‘Hizmet’e Layık Olmamanın Belirtileri
 
ve İlmin Dışarıda Kullanımı

Bize düşen:

 
Hizmet nedir?
 
Yeryüzünde herkes bir şeyler pazarlıyor, alıyor, satıyor, ticaret yapıyor.
Ve sattıkları malın tanıtımına, reklâmına kafa yoruyor, bu malları müşterilerine beğendirme telaşıyla ömür geçiriyorlar.
 
Sonucunda bu ticari niyet ve yatırımlarının karşılığını alıyorlar. Zengin oluyorlar, villa köşk sahibi oluyorlar, son model arabalara binebiliyorlar. Veya bütün çalışmaları boşa gidiyor dünyayı da elde edemiyorlar.
 
Fakat 4 milyarı aşkın bu insan topluluğu içinde bazı insanlar da var ki onların dünyaya bakan, sonucunda dünya mülkü kazanılan bir yatırım hevesleri yok.
 
Onların tanıtmayı, anlatmayı düşündükleri ve reklâmını yapmak istedikleri varlık tümüyle şu kâinatın sahibi olan Allah.
 
Tek bir amaçları var:
 
O da insanlara Allah’ın varlığını anlatma, insanları gerçek ‘insan’ haline yükseltme, Allah’a ulaşmalarına zemin hazırlama.
Bütün bu düşüncenin ve niyetin sonucunda oluşan aksiyona ‘hizmet’ diyoruz.
 
İnsanlar kimi zaman iradelerini kullanarak ‘hizmet’i tercih ederler.
 
Kimi zaman da hasbelkader olayların, şartların, ortamın yönlendirmesiyle veya zorlamasıyla kendilerini hizmetin içinde bulurlar.
 
İnsanın hizmetin içinde bulunuyor oluşu, ölene kadar orda bulunmasının garantisi değildir.
 
Kimi zaman hizmet platformuna paraşütle inilebildiği gibi, daha aşağılardan buraya tırmanarak da çıkılabilir. Birine hasbelkader bulunma, diğer yola iradi tercih diyebiliriz.
 
Her iki durumda da bir ilahi lütuf söz konusudur.
 
Fert hizmette bulunmanın maddi ve manevi gereklerini yerine getirmediğinde, liyakatini korumadığında, ahlaki bozulmalarla çürümeye doğru gittiğinde bu lütfün kendinden alınma zamanı gelmiş demektir.
 
Ve birey ne olduğunu anlamadan kendini hizmetin dışında bulur.


 
Bu hayat eğrisinde, hayat boyu dürüstçe yaşayıp son günlerini bu altın şehrahta geçirerek ışığa erenler olabildiği gibi, bize altın şehrahta yürüyor gibi görünen ama son yıllarında inhiraf edenler de bulunmaktadır.
 
 
Bu insanlar bu kutsi işe layık değillerdir. Ama yıllarca bu işin içinde bulunabilirler. Bu zaman 40 yılı da bulabilir. Ama insan ortalama 70 yıllık bir imtihan için dünyaya gönderilmiştir.
 
Bu zamanın farklı yıllarında farklı imtihanlarla denenme söz konusu olmasaydı belki de insan ömrü için 30 yıl yetecekti. 30 yılda denenecek ve gerçek kimliğimiz ortaya çıkacaktı.
 
Ama insan, hayatının farklı dilimlerinde birbirinden farklı psikolojik halleriyle farklı imtihanlara maruz kalır. Tüm hayat dilimlerinizi pozitife yönelik olarak geçirmediyseniz hayatınızın sonuna kadar hizmette bulunamazsınız.
 
Hizmetle olan bu geçici beraberlik;
farklı yörüngelere sahip,
farklı açılara,
farklı gaye ve hedefe sahip iki gezegenin teğet geçerken bir birlerine geçici olarak temas etmeleri ve bir arada bulunmaları gibi bir beraberliktir.
 
Siz, tamamen hizmetle aynı yörüngeye sahip değilseniz bu geçici beraberliğin bir noktasında kendinizi savrulmuş bulmanız mukadderdir.
 
Bu savrulma sonucunda bir müddet daha benzer yörüngede olursunuz, eski ama daha sonra yüzlerce kara delikten birinin çekim kuvvetine dayanamayıp kendinizi karanlıklarda bulmanız çok sürmeyecektir.
 
‘Hizmet’e Layık Olmamanın Belirtileri
 
Kendinize ait dünyevi planlarınız vardır. (Rahat bir hayat, lüks bir ev hatta yazlık, hayat güvencesi gibi kaygılar.)
 
Hizmette olan insanları hizmetten soğutucu ahlaki bir iticiliğe sahipsinizdir. Kimse size yaklaşmak beraber çalışmak istemiyordur.
 
Gözleriniz çok kontrolsüzdür. Kur’an’ın bakmanızı yasakladığı görüntülere  bakmayı kanıksamışsınızdır. Bu durumunuzdan rahatsız olsanız bile bakmamaya niyet ve azmi sizde yoktur.
 
Haram ve helal hassasiyetiniz azalmıştır.
 
İtikadi problem ve şüpheleriniz baş göstermiştir.
 
İnanmadıklarınızı anlatıyorsunuzdur.
 
Kendinizi herkesten akıllı görmeye başlamışsınızdır.
(Hafızanızın sınırlı oluşunu anlayabiliyor, kabulleniyor ama aklınızın da sınırlı olabileceği, bazı şeyleri anlamaya yetmeyebileceği hiç aklınıza gelmiyordur.)
 
Sizin inanç ve itikadınız Allah’a dayanmıyor, insanlara ve kitle psikolojisine dayanıyordur. Böyle olunca da insanların vefasız olması, onlara dayanıyor olarak ayakta duran sizi yıkıyor, dolaylı olarak Allah’a vefasızlığa sevk ediyordur.
 
Yapılan şeyleri küçümsemeye başlamışsınızdır.
 
Yapılan tüm işleri eleştiriye başlamışsınızdır.
 
Nefsinize ve ailenize hasrettiğiniz sevginizin karşılığı olarak artık kimse sizi sevmiyordur.
 
Gözünüz, neler yapabilirimden bana layık olduğum şu makamı verirlerse şunları yaparıma dönmüştür. (Oysa herkese layık olduğu makamı verseler 1 Yalova''dan 100 başbakan çıkar!)
 
Hizmet kanallarını ve itibarınızı şahsi işlerinizi halletmek, ikbal ve servetinizi artırmak için kullanıyorsunuzdur.
 
Hüsnü zan, adem-i itimat prensibi sizde su-i zan, adem-i itimat haline gelmiştir. Herkesin niyetini kötü değerlendiriyor, her olayı birilerinin menfaat arayışı şeklinde açıklıyorsunuzdur.
 
Evet, yukarıda sayılan her madde bir diğerine gebedir, bir diğer olumsuzluğa geçişin sebebi ve basamağıdır.
 
Olumsuz adım ve niyetler, olumsuz adım ve amellerin duası, davetçisidir.
 
Bu sıfatlar bizde varsa bir an önce aklımızı başımıza alıp, tövbe edip tashih-i niyette (niyeti düzeltme) bulunmamız gerekir.
 
Size kolunuzdan tutulup bir misyon yüklenmiş ve sizden o misyonla ilgili hülyalar görmeniz beklenirken sizin hususi dünyanızı imar hayalleri kurmanız sizi orada tutan elin sizi salıvermesine
''Ne halin varsa gör!'' demesine davetiye çıkarır.
 
 
Gaye-i hayalin Allah’ın rızası oluşu.
 
Kibir, riya ve ucuptan kaçma niyeti ve gayreti.
 
Hizmette bulunan insanları sevme. (İçinizdeki bu sevgi, onların da sizi sevmelerini sağlar)
 
Okunması gerekli kitaplar az da olsa kendine yönelik olarak okumak. (Başkalarına nasıl anlatırım diye değil!)
 
Müspet hareket etmeyi şiar edinme.
 
 
 
Her hafta hiç olmazsa küçük de olsa bir grup insana Allah’ı anlatma, hizmeti tebliğ ve temsil etme.
 
“Eğer siz Allah''ın dinine sahip çıkar, yardım ederseniz,
O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.” 47/7
 
ve İlmin Dışarıda Kullanımı
 
Mesela acemi bir öğretmenken sizi alıyorlar, öğrencileri kobay olarak kullanmanıza imkan tanıyorlar, size tahammül ediyorlar, kırdığınız potlara katlanıyorlar, bazen gelen şikâyetlere kulak tıkıyorlar.
 
Siz önce orada o ortamda dersi öğreniyorsunuz, sonra ders anlatmayı öğreniyorsunuz daha sonra dersinizi öğretmeyi öğreniyorsunuz.
 
Ve siz bu dönemleri geçtikten, işi öğrendikten sonra karşınıza çıkan ilk imtihanda -Bu, idarecilerinizle yaşayabileceğiniz bir problem olabilir-mağlup olup müesseseyi yüzüstü bırakıp gidiyorsunuz.
 
Sizin Microsoft’ta software öğrenip bunu IBM’e kendisi eşliğinde pazarlayandan ne farkınız olur.
 
İnsan olmanın, vefalı olmanın gereği şudur ki diyelim ki sizi küstürdüler, haksızlık yaptılar ve siz ayrılmak zorunda olduğunuzu hissettiniz.
 
İnsan olmanın ve ahlaki davranmanın gereği, sizin o bilgi ve tecrübeye ihanet etmemenizdir.
 
Gidip bakkal açsanız bu izah edilebilir, gidip pazarda limon satsanız bu davranış makul olabilir ama siz o müessesede kazandığınız bilgi ve birikimle kalkıp rakip bir kuruma geçerseniz bunun ne müminlikle ne de insanlıkla açıklanacak bir tarafı olur.
 
Ayrıca siz bulunduğunuz hizmette şerre, kötülüğe, ahlaksızlığa ve inançsızlığa karşı mücadele etmiyor muydunuz?
 
Eğer öyle idiyse bugün karşı cephede savaşmak, daha önceki 5, 10, 15…yıllık hizmet hayatınızın bütününü buruşturup çöpe atmak değil midir?
 
Karanlık öğüten değirmenlere su taşıyarak zemzemle yeşertip büyüttüğünüz çocuklarınızın geleceğine kibrit suyu döktüğünüzün farkında değil misiniz?
 
Evet bütün bunlar sizin için tebessüm taşıyan riskler ise durumunuz olsa olsa belli bir dönem zorunluluktan dolayı hizmette bulunmuş olmakla ve bu zorunluluğun bittiğini anladığınızda ise kaçmakla açıklanabilir.
 
“Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var…”
 
 
“Biz kardeşlerimizle bile imtihan oluyoruz. Bu baştan kabul edilmeli ve imtihanı başardığımız zaman Allah Teâlâ''nın kalblerimiz arasına sevgi köprüsü kuracağı bilinmeli. Bir imtihan geçiriyoruz.. bu imtihan belki bizim sabır, hoşgörü ve tahammülümüz neticesinde lehimize sonuçlanacak.. ve derken bizim arzu ettiğimiz şeyi Cenâbı Hak yaratacak, bir irtibat meydana getirecek kalbler arasında. İkincisi; bu neticeye ulaşmak için her fert kendine düşeni yapmalı, başkalarını takdir ve kabul etmeli. Üçüncüsü de; bu takdir ve kabulünü ister kendisine söylemeli, isterse de gıyabında; ama kardeşinin kulağına gidecek şekilde dile getirmeli ve böylece fert kendisini bağlamalı, bu hususta nefsini ikna etmeli.***”
 
Bir kere başta: 
 
“Ben hizmet ederim ama;
 
ekonomik sıkıntı istemem,
 
idarecilerim anlayışlı olmalı,
 
beni anlamalı, problemlerimi gidermeliler,
 
benim kıymetimi bilmeliler,
 
çocuklarımı iyi okullarda okutmalılar,
 
beni tayin ederken ailevi durumu göz önüne alsınlar, yoksa gitmem.”
 
diyorsanız siz bu iş baştan bırakın.
 
İnsan bu dünyaya imtihan için gelir. Ve bu hayat yeni ve kimseye sorulmamış sorular içeren imtihanlar zinciridir ki ortalama 70 yıl sürüyor.
 
Ve siz imtihan olmamak istiyorsunuz.
 
Durağan, problemsiz bir hayat yaşayacak sonunda da çektiğiniz çilenin(!) karşılığını alacaksınız.
 
Şunları Unutmayın
 
Allah sizi ne kadar severse o kadar büyük imtihanla, o kadar problemli insanla karşılaşırsınız.
 
(Ayağı öpülmeye layık idarecileri tenzih ederiz.) Size göre;
 
Kimi zaman hiç yontulmamış bir müdürle karşılaşabilirsiniz.
 
Kibrinden burnundan kıl aldırmayan bir genel müdürünüz olabilir.
 
Beceriksiz, işten anlamayan bir idareciniz olabilir.
 
Sizi insan yerine koymayan bir rehberiniz olabilir.
 
Maaşınız vaktinde vermeyebilirler.
 
Maaş olarak tam hakkınızı vermeyebilirler.
 
Birilerini kayırıp sizi ezebilirler.
 
Sizin daha iyi yapacağınız bir makamı size vermeyebilirler. 
 
İdarecileriniz içinde bulunduğunuz geminin tahtalarını parçalıyor, bayrak direğini sarsıyor, dümenini heva ve heveslerine göre çeviriyor olabilir.
 
Böyle bir durumda doğru olan başınızdakileri ikaz, anlamazlarsa daha yukarıya iletmek değil midir?
 
Ve fakat siz tüm bunların arkasında ve oluşunda Allah’ın terbiye ediciliğini, imtihanlarını göremiyorsanız,
 
Bu imtihanlara maruz kalışınızın,
sabredip Allah’ın davasında sebat etmenizin nasıl bir memnuniyet-i mukadeseye  vesile olabileceğini, Allah’ın meleklerine sizleri gösterip, sizlerle iftihar edeceğini tasavvur edemiyorsanız itikadi problemleriniz var demektir.
 
Allah’a ait gemiyi terk etmekle Allah’ın kendi gemisini gördüğünden, onun hamisi ve müheymini olduğundan şüphenizi ifade etmiş
olmuyor musunuz?
 
Böyle bir durumda Hz.Hızır(as) -Musa (as) kıssasını hatırlamak gerekmez mi?
 
Tüm zamanlara hitap eden Kur’an-ı Kerim, bu kıssa ile bize, bu olayın benzerleriyle karşılaşacağımızı ifade etmiş olmuyor mu?
 
Mezarda size, önce siz  sorulacaksınız.
Bunun endişesi yetmez mi ki,
fahri kaygılara kendinizi düçar ediyorsunuz.
 
 
Allah’a inanma Allah’ın adil-i mutlak olduğuna da inanmayı gerektirir.
 
Onun mülkünde kimseye zulmedilmez.
Kim ne yaptıysa karşılığını görür.
 
Bir insan sizin yüzünüzden, küçük hesaplarınızdan, bağnazlığınızdan ve beceriksizliğinizden hizmetten ayrılmışsa ve siz ‘Giderse, gitsin! Hizmetin insanlara değil, insanların hizmete ihtiyacı var.’ mantığındaysanız,
 
bu ayrılış sizin de yakın bir tarihte hizmetten ayrılmak için davetiyenizi yazdığınız anlamına gelir.  (‘El ceza-u min cinsi-l amel’ “Karşılık, yapılanın benzeriyledir.”)
 
Bunu safiyetinizden yaptıysanız ölene kadar çektikçe çeker, aileniz, çocuklarınız ve siz musibetten kurtulamazsınız.
 
Ama size düşen size zulmedenlerin muhasebesini yapmak değil, kendi hatalarınızın hesabını tutmaktır.
 
Kafanıza taş geldiyse az önce kime çelme attınız ona bakın.
 
Veya Allah’a sizi muhatap alıp soru (imtihan) gönderdiği için teşekkür edin, secdeye varın.
 
Ayrıca fiillerinizin saiki, sebebi, yönlendiricisi Allah ise, niye insanlara muhatap oluyor, onlardan şikâyet edip yolunuzu değiştiriyorsunuz.
 
Her derdinizi neden O’na açmıyorsunuz?
 
 
İnsanın tabiatında düşmek, sürçmek, yuvarlanmak vardır. İnsan doğuştan insan sıfatıyla yaratılır. Ama insan sıfatını hak etmek düştükten sonra doğrulabilenlerin hakkıdır.
 
Ve siz yukarıda anlatılanların tamamen dışında kendinizce masum nedenlerle veya birilerine takılmış olarak hizmetten ayrılmış olabilirsiniz.
 
Dış dünyanın bencilliğini,
 
iğrençliğini,
 
sizi bir ders araç ve gereci olarak görüşünü,
 
verilen paranın da pek bir bereket ve tat taşımadığını,
 
sürüden kaçan koyunun taşla döndürülmesi gibi musibetlerin art arda geldiğini görüyorsanız ve yanlışınızı fark edip dönme yolları araştırıyorsanız;
 
 Allah’a teveccüh edip dua edin!
 
Tüm kapıların sahibi olan Allah’ın rahmeti size kapıyı açacaktır.
 
Yok eğer hizmetten ayrılmışsınız ama
 
İşleriniz yolunda,
 
Kazancınız halka halka büyüyorsa,
 
Problemsiz bir hayatın sefasını sürüyorsanız,
 
Bir kenara çekilip içinizi yoklayın.
 
Eski döneminizde kıymet verdiğiniz, uğruna gözyaşı döktüğünüz tüm değerlerinizin yerinde yeller estiğini ve onların yerinde mezar taşlarını süsleyen motifler kaldığını göreceksiniz.
 
 
Bir insan kendi çocuğu, hanımı veya öz kardeşi hizmetten ayrıldığında,  duyduğu ıstırap, üzüntü ve telaşı bir hizmet arkadaşı hizmetten ayrılırken duymuyorsa, bunu küçümsüyorsa, bu insan kendine odaklı hayat süren egoist bir bencil veya ruhsuz bir vurdumduymazdır.
 
Bir mü’min, arkadaşı hizmetten ayrılırken kıyamet koparmıyorsa, ayaklarına kapanıp yalvarmıyor, sabaha kadar kapısında beklemiyorsa
bu insan hizmette kalsa ne olur, kalmasa ne olur!
 
(Yukarıda anlatılanlar, özellikle  eğitim hizmetiyle meşgul olanlar hedef alınarak yazılmıştır. Diğer mesleklerde farklı kriterler söz konusu olabilir.)
 
 
Allah vâfidir.
İnsanlar her şeyi unutabilir vefasızlık yapabilir.
Ama Allah kendi rızası için yapılan en küçük şeyi zayi etmez.
 
Allah''ın belli bir dönem samimi hizmette bulunup ayrılanlara, o hizmetlerinden dolayı vefalı olmayacağını nasıl düşünebiliriz ki?
Kimin hizmette geçirdiği zamanın daha değerli olduğunu Allah bilir.
 
Bize düşen Allah ahlakıyla davranmanın gereği olarak onlara vefalı olmak, sahip çıkmak ve köprüleri atmamaktır.
 
 
“Allah Rasûlü o devrede, yanılan, sürçen, aktivitesini kaybeden hiç kimsenin ardından onun aleyhine tek söz söylemedi. Zâhiren Müslüman görünen Abdullah b.Übey b.Selül''ün münafık olduğunu bildiği halde ve bu münafık; iffeti, âyetle sâbit Hz.Âişe gibi bir pâk ve muallâ dâmene iftira çamuru sıçratmasına rağmen, ağzından gıybet işmam edecek tek kelime konuşmamış ve sahâbînin ısrarına ve öldürmek taleplerine karşı, ısrarla "Hayır, Muhammed (as) arkadaşlarını öldürtüyor, dedirtemem" cevabını vermişti. Bütün hadîs kitaplarını baştan sona tarayınız; İki Cihan Serveri''nin, bir mü''minin ardından, onun hoşlanmayacağı bir tek kelime sarfettiğini gösteremezsiniz, gösterebilirseniz ben şimdiye kadar dediklerimden ve bundan sonra da diyeceklerimden vaz geçerim. Hayır, tek bir kelime bile gösterilemez. İşte, bu mevzûda yanıltmaz ve yanılmaz ölçümüz bu olmalıdır. Kardeşlerimizi tek kelimeyle dahi gıybet etmemeliyiz.
 
Bu hizmetin bânisi ve kurucusu olan Zât''ın kitaplarına bakın. Talebelerinden belli bir devre uzaklaşanların hiçbirisi uzaklaştıkları halleri itibâriyle değil, dönüşlerindeki keyfiyet destanlaştırılarak dile getirilmiş ve onlar, târihe ve bizim hâfızalarımıza dönüşleriyle kaydedilmiştir. Halbuki gidiş olmadan dönüş düşünülemeyeceğine göre, bir de onların gidişleri olması gayet normaldir. Fakat ifâde inceliğinde kılı kırk yaran o Zât,hep gelişleri anlatmış, gidişlere tek satırla dahi yer vermemiştir. Kendi devrinde ince insanlar ona iftira dolu taarruzda bulundukları halde, o, sarîh gıybet ifade eden ve ferdin bizzat ismini vererek tek bir mukâbelede bulunmamıştır. Bulunmamıştır, zira, o kardeşimiz iman cihetinde bizim cephemizin adamıdır. Ve mü''min olma, küfrün karşısında yer alma,netice itibariyle Cennete hak kazanma pek de öyle hafife alınacak durumlar değildir. Onun için, yılandan çıyandan kaçtığımız gibi, kardeşlerimizi çekiştirmekten kaçmalı ve içtinap etmeliyiz. “***