeşi Muhammed b. Sîrîn, Kur'ân okumada veya anlamada herhangi bir müşkilatla karşılaştığı zaman: "Gidiniz onu Hafsa'ya sorunuz, nasıl okunduğunu ondan öğreniniz." diyerek Kur'ân hakkındaki geniş ve derin ilmini ve istifade edilmesi gerektiğini böylece ortaya koymuştur.

Hafsa binti Sîrîn, ibadet ü taatıyla, fıkıh ilmini bilmesi ve Kur'ân kıraatıyla çok meşhur olduğunun yanısıra hadis sahasında da büyük bir bilgiye ve üne sahipti. Onun hakkında hadis sahasının büyük âlimlerinden İbnu Maîn "Hafsa, sika ve hüccet olan bir insandır" demiştir.

Hadis erbabınca bu ifadenin bir hadis âlimi için kullanılmasının referans ve itimat edilirlik açısından ne kadar kıymet ifade ettiği izahtan varestedir.

Hafsa binti Sîrîn, hadis ilmini umumiyetle kardeşi Yahya, Enes b. Malik, Ümmi Atiyye el-Ensariyye, Ümmü'r-Raih, Ebü'l-Alivye gibi zatlardan öğrenmiş ve rivayette bulunmuştur.

Yahya b. Main'in gerekse Ahmed b. Abdillah'ın "sika ve hüccettir" demiş olmaları ile İbn-i Hibban'ın Sikat isimli eserinde ona yer vermesi onun hadis mevzuunda da büyük bir kıymet-i ilmiyyesinin olduğunu ortaya koymaktadır. Kütüb-i Sitte imamları Hafsa binti Sîrîn'in rivayetlerine eserlerinde yer vermişlerdir.

Temel kaynak eserleri Hafsa binti Sîrîn'in ibadet ü taatı mevzuunda bize şu malumatı vermektedirler. Mehdi b. Meymun onun ibadete olan düşkünlüğünü şu sözlerle dile getirir:

"Hafsa bnt. Sîrîn, bir yerde otuz sene ikamet etti de geceleri uyku uyumadı. Uyku ihtiyacını ise gündüzün öğle üzeri bir iki saat istirahat ederek giderirdi. Çok zaruri olmadan dışarı çıkmaz ve boş vakit geçirmezdi. Beşeri ihtiyacını gidermek ve biraz dinlenmek üzere namazgâhını ancak terkederdi."

Kadınların dünya ziyneti ve dünya malına karşı olan düşkünlüklerinden kendisinde asla bir istek bulunmayan Hafsa binti Sîrîn, dünyaya değer vermediği gibi dünyanın aldatıcılığı karşısında müteyakkız olunması gerektiğini etrafında bulunan insanlara ve gelecek nesillere hatırlatmada oldukça ısrarlı davranmıştır. Bu düşüncesini bizzat kendi hayatında da tatbik eden Hafsa'nın yakınları kendisi için bir kefen hazırladığını, bunu hac ve umre yapmak istediği zaman giydiğini, ramazan ayının son on günü geldiği zaman da onu giyerek gece sabahlara kadar ibadet ettiğini nakletmektedirler.

Gençler için çok önemli tavsiyelerde bulunduğunu görmekteyiz. Hişam b. Hassan şöyle demiştir: Hafsa binti Sîrîn, bize şöyle tavsiyede bulunurdu. Gençliğinizde kendinize sahip çıkınız ve ibadetlerinizi aksatmayınız. Zira ben amellerin en güzelinin gençlikte yapıldığını görmekteyim.

Hafsa binti Sîrîn bir taraftan gençlere bu rivayeti yaparken kendisi de çok ibadet yapmakla hem asrındaki insanlara hem de kendisinden sonraki gelecek nesillerin erkek ve kadınlarına örnek olmuştur.

Mesela kendisinin bir gecede Kur'ân-ı Kerîm'in yarısını okuduğunu, Ramazan bayramı ile Kurban bayramındaki teşrik günleri hariç bütün seneyi oruçlu olarak geçirdiği rivayeti ise, akıllara durgunluk vermektedir.

Allah korkusundan çok gecelerini ağlayarak geçirdiği rivayeti de bütün kaynak eserlerde nakledilmektedir. Nitekim Hişam b. Hassan şöyle demiştir: Hafsa binti Sîrîn, Sindli olduğunu tahmin ettiğim bir cariye satın almıştı. Ona sahibinden memnun olup olmadığı sorulmuştu da o şöyle cevap vermişti: "Sahibim çok saliha bir kadındır. Ancak onun büyük bir günahı vardır. O da bütün geceyi ağlayarak ve namaz kılarak geçirmesidir.

Hafsa binti Sîrîn'in rivayette bulunduğu insanlardan irisi de Ümmü Atiyye'dir. Nüseybe binti Ka'b olarak da bilinen bu muhtereme sahabiye kadın, Resûl-i Ekrem'e biat eden kadınlardan birisidir. Hatibu Tirmizi, bu kadının hasta tedavi eden bir doktor, yaralan tedavi eden bir cerrah olduğunu bildirmiştir. Efendimiz'in hanımlarından Hz. Zeyneb'in cenazesini bu sahabiye kadın yıkamış ve Efendimiz'den aldığı emirleri titizlikle yerine getirmiştir.

(Ali Hayran)

    Anasayfa

 

<% 'say=say+1 Session("say")="2" %>