|

Helâlleşme-Kur’an Talebesine Yakışır mı? -Gıybete Karşı TavırEn Büyük Kahramanlık -Gıybet, Rahmetten Mahrumiyettir-Gıybetle ilgili link mp3
Bir insan hakkında
Sizin yanınızda bulunduğunda söyleyemeyeceğiniz, söylemekten çekineceğiniz bir sözü gıyabında söylemektir.
Bu çağda bir insanı dikey olarak en çok yükseltecek veya en çok batıracak fiillerden birinin harama nazar edip etmemek olduğunu söyleyebiliriz.
Harama nazar edip etmemek insanın kendini, şahsi hayatını ilgilendirir.
Ama gıybet toplumsal bütünlüğü bozmaya yönelik bir günah olduğundan ateş olup cürümü kadar yer yakmaz. Diğer insanların hukukuna tecavüz içerir. Böylece daha büyük bir günah olarak karşımıza çıkar.
Dolayısıyla siz temiz bir insan olarak dururken biraz gıybet eder müthiş bir günahkâr haline gelebilirsiniz, ama dişinizi sıkıp gıybete sabreder, susarsanız tam tersine o anda dikey olarak yükselip bir veli haline de gelebilirsiniz.
Harama nazar edip sonrasında Allah’tan özür diler, tövbe ederseniz Allah affeder.
Ama gıybet sonrasında tövbenizi Allah belki affeder ama bu günah,
kul hakkına tecavüzü ihtiva ettiğinden, gıybetini ettiğiniz şahıs sizi affetmedikçe veya hakkınızı ona helal ettirmedikçe büyük bir veli bile olsanız cennete girmeniz mümkün olmaz.
Kul hakkıyla cennete girmek mümkün değil.
“Eğer hatırımızı sayıyorlar ve sözlerimizi kaldırabiliyorlarsa, yüzyüze geldiğimizde onlara eksiklerini ve hatalarını söyleriz. Bunu yaparken de, gurur ve çalımdan, elayak hareketleri ve mimikler gibi Allah''ın sevmediği şeylerden kaçınmaya dikkat ederiz. Dolayısıyla onlara bir şey anlatırken kalblerinin buna tepki göstermesine meydan vermeyiz. Eğer doğrudan söyleyemeyeceksek bir topluluk içinde ortaya konuşur, onun da kendi payını almasını umarız. Ama kat''iyen hiç kimsenin hiçbir yanlışını gıyabında konuşamayız. Birisi hakkında alaylı ve tenkit ima eder şekilde "Falan mı? Hâ!" dememiz, göz ucuyla onu işaret etmemiz bile mümince bir tavır değildir.
Bir insan hakkında söylenen "aval aval yüzüme baktı.." demek kadar da olsa duyduğu zaman muhatabın hoşuna gitmeyecek bir söz gıybettir ve haramdır. Yalan söylemek, zina etmek, hırsızlık yapmak ve namazı terk etmek gibi haramdır.***”
Kur’an-ı Kerim gıybeti ölü eti yemeye benzetir.
اَيُح ِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ َلحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا
“Sizden biriniz kardeşinin ölü halindeki etini yemek ister mi hiç?
Demek tiksindiniz! “ (49/12)
E! Ayetteki soru hemzesi aşağıdaki diğer kelimeleri de niteler
اَيُحِبُّ Eyuhibbu-nasıl seversiniz?
اَحَدُكُمْ Ehadüküm-sizden birinin,
اَنْ يَاْكُلَ En ye’ küle-yiyorsunuz,ısırıyorsunuz.
َ لحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا Lahme ahihi- kardeşinizin etini
مَيْتًا Meyten - ve hatta ölmüş etini
Yakınınızdaki insanlardan birinin adını hayalen şuraya yazın:
.........................
İsmini yazdığınız şahısla ilgili size şunları desem:
“Ona ben pek güvenmem”
“Hakkında iyi şeyler söylemiyorlar”
“Boyu da çok kısa”
“Onun aklı ermez”
“Çok kaypak”
“Senin arkandan konuşuyor”
“Sözünde durmaz”
“Çok yalan söylüyor”
“Seni biraz riyakar buluyormuş”
Bu cümleler, yakınınızdaki şahsın zihninizdeki olumlu imajını yok eder, öldürür.
Yani ben kurduğum cümlelerle yakınınızdaki şahsı önce sizin zihninizde öldürüyor sonra da karşılıklı gıybet ederek ortaklaşa cesedini zihnimizde tamamen yok ediyoruz.
Kur’an’ın tanımına itimad ediyorsak beraberce gıybet ederkenki ruhi durumumuz fotoğraflansa ölü bir cesedi didikleyen ve çekiştiren akbabalara benzer bir fotoğrafımız ortaya çıkar.
Bir gün Efendimize: ”Ey Allah''ın Resulü, sana Safiyye''deki şu şu hal yeter! demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): "Öyle bir kelime sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsad edecekti" buyurdu.
Bir gün yine: “Falan kadının boynu ne kadar uzun!” diyen Hz. Âişe Validemize (ra): “Onun gıybetini yaptın ve etini dişledin.” der;
Bir başka zaman bir sahâbi, Mâiz’i kasdederek: “İşlediği gizli günahı açıkladı ve ona layık bir şekilde öldü.” deyince, Allah Rasulü kaşlarını çattı: “Arkadaşınızı gıybet ettiniz. Allah’a yemin ederim, Mâiz öyle bir tevbe etti ki, yeryüzündeki bütün günahkârlara dağıtılsaydı kâfi gelirdi” buyurur.
Yanınızda olmayan şahıs ile ilgili konuşmalardan sizin etkilenmeme ihtimaliniz var mı?
İnsanlar gıybet ettikçe, birbirlerini birbirlerinin zihninde öldürüyorlar ve sonuçta birbirlerini sevmeyen, birbirinden kopuk bir topluluk oluşuyor.
Kur’an-ı Kerim’de “Bünyan-ı marsus” gibi(61/4) “ tuğlaları harçla kenetlenmiş bir duvar” gibi olmamız istenirken, biz gıybetle aramızdaki çimento ve harcı yok ediyoruz.
Eğer bu konuşmalarımızda yanımızda olmayan şahısla ilgili doğru şeyler söylüyorsak bu işin adı gıybet.
Bir de bu gıybeti yalanlarla süslüyorsak günah ikiye çıkıyor:
GIYBET + İFTİRA
Bir sahabe Efendimize : "Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?) dedi. Aleyhissalatü vesselam: "Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de bühtanda (iftirada) bulundun demektir." Müslim, Birr
“Kur''an alaylı bir işareti bile gıybet sayıyor; "Veylün likülli hümezetin lümezeh- Vay haline her türlü hümeze ve lümezenin; yani, insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin!" (Hümeze, 104/1) diyor. Evet, birinin paltosunun uzunluğunu kısalığını bile serrişte etmeyi din gıybet sayıyor. Ve bu gıybeti bir hadisi şerif en yakın mahremiyle zina etme ölçüsünde büyük günah olarak anlatıyor. Kim bu kadar alçalabilir ki?***”
Ulvi bir gaye için olmayan her bir araya geliş toplu gıybete bir davetiyedir. O an bir meşguliyeti olmayan insanlar için en zevkli neşeli sohbet konusu orada olmayanların ayıp ve kusurları, orada olanlarınsa fazilet ve üstünlükleridir.
Şeytan bu sohbete müthiş bir lezzet verir.
Ömür boyu herhangi bir maddi savaşla imtihan edilmeden, maddi savaş vererek, kan dökerek, tehlikelere atılarak imtihan olunanlarla beraber cennete girmeyi mi hayal ediyorsunuz?
''''Düşmanla savaşın küçük cihat, nefisle savaşın büyük cihat'''' Hadisi şerifine istinaden her gıybet ortamının bir cihat meydanı olduğunu söyleyebiliriz.
Ve siz bir şekilde bu grubun içindeyseniz yapacağınız iki şey olabilir.
“Hep iyilik yapmak, hatta kötülüklere bile iyilikle karşılık vermek.. başına ne gelirse gelsin “of” bile dememek ve gıybetlere girmemek. İşte bence hakikî kahramanlık budur!***
Evet ya bu müthiş lezzete başkaldırarak ya kahramanlık yapacak onları kibarca ikaz edeceksiniz ve:
“Kim bir mü''mini gıybetçiye karşı himaye ederse, Allah da kıyamet günü ona cehennem ateşinden onu koruyacak bir melek gönderir.”
Sınıfına dahil olacaksınız ya da oradan ayrılacaksınız.
Veya konuşulanları dinleyerek yapılan işe ortak olacaksınız.
”Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz.” 8/25 ayetinin tehdidine maruz kalacaksınız.
Şeytanın sağdan gelerek yaptırdığı gıybet:
Hizmete zarar verenlerin gıybeti.
Bu, en halislerin düşmesi muhtemel çukur.
Sizin geceniz gündüzünüz, her işiniz hizmetse
ve hizmetin her şeyiyle ruhen alakadarsanız;
hizmet edenlerin saflarındaki her dağılma,
her perişanlık,
her pürüz sizi rahatsız eder.
Ve karşınızda büyük bir imtihan belirir.
Bu olay sizin aşıyorsa ve daha yukarıya ulaştıramıyorsanız,
Ya hizmet kaygısıyla “dertli söylegen olur” kendinize hâkim olamayıp birileriyle dertleşip gıybet edeceksiniz, imtihanı kaybedeceksiniz.
Veya
hizmetin sahibinin Allah olduğu ve
O’nun her şeyi görüp gözettiği,
Allah’ın rızasının bazen mağlubiyette de olabileceği şuuruyla dilinizi tutacak hikmetini ahirette öğreneceğiniz olayları görmezlikten gelerek savaş kazanacaksınız.
ve Muzafferiyet Sevinci
Önünüze muhteşem bir gıybet mevzuu çıktı.
Ortam da müsait. Gıybet şakşakçıları hazır.
Tam ağzınızı açıp konuşacak, karbondioksitinizi boşaltacaksınız.
Ve hatta konuşmasanız çatlayacaksınız.
Bunu hissediyorsunuz.
Müthiş bir imtihan!
Evet, bu lezzete mukavemet etme,
Söyleyeceğiniz bir cümleden vazgeçme kolay değil.
Ama siz dilinizi tutuyor konuşmuyorsunuz.
Emin olun!
Bu işten kazandığınız sevap ve rızayı İlahiyi o gece kılacağınız nafile 1000 rekat namazla kazanamazsınız.
Ve bu işin mükafatını görecek vaktiyle size lezzetli gelen gıybetten, bir süre sonra tiksinmeye başlayacaksınız.
Hatta gıybet edenleri görünce iğreneceksiniz.
Evet mahşer yerine geldiniz,
Allah, merhametiyle kusurlarınızı bağışladı, günahlarınız affedildi.
Ve siz artık cennete girebilirim ümidi içinde sırata yaklaşıyor,
bunu da aşarsam her şeyden kurtulurum diye hayal kuruyorsunuz.
Bir de ne göresiniz! Yıllarınızı beraber geçirdiğiniz yüzlerce insan ve tanımadığınız bir sürü insan sizi bekliyor.
Kiminin elinde bir, kiminin elinde onlarca dosya.
Siz terlemeye başlıyor ve ümidinizi kaybediyorsunuz.
En yakınlarınızdan birinin elindeki dosyayı alıp okuyorsunuz:
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı:
Davalı:
Konu: Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında gıyaben “Çok cimri!” demişsiniz.
Bir başka dosyayı açıyorsunuz:
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı:
Davalı:
Konu: Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında gıyaben
“Hiç sözünde durmaz!” demişsiniz.
Bir başka dosyayı açıyorsunuz:
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı:
Davalı:
Konu: Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında gıyaben
“Yüzüme aval aval baktı...” demişsiniz.
Bir başka tarafa bakıyor binlerce dosyadan oluşan ayrı bir yığın görüyorsunuz.
Ön kapağında UMUMİ yazıyor.
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı: ... bin kişi
Davalı:
Konu: Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında gıyaben “Bu cemaat, namazı vaktinde kılmaz, kitap okumaz, Kur’an okumaz. ” demişsiniz.
Evet kul hakkına raci, Allah’ın affını davacıyla anlaşmaya bağladığı binlerce dosya ile cedelleşmek istemiyorsak;
ya dilimizi tutacak dikey olarak yükseleceğiz.
Veya gıybetini ettiklerimizle dünyada helalleşeceğiz ki bu iş, (gidip ’senin şöyle şöyle gıybetini ettim.’ demek) oldukça zor olup,
erkek oğlu erkeklerin veya Rabiatu-l Adeviye gibi asil kadınların yapabileceği bir iştir.
Bunları da yapmazsak maruz kalacağımız manzara:
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Mirac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. "Ey Cebrail! Bunlar da kim?" diye sordum: "Bunlar," dedi, "insanların gıybet edenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir."
Ebu Davud, Edeb
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim bir mü''mini bir münafığa (gıybetçiye) karşı himaye ederse, Allah da onun için Kıyamet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de Müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu, kıyamet günü, cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder. Ebu Davud, Edeb
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir." [Müslim''in rivayetinde "nemmam cennete girmeyecektir" şeklinde gelmiştir.” Buhari, Edeb 50
Hâtime
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Yirmibeşinci Söz''ün Birinci Şu''lesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin misallerinden olan birtek âyetin, mu''cizane altı tarzda gıybetten tenfir etmesi; Kur''an''ın nazarında gıybet ne kadar şeni'' bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet Kur''anın beyanından sonra beyan olamaz, ihtiyaç da yoktur.
İşte اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ َلحْمَ اَخِيهِ مَيْتًاâyetinde altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.
İşte birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şey''i anlamıyor?
İkincisi, يُحِبُّ lafzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?
Üçüncüsü, اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?
Dördüncüsü, اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?
Beşincisi, اَخِيهِkelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?
Altıncısı, مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?
Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i''cazkârane altı derece o cürümden zecreder.
Gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:
اُكَبِّرُ نَفْسِى فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لاَ لَهُ*عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ جَهْدٌ
Yani: "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır."
Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:
Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar göreceksin."
Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: "O topal ve serseri adam filân yere gitti."
Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.
İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a''mal-i sâlihayı yer bitirir.
Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit
اَللّهُمَّ اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ
demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, "Beni helâl et" demeli.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Gıybet etmeme de bir meziyettir, iman işidir, yürek işidir. Yiğitliğin emaresidir. Onun için yanımızda gıybet edilmeye başlandığı an bu yiğitliği göstermek zorundayız. “Dinlemiyorum böyle şeyleri, kalkın, defolun gidin yanımdan.” demeliyiz. Bunu yapacak cesaretimiz yoksa, bari kendimiz kalkıp gitmeli ve o şeytan meclisini terk etmeliyiz.
Zira bu tür konuşmalar koskoca bir cemaati gıybet etmek demektir. Gıybet ise, Hakk''a hizmet eden bir cemaatin hukukunu ihlâl olduğundan, o cemaati teşkil eden bütün fertlerle onlar hakkında söylediklerini zikredip ferden ferda helâlleşmedikçe o şahsın kurtulması ve cennete girmesi mümkün olmayabilir.
Bu konuda önemli bir kayma noktası ise şu: Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor görünerek, arkadaşları hakkında “Daha neleri var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve hepsini söylemiyorum.” Bu söz, o kasdettiği şeyleri söylemekten çok daha büyük bir gıybettir. Çünkü müphem bir isnad, sarih bin iftiradan daha büyüktür. Zira muhatabın aklına, acaba: Livata mı, zina mı, içki mi, kumar mı... vs. gibi şeylerin hepsi birden gelebilir. Böylece hem ikili münasebetler, hem de içtimaî salah zedelenir. Evet, böyle diyeceğine, o zatın 100 tane günahını açık-açık söyleseydi, her halde sözleri, akla gelebilecek şeylere sınır teşkil etmesi bakımından daha ehven olurdu...
Bence prensip kararına varmalı.. hatta: “Ağzımdan gıybet adına bir söz çıkarsa, 3 ay muttasıl oruç tutacağım” demeli. Ve gıybete giden yolları baştan kapamalı. Ben bir kerre böyle bir şey demiş ve neticede 3 ay oruç tutmuştum.
Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabını bulup helâllık dilemek mecburiyetindedir. Bu hak, gıybet, iftira, yalan isnadı vs. gibi manevî boyutlu ise, ancak hak sahibiyle açıkça konuşularak helâl ettirilebilir. Eğer borç-alacak cinsinden ise, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir.
Helâlleşme
Helâlleşme bir ahlâk haline getirilmelidir. Ve mutlaka helâllik istenen şahsa durum olduğu gibi anlatılmalıdır; Mesela: “Senden şu kadar haksız yere şunu aldım; seni gıybet ettim...” vs. gibi. Ne var ki, aynen anlatma karşı tarafta derin yaralar açacaksa, o zaman mes’ele şerhedilmeden, mutlak olarak helâllik istenmelidir. Bir zaman arkadaşlardan biri gelerek bana, “Hakkını helâl et, senin gıybetini yaptım” dedi. Tam neler söylediğini ifade edecekti ki, hemen susturdum ve hakkımı bütünüyle helâl ettiğimi söyledim.
İnsanız ve zayıf taraflarımız var. Söylenen söz içimizde bir ukde ve yara olarak kalabilir. İnsanın Cenab-ı Hakk’ın huzuruna, içinde mü’min kardeşine karşı, herhangi bir ukde varken gitmesi ise büyük bir talihsizliktir. Onun içindir ki, Efendimiz sık sık: “Bana arkadaşlarım aleyhinde hiçbir şey söylemeyin. Zira, Rabbimin huzuruna selim bir kalple gitmek isterim” der ve mü’min bir kardeşi aleyhine birşey söylemek isteyenleri böyle ikaz ederdi. O’nda bizim için her hususta üsve-i hasene (en güzel örnek) vardır. Bu mevzuda da rehberimiz, yine Resûlullah’tır (sav).
Bir gün İbrahim b.Ethem’in evine ziyaretçiler gelir. Yemeğe başlamadan kendi aralarında orada olmayan birini çekiştirirler. Hazret onlara: “Bizden öncekiler ekmeği etten önce yerlerdi. Siz ise daha ekmek yemeden ete başladınız.” der.
Kıyamet günü amel defteri eline verilen kul orada işlememiş olduğu iyiliklerin yazılı olduğunu görünce “Ya Rabii, bu iyilikler bana nereden geldi?”der. Allah (cc) da “ O iyilikler senden habersiz olarak senin gıybetini yapanlardan geldi.” der.
(Tenbihü’l Gafilin)
Bu hususta bir de konum meselesi var. Meselâ benim konumum. Bazen oluyor ki bana intikal eden hâdiseler karşısında kendimi şikayet bürosu şefi gibi görüyorum. Gelen-giden belki günde 100 adam problemini anlatıyor ve ardından “çöz bunu” diyor. Problemleri çözme neyse ama onların intikalinde gıybetlere girme yok mu, işte onlar beni mahv u perişan ediyor. İmanlı sînelerde, imanlı dillerde bu kâfir sıfatını görmeye hiç tahammül edemiyorum. Ben sizlerden tekrar rica edeyim. Allah aşkına bu türlü davranışları hayatımızdan silip atalım. Zira şu hale gelen hizmeti hafizanallah yiyip-bitirecek iftirak ve gıybet virüsünden başka bir şey bilmiyorum. Hele gıybet, hele gıybet!.
Meselâ İslam’a hizmet yolunda öyle insanlar tanıyorum ki, zinaya karşı olabildiğine kapalı, yediği-içtiği, giydiği şeylerde harama kilitli, namazları çok mükemmel, fakat gel gör ki gıybetin merkezinde. Hâlbuki gıybet de en azından zina ölçüsünde haram. Onun için tekrar rica ediyorum birilerini çekiştiren, her fırsatta gıybet eden insanlara karşı ortaklaşa tavır alalım. Konuşmayalım, konuşturmayalım o insanları. Bulunduğumuz ortamları iftirak ve gıybete nâmüsait hale getirelim. İçtimaî hayatımızı perişan eden bu iki virüsten, yılandan, çıyandan kaçar gibi kaçalım.
Asr–ı Saadete bakıldığında, Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer gibi.. üstün insanlar arasında dahi zaman zaman birbirlerini tenkit etme mahiyetinde muhaverelerin cereyan ettiği görülecektir. Evet, esasen bu bir sahabi ahlakıdır. Onlar birbirlerinde gördükleri yanlışlıkları, bütün bir ihlas ve samimiyetle gidermeye çalışırlardı. Tıpkı onlar gibi bugünkü müminler de belli bir üslupla Allah için yapılan işlerde birbirlerini ikaz etmeli ve buna kendilerini alıştırmalıdırlar. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde, gıyabında konuşma da kendiliğinden kalkacaktır.
Bazen mü’minde kâfir sıfatı olabileceği gibi, bazen de kâfirde mü’min sıfatı bulunabileceğini söylemektedir. Mesela; gıybet, yalan ve iftira birer kâfir fiilidir; fakat maalesef, bazı mü’minler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler.Gıybet etmektense Allah dilimizi koparsın!
Kur’an Talebesine Yakışır mı?
Evet, günümüzün en büyük dertlerindendir su-i zan ve gıybet. Öyle ki, bugün imana ve Kur’an’a hizmet dairesi içinde müslümanlara ait pek çok problem halledilmiştir. Mesela, şöyle-böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler, Allah’ın izniyle, herkesin benimseyip kendi hayatında tatbik etmeğe çalıştığı esaslar haline gelmiştir.
Fakat, kötü ahlakın birer parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki, maalesef, onların üstesinden hâlâ gelinememiştir. İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma, gözü faydasız resim kareleriyle yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve bütün bu menfilikleri kalb mutfağında, fuad tezgahında kesme, doğrama, pişirme.. böylece, çok küçük meseleleri büyütme; bazen bir sözle bir insanı ademe mahkum etme, bazen de bir başkasının bir anlık haline bakıp onu defterden silme.. gibi öyle çirkin günahlar vardır ki, herkes için olmasa bile bazılarımız için bunlar hâlâ bertaraf edilememiştir ve bu günahlar, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına zehir akıtmaya devam etmektedir.
Bu meselenin önemli bir yanı da şudur: Bazı insanlar, kendileri aleyhinde konuşulmasından ve gıybetlerinin yapılmasından dolayı mukabele hakkına sahip olduklarını zannediyorlar; birisi onları çekiştirip gıybet edince, onlar da başkalarının gıybetini yapmayı ve kendilerini çekiştirenler hakkında ileri geri konuşmayı mübah gibi görüyorlar. Sanki gıybeti yapılan insanın gıybet etme hakkı varmış gibi hatalı bir yoruma giriyor ve meseleyi çok yanlış algılıyorlar. Oysa ki, günahlar zatında günahtır; insanların çoğunun bir günahı işlemesi onu günah olmaktan çıkarmaz ve o cürme mazeret olamaz.
Mesela, Allah korusun, komşu bir ülkenin askerleri ülkenizi işgal etseler; ırz payimal olsa, namus çiğnense; kirli eller anaların, bacıların iffetine dokunsa; yaşlı-genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk ayırımı yapılmadan insanlar bir bir öldürülse... bütün bunlar çok büyük günahlardır ve birer zulumdür. Zulüm devam etmez; Allah onları bir gün mutlaka cezalandırır. Başka bir zalimi onlara musallat eder, onları da ezdirir. Fakat, siz kesinlikle onlara karşı aynı şekilde mukabelede bulunamaz, zatında günah olan hiçbir fiili irtikap edemezsiniz.
Karşınızdakiler düşman da olsa, siz çocukları öldüremez, hiçkimsenin namusuna yan gözle bile bakamaz, hiçbir kadıne el süremezsiniz. Düşmanlarınızın, o günahların hepsini işlemiş olmaları sizin günahınızı tahfif etmez, onları size mübah kılmaz.
Aynen öyle de, biri sizin gıybetinizi etse, aleyhinizde konuşsa, mesela, size “insan şeklinde yaratılmış bir yılan” dese ve siz de onun hakaretine karşılık meseleyi biraz da hafifleterek, “gibi” şeklinde bir benzetme edatı da ekleyerek “yılan gibi bir adam” sözüyle mukabele etseniz, yine büyük bir günah işlemiş olursunuz. Ahirette, dilinizin ve o gıybetin hesabını da vermek zorunda kalırsınız. Çünkü, başkasının sizin hakkınızda o günahı işlemesi, sizin de aynı günahı işlemenizi mübah kılmaz. Kur’an-ı Kerim’de, farklı bir üslupla bu hususa dikkat çekilmiş ve “Bir topluluğun size karşı zalimâne tavrı, kini, nefreti ve sizin de onlara karşı içinizde büyüttüğünüz öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur.” (Mâide, 5/8) buyurulmuştur.
Aslında, bir insan büyük bir gâyeye kilitlenmişse, hep onunla oturup kalkar ve davasına ait meseleler onu öyle meşgul eder ki, başkalarıyla alakalı dedikodulara, su-i zanlara ve gıybetlere ayıracak zaman bulamaz; zaten onun gönlünde kötü şeylere karşı meyil hiç yer tutamaz. Bir noktayı hedefleyen ya da bir uçağa kilitlenen bir füze, onu vuracağı âna kadar sürekli takip eder, hedeflediği uçak eğri büğrü yol alsa, zikzaklar yapsa bile füze onun peşinden ayrılmaz. İşte, yüce bir mefkureye kilitlenen insan da hedefine götürecek vesilelerden başka hiçbir meseleyle meşgul olma ihtiyacı duymaz. O davası adına yapabileceği vazifeleri düşünür, onları eda etmeye çalışır ve sadece gaye-i hayaliyle alakalı konularla uğraşır.
Bir kitapta okuduğuma göre, bir grup insan, çağımızın önemli bir simasıyla konuşurken, Marmara Kahvehanesi’ndeki insanların akşama kadar onlarca devlet yıkıp yerine ütopyalar inşa ettikleri gibi, milletin kurtuluşundan, nizamdan ve siyasetle alakalı değişik mevzulardan bahsediyorlar. Bir müddet onları dinleyen o muzdarip insan, sonunda dayanamıyor ve söz istiyor: “Efendiler, efendiler! Çok güzel şeyler söylediniz, mühim meseleleri şerh ettiniz. Fakat, Allah aşkına, davam adına benim yapmam gerekli olan şey nedir, bana onu söyleyin!” diyor.
Aslında, O’nun bu sözü ve çıkışı mefkure insanları için güzel bir ölçüdür. Şayet, siz Allah rızası hedefine kilitlenmiş bir insansanız her anınızı o istikamette değerlendirmelisiniz. Yanınıza gelen biri, “aldık, açtık, yaptık” deyince, üslubunca “Arkadaş, senin şu bahsettiklerin ila-yı kelimetullah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanma uğrunda ne ifade ediyor? Şu anlattığın şeyler, ne ölçüde ila-yı kelimetullah’a vesile olacak, kaç yerde ruh-u revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlayacak ve bizi Allah’ın hoşnutluğuna ne kadar yaklaştıracak?” demeli ve vazifenizle alakalı olmayan laflara karşı tamamen kapanmalısınız.
Gıybete Karşı Tavır
İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meselede de şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum.”
Bir başka zaman, diğer bir abiden de benzer bir hatıra dinlemiştim. O da demişti ki, “Bir gün Üstad’ın yanına gittim. Bir meselenin halli için, belki birileri hakkında zemm de ifade eden bazı şeyler söyleyecektim. Üstad anlatmak istediğim mevzuyu bilmiyordu. Fakat, ben ne zaman söze başlasam, “Kardeşim, ben dinlemek istemiyorum” deyip meseleyi kapattı. Ben anlatmakta ısrar ettim; ara ara söze girmeye çalıştım ama O da her defasında “Kardeşim, bu hususta bir şey dinlemek istemiyorum” dedi ve bana başkalarıyla alakalı tek cümle söyleme fırsatı bile vermedi.”
Üstad’ın davranışı, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır alma demektir. Zannediyorum, biz de bir kaç yerde böyle ders versek, yanımızda vazifemizi alakadar eden konular haricinde konuşulmasına fırsat vermesek, su-i zanları seslendirme ve gıybetlere girmelerin alanı da kendi kendine daralacaktır. O türlü hırıltıların alanının genişlemesi, biraz da bizim hırıltılara müsamahamızdan kaynaklanmaktadır.
Kur’an’ın halis bir talebesi, birisi ağzını gıybete açtığı zaman yiğitçe “Allah’a ısmarladık” deyip oradan uzaklaşmasını bilmelidir. Bu mü’mince tavırla gıybet meclislerini bir kaç defa terketseniz, su-i zanlarını dillendiren kimselere “hoşçakalın” deyip yanlarından ayrılsanız, zamanla onlar da sizin yanınızda o türlü şeylere teşebbüs etmemeye çalışacaklardır. Maalesef, biz müsamaha gösterilmemesi gerekli olan bir konuda müsamahalı davrandığımızdan, gıybet edenlerin ve müfterilerin hareket alanlarını da genişletmiş oluyoruz.
Hadd-i zatında, Allah’a, Rasûl-ü Ekrem’e, Kur’an’a ve ahirete inandığını söyleyen bir insanın, su-i zan ve gıybetle alakalı onca ilahî terhîbi ve tehditkâr ifadeyi duyup bildikten sonra hâlâ o şeni’ fiilleri işlemesi anlaşılacak gibi değildir. Zira dinin emir ve yasaklarını bilmesine rağmen onlardan bazılarını yerine getirip bir kısmını görmezlikten gelen insanların durumu, kendi kitaplarındaki bazı hükümlerle amel eden bir kısmını ise hiç görmemiş gibi davranan bazı İsrailoğulları’nın durumu gibidir ki, Kur’an onların yaptığını dini tahrif etme olarak anlatmıştır. Onlar, dinin bazı disiplinlerini hayata geçirmiş, diğer prensipleri ise adeta yok saymışlardır. Doğrusu, bugün bazı mü’minlerin yaptığı da bundan farklı değildir.
Kur’an-ı Kerim, gıybeti yasaklıyor, onu ölü kardeşinin etini yemek olarak ele alıyor, en büyük hayasızlık ve utanmazlık sayıyorsa; fakat, buna rağmen insanların bir kısmı, onu hükümden iskat etmiş gibi davranıp onun-bunun gıybetini ediyorlarsa, bu bir tahrif ve Kutsal Kitabın canına okuma demek değil midir? Peygamber Efendimiz’den şeref-sudur olmuş dünya kadar hadis-i şerif varken, onları görmezlikten geliyor ve o çirkin cürmü işlemeye devam ediyorlarsa, bu, Allah Rasûlü’nün va’z ettiği hükümleri değiştirme değildir de ya nedir?!. “Bizden önceki bazı kavimler, kendi kitaplarını tahrif etti, Allah’ın kelamı olmaktan çıkardı ve beşer lafıyla doldurdular.” deyip onları kınarken aynı günahı işleyerek dinin bazı emirlerini yok saymak o kavimlerin yaptığını yapmak değil midir? Öyleyse, meseleye samimiyetle ve hakperestlik mülahazasıyla bakmamız lazım.
O zaman, birbirimize “Hele gelin, bir kere daha hakiki mü’minler olalım” dememiz gerektiğini anlayacağız. Evet, imanımız bugüne kadar aksayarak ve sekerek gelmişse, hele gelin, hiç olmazsa bundan sonra aksamayan ve sekmeyen bir imanla Cenab-ı Allah’a yönelelim. Hele gelin, her hareketimizi ahiret hesabına ve mizana bağlayarak, tartılı ve ölçülü yaşamaya karar verelim.
Ayrıca, tecessüste bulunma, iz sürme, insanlar hakkında kötü düşünme ve ihtimallere hüküm bina etme birer paranoya emaresidir. Hususiyle son zamanlarda bütün dünyayı saran paranoya kabusu en samimi mü’minlere bile tesir etmiştir. Bugün, hissiyatı azıcık kurcalanan hemen her insanın bir sürü şüphe, tereddüt ve su-i zanla yaşadığı görülecektir. Hemen herkesin “Şöyle demişti, ondan şu mana çıkar; böyle söylemişti, demek ki şöyle düşünüyor” türünden mülahazalarla yatıp kalktığı ve çeşit çeşit vehimlerle dolu olduğu müşahede edilecektir. Oysa, Kur’an, kulağı kîl ü kâle kapamayı, çirkin manzaralar karşısında gözü yummayı, yakışıksız sözler söylemekten dili muhafaza etmeyi emretmektedir.
En Büyük Kahramanlık
Evet, inanan gönüllerin mülahazaları ve sözleri de imanları çerçevesinde olmalıdır. Onların konuşma ve sohbet mevzularını dedikodular, gıybetler ve vehimler belirlememeli; her muhavereleri dinin emirleri etrafında, harama girmeme sınırları içinde ve rıza-yı ilahiye vesile olabilecek bir keyfiyette cereyan etmelidir. Unutulmamalıdır ki, vifak ve ittifak tevfik-i İlahî’nin vesilesi, ihtilaf ve iftirak da başarısızlığın ve maksada ulaşamamanın sebebidir. Uhuvveti zedeleyecek her mülahaza, söz ve davranış, hayırlı faaliyetlerinizin bereketini de alır götürür.
O halde, Allah’ın sizi muvaffak kılmasını istiyorsanız, uyuşmazlık, kırgınlık, kavga ve ayrılık sebebi olabilecek kötü düşünce, çirkin laf ve kaba tavırlardan uzak durmalısınız. İnsanları sizden uzaklaştıracak, size karşı nefret hislerini tetikleyecek hal ve hareketlerden kaçınmalısınız. Hasımca duygularla yanınıza gelen insana bile bir gül uzatıp “Bunu mu almak istiyordunuz?” demeli ve onu da sıcak bir tebessümle karşılamalısınız. Nihayet karşı taraf da insandır, muhatabınızın gönlündeki buzların eridiğini göreceksiniz. Başkaları size karşı insanca davranmasa bile, siz kat''iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynıyla karşılık verme) mülâhazalarına takılıp kalmamalı, ölseniz bile mutlaka Müslüman karakterinin gereklerini yerine getirmeli ve –bir yazıda dendiği gibi– başınıza atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafınıza maytap ziyafetleri çekmelisiniz!
Dinin emirlerini kılı kırk yararcasına, ciddi bir titizlikle yerine getirmektir yiğitlik. Zulme uğrasan da zulmetmeme, ezilsen de ezmeme, hep Müslüman karakterine yakışan tavrı sergileme, mefkûrenin muhabbetiyle yanarak sürekli onunla alakalı konuları düşünme, su-i zan, tecessüs ve gıybet gibi şeytanî tuzaklara düşmemedir en büyük kahramanlık. Buna kıyasla, savaş meydanında ölme çok küçük kalır. Çünkü, bunda dinin için her gün yüz defa ölüp ölüp dirilme ve davan için ayakta durmaya çalışma vardır.
Hasılı, “Bilmediğin şeyin izini sürme!” mealindeki ayet her şeyden önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçmayı ve kesin bilgiye dayanmayan hükümlerle insanları suçlamamayı emretmektedir. Bununla beraber, bu ilahî kelam, yeterli araştırma yapılmadan sadece söylentilere göre hiç kimsenin aleyhinde olunamayacağını; yalnızca tahmin, varsayım ve bir kısım teorilere dayanan bilimlerin mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğini; Cenâb-ı Allah ve Rasûl-ü Ekrem tarafından bize öğretilen ilme dayanarak her türlü hurafe ve batıl inançtan uzak durmamız gerektiğini ve ilmi de bilgi muzahrefatını da alıp işleme vesileleri olan göz, kulak ve kalb gibi organların da yaptıklarından mesul olacağını ifade etmektedir.
Gıybet, Rahmetten Mahrumiyettir
Soruda aynı duygu ve düşüncenin yeniden teessüsü nasıl olur diye soruluyor. Bunun için;
Birincisi, Müslüman, kendinden evvel gelmiş geçmiş büyükler hakkında doğru da olsa nâsezâ nâbecâ sözler sarf edildiği zaman, bu sözü söyleyene, “Bu bir gıybettir. Gıybet de haramdır.” diye çok ciddi tavır almalı ve o sözü ona söylettirmemelidir. Böyle bir gıybeti engellemek için yapılanlar bir işe yaramazsa gıybet yapanların yanından kalkıp gitmeli ve onları günahlarıyla baş başa bırakmalı.
İkincisi, ne seviyede olursa olsun din-i mübîn-i İslam’a hizmet etmiş insanları daima takdirle yad etmek, onlara saygı göstermek ve her yerde tazimkâr ifadelerle insanların sinelerinde onlara karşı bir sevgi ve muhabbet uyarmak önemli bir vazifedir. Biz saygı telkin ettiğimiz takdirde kafalardan bu saygısızlık düşüncelerini de kısmen silip atmış oluruz. Aynı zamanda bu sayede Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu elde etmiş sayılırız. Aslında bir vakitler hizmet etmiş kimselere hor bakıp onları hafife alma hissi insanı çeşitli füyûzattan mahrum bırakan bir hastalıktır. Bunların pek çoğunun kendilerine göre bir âlemi vardır ve onlar başımızda ya da yanımızda Cenab-ı Hakk’ın rahmetini celbe birer vesiledirler. Onların aleyhlerinde bulunan kimse, Cenab-ı Hak’tan gelecek rahmetten mahrum olur.
Evet, şayet bugün Cenab-ı Hakk’ın ilham esintilerinden mahrum bulunuyorsak bunun en önemli sebeplerinden biri, hiç şüphesiz geçmişteki büyük zatların aleyhinde olma ve onlar hakkında uygunsuz söz söylemek olsa gerek…
***
Gıybetle ilgili sohbet lingi
|