|
Mümin, dinin emirlerini hikmetini sorgulamaksızın yerine getirendir. Bu konuda yazılan her şey, sadece emrin hikmetini arama talebi çerçevesinde kabul edilebilir.
***************************
Cazibe Nedir?
Bir imtihan için dünyaya gönderilen, cennette yaratılan ama oraya liyakati, “Yaratıcı”sına saygı ve itaate bağlı olan insan, elbette bir sınavdan geçmeliydi.
Bu sınavların en büyüğü erkeğin kadınla, kadının da erkekle sınanmasıdır.
Allah’ın, yarattığı önemli bir maddi cazibe türü manyetik güçtür.
Dünya-gezegenler-güneş…
Ve tüm âlemi kapsayan bir güçtür cazibe.
Bu muhteşem gücün metafizik boyuttaki karşılığı ‘cinsi cazibe’dir. Kadın-erkek arasında mutlak bir manevi çekim gücü vardır.
Bu gücü yaratan Allah’tır. Bu gücün, yaratılmış bir ‘mahlûk-sebep’ olması oldukça önemlidir.
Allah, bizi cinsi cazibeyle imtihan ettiği gibi bu cazibeyi başka varlıklara karşı da yaratabilirdi.
Mesela biz bir laleye şehvet duyabilirdik.
Veya bir kertenkeleye tutulabilirdik.
Bu Allah’ın yaratmasına bağlı bir durum.
Öyle olsaydı Allah, bizi kertenkeleye bakmama veya laleye temas etmemeyle imtihan edecekti.
Yani sonuçta yaratılmış bir cazibeye kapılıp kapılmamakla ve bu durumda irademizi kullanıp kullanmamayla imtihan oluyoruz.
Kadın-erkek arasındaki eşitlik bir elmanın ortadan bıçakla ikiye bölünmesiyle oluşan bir eşitlik gibi kütlesel değil de farklı molekülleri ve vitaminleri içerip birbirlerinin eksikliklerini gidermeye yönelik bir araya gelişin eşitliğidir.
Bu farklı parçacıklar bir araya geldiğinde mutlak güzel bir elma oluşur.
Kadın ve erkek ruhlarının birbirine benzediğini düşünmek ve onlar için her şeyiyle paralel isteklerde bulunmak yaratılış mantığını kavramamaktan dolayı olabilir.
Dinimizde Tesettürün Mantığını Destekleyen Bir Araştırma
Çok Önemli 2 İktibas
1. İktibas
“ABD''nin köklü bilim kuruluşlarından Massachusetts Institute of Technology (MIT) uzmanlarına göre kadın ve erkek arasındaki ilişkinin doğası, her iki cinsin varlık yapısıyla ilgili olup sosyokültürel ve dolayısıyla antropolojik değildir. Kadını kendi bedensel güzelliğiyle görüp seyreden erkeğin beyninde ‘haz bölgeleri’nin harekete geçmesiyle bu seyirden güdüsel olarak etkilenmesi, bunun kendisine bir haz ve zevk vermesidir. Erkeğin verdiği bu tepki, ‘yakışıklı erkek’ fotoğrafına bakan kadın için söz konusu olduğunda tekrarlanmıyor, aksine kadında rahatsızlık uyandırıyor.
Bir bakıma fizikte geçerli artı ve eksinin birbirini çekmesine karşılık, artının artıyı, eksinin eksiyi itmesi gibi, karşılıklı ve aynı zamanda doğal çekim erkek–kadın arasında olup, erkek–erkek veya kadın–kadın arasında değildir.
Bu açıdan eşcinsel veya lezbiyen ilişki iki cinsin doğasına aykırıdır.
Konumuzu ilgilendiren yönüyle öne çıkan nokta, kadın bedeninin erkeği uyarıcı nitelikte olmasıdır. Başka bir deyişle erkeğin kadının bedeninin tümünü veya bir kısmını doğal durumda –yani çıplak– olarak seyretmesi onun cinsel yönden uyanmasına ve haz almasına yeterli olmaktadır.
Kadının ‘dış uyarıcılar’ karşısındaki tepkisi farklıdır, onun ‘seyir’den çok ‘dokunma’ya ihtiyacı vardır.
Yani kadın, bedeniyle erkeği uyarır ve ona haz verir, kendisi ise dokunulunca uyarılır ve haz alır.
Ancak kadında cinsel isteği uyandıran temas olmasına karşılık, erkeği uyandıran kadın bedeninin temaşasıdır. Dişilik gövdede toplanmıştır; bu yüzden kadını çıplak gören bir erkekte içgüdüsel olarak bir ilgi başlar ve bundan haz alır.
Ancak kadının ‘dişilik yönü’ kadar ve hatta daha da önemlisi olan, onun üç insani boyutunun bir araya gelmesiyle teşekkül eden ‘kişilik’ özelliğidir; her iki insani durumda da kişilik, erillikten ve dişilikten önce gelir.
Erkeğin fizik görüntüsüyle –diyelim ki yarı çıplak– erillik, bir uyarıcı olarak kadında etki bırakmadığından, erkeğin vücudunu örtüp örtmemesi onun kişilik yapısı üzerinde sadece kültürel ve sosyal bir etkiye sahiptir.
Buna karşılık kadının vücudunun çıplak seyri, erkek üzerinde doğrudan uyarıcı ve haz verici bir etkiye sahip olduğundan, kadının çıplaklığı onun ‘dişilik’ yönünün öne çıkmasına ve bunun hep böyle sürmesi durumunda ‘kişilik’ özelliklerinin geri plana çekilmesine sebep olabilir.
Bu ise dişiliğin, kişiliği bastırması, silikleştirmesi gibi sonuçlara yol açar.”
(11.11.2001 tarihli Radikal’den yapılan alıntıya Ali Bulaç değerlendirmesi-Zaman 27.11.2001-
2. İktibas
“Lale Müldür, John Berger’den hareketle erkeğin ‘kadın algısı’nı ele alan bir yazı yayımladı. Berger der ki: Erkekler kadınlara bakarlar. Kadınlar kendilerine bakılmasını seyreder...
Kadının içindeki bakıcı erildir. Bakılan ise dişildir. Böylece kadın kendini bir nesneye dönüştürür, daha çok bir görü nesnesine; bir manzaraya. Kadının, erkeğin seyir alanında bakılan bir nesneye dönüşmesi doğanın verili sonuçlarına uygundur; ama iki cinsin asli ve nihai var oluş amacına aykırıdır.
Kadın-erkek ilişkisi sadece bu ‘bakan eril-bakılan dişil’ çerçevesine hapsedilemez. Erkeğe zarar verdiği gibi, kadının kendine bakışını ve algı biçimini çarpıtır. Çünkü böylelikle ‘sonuçta erkeklerin onları nasıl gördüğü’ hayatlarının ‘başarısı’ açısında hayati derecede önemlidir.
Bu süreçte kadınlar kendi varoluş duyularını yitirirler.
Kadının, seyirlik nesne olma özelliğiyle sınırlandırılması, Müldür’ün Lascault’ya katılarak belirttiği gibi makyaj üzerinden “doğayı deforme ederek, kendisi ve kendi bedeni arasına uzaklık koyar. Ve av alanında, erkeği kandırmak için makyaj kullanır.” Müldür, en son McLuhan’a başvurur: Popüler, tüketimci kadınlık imajının manken imajı kadın cinselliğini bir sergi aracı olarak sunduğunu ve bu imajın yalnızca kadının total insancıllığını içermekte, başarmakta yenilmekle kalmayıp sömürmek amacında olduğu total erotizmi de temsil etmekte başarısız kaldığını öne sürer.
Kadın bedeninin erkek-egemen kültürün dayatmacı araçları yoluyla terörize edilmesi, sadece modern zamanlara özgü bir saldırıdır. Kadın bedeni bu sayede açıldıkça, üzerindeki giysiler tek tek çıkarıldıkça veya bedeni örten giysiler kısaltıldıkça (çıplak giyinik) cinsel tüketime sunulan bir metaa dönüşmüştür.
Bu özel mahiyetteki tüketimin nesnesi kadın bedeni, yani fazlasıyla aşırılaştırılmış dişiliği, tüketici muhataplar ise kitlesel müşteriler olur.
Bütün dinler ve -modern olanı hariç- bütün medeniyetler, kadının kişilik özelliklerini referans aldıklarından ev içinde ve dışında -özellikle kamusal hayatta- ‘tesettür’ü öne çıkarmış ve bunun zengin versiyonlarını geliştirmişlerdir.
Giyim kuşam ve örtü ile sanat, estetik, incelik, insani maharet, ruhsal tekâmül ve oturma biçimleri gibi medeniyetin temel parametreleri arasında doğrudan bir ilgi vardır. Medeniyetler geliştikçe kadının kişiliği öne çıkmış, dişiliği kitlesel tüketimden uzak ve sadece iki cins (evli kadın ve erkek) arasında süren, yaşanan ve paylaşılan mahrem alana çekilmiştir.
Tesettür, kadının dişiliğini kadına ve erkeğine tahsis etmekte, buna mukabil sosyal ve kamusal varlığı itibarıyla vurgunun kişiliğe yönelmesini temin etmektedir.
Eğer kadının bedensel çıplaklığı ‘medeniyet göstergesi’ olsaydı, halen Afrika’da çıplak yaşayan ‘ilkel kabileler’ en gelişmiş medeniler sayılırdı. Öyle olmadıklarını biliyoruz ve modern uygarlık ilkel Afrikalı beden vizyonuyla örtüşme halindedir.”
(Orijinal metin:Radikal İki, 18 Kasım 2001.)
Şimdi bu önemli iktibaslardan sonra kaldığımız yerden devam edelim.
Yukarıdaki nedenlerle kadın-erkek arasındaki cinsi cazibe bir benzerlik taşımaz.
Kuran’ın günahı önleme mantığını, günaha giden tüm yolları ta baştan kesmek şeklinde anlayabiliriz.
Günaha giden yolları baştan kesme olmasaydı ne olurdu?
Yani mümin olup zina işleyen oranı; kadına bakmanın serbest, temasın helal, bir arada oluşun mübah olduğu, kadın tesettürünün mayoyla sınırlandığı bir fıkıhta ne olurdu?
Bu nedenle mutlak zinaya giden ilk adıma yani ‘nazar’ a ‘göz zinası’ denilerek tehlike ta baştan kesilmiştir. (sedd-i zerai)
Efendimiz (sav) kudsi hadiste: “Harama nazar, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim bu bakışı bana olan saygıdan ve korkudan dolayı terk ederse onun kalbine, imanına halâvet, taravet (canlılık, imanî neşe, iman lezzeti, kalp inşirahı, üns esintisi) veririm.” buyuruyor.
Bu nedenle kadın, erkeği tahrik edebilecek bir kıyafet giydiğinde ve erkeğin nazarı onun cinselliğine takıldığında erkek haram işlemiş olur. Yani hadiste ifade edildiği üzere gözü aracılığıyla kalbine manevi bir ok yer.
Peki, bu durumda kadına ne olur?
Kadının, erkeği tahrike yol açacak konumu ve görüntüsü, zaruri ve farz bir ‘özel durum’dan kaynaklanmıyorsa, “Es sebeb-ü le’l fail - Sebep olan işleyen gibidir.” sırrınca aynı manevi hasar onda da meydana gelir. Gözünü çeldiği, başını döndürdüğü erkek adedince kalbine manevi bir ok yer.
Başını bir güzel örtmüştür ama bedenin fiziki belirliliği kıyafetle değil gizlenmek, belki de daha da ilgi çekici hale gelmiştir (makyaj, koku, ses). Türbanlı da olsa gözünü çeldiği, başını döndürdüğü erkek adedince kalbine manevi bir ok yer.
“Dikkat edin! Kim cehennemlikleri görmek istiyorsa, giyinmiş çıplak kadınlara, meylettiren kadınlara ve başlarını sıska develerin hörgücü gibi yapan kadınlara baksın. Kıyamet gününde ateş ile eritileceklerdir.” Müslim (6/168)
“Hz. Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip: “(Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez.” buyurdu. Ebu Davud (Libas 34)
"Abdurrahman''ın kızı Hafsa''nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Aişe''nin huzuruna girdi. Hz. Aişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı.” Muvatta (Libas 4)
Vücudun fiziki durumunu belli eden bir kapalılık hadis uyarınca açığa denk geleceği gibi, başı mecburi açış; ama vücudu fiziki gizleyiş, ilgi çekmeyicilik de bilemeyiz, belki de sadece başı açık bir kadını yukarıdaki tür bir tesettürlünün önüne geçirir.
Peki, yukarıdaki hadiste erkeğin harama nazardan kaçındığında elde ettiği ‘ imanî neşe, iman lezzeti, kalp inşirahı, üns esintisi’ kadın için söz konusu mudur?
“Mümin kadınlara söyle: Yabancı erkeklere bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, el, yüz gibi görünen kısmı hariç, ziynetlerini göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar (saç, kulak ve gerdanlarını) örtsünler!” (Nur 31)
Kadının, zorunlu dışarıda bulunuşunda, Allah’ın ona emaneti ‘ziynet’lerini gizlemesi, bir farzı yerine getirmesidir.
Erkeğin, gözünü koruması; kadının, kendini sakınması temelde aynı farziyete sahip olduğundan benzer dünyevi ve uhrevi berekete erişmeleri ümit edilir. Ama farz sevabına eriş ötesinde tesettürle dünyada ayrıca ‘üns esintisi’ne erişip erişemediklerini kendilerine sormak lazım?
Kadının gözünü çeldiği, başını döndürdüğü erkek adedince kalbine manevi bir ok yemesi, kalbi ölüm dışında ne gibi sonuçlar verir?
Bir erkeğin zina basamaklarını tırmanarak zina edişi, o erkeğin ailevi veya şahsi hayatını nasıl etkilerse, buna neden olup o erkeği hanımından soğutup kendisine celp eden kadın da aynı ölçüde bedel öder.
İnsan, zina ile şeriat-ı fıtriyeye de aykırı bir fiil işlediğinden dünyevi karşılığını mutlaka görür.
Aile hayatı sarsılır ve bir gün biter. Çocuklar ortada kalır, eş sefalete sürüklenir… Çocuklarından eninde sonunda kopar.
Dahası günahı küçümseyerek artık günah sınırlamalarını kaldırır.
Zinada ortağı da aynı sonuçlara duçar olur.
Bir erkeğin bu duruma düşmesine, onu görüntü olarak tahrik ettiğinden az da olsa pay sahibi olan korunaksız kız veya kadın, şeriat-ı fıtriye gereğince haram oluş ve günaha giriş ötesinde şahsi ve ailevi hayatında bunun bedelini mutlaka öder. (Korunaksız: Şuh ve açık giyimli+Türbanlı ama şuh giyimli)
Dua ile bu bedelden, belki kurtulmak aynı ailevi akıbetten sakınmak mümkün olabilse bile ağır bir fatura kaçınılmazdır.
Bu fatura kimi zaman çocuklarda, onların bedeni arızalarıyla, iffetsizliğiyle veya iffetsiz birilerinin ağına düşüşüyle kadın tarafından bir şekilde ödenir. (Eşi dolaylı olarak öder.)
Erkeğin gözünü çelmek, başını döndürmek toplum düzenine, aile kutsiyetine yapılmış ağır bir darbedir. (El ceza-ü min cins-il amel-Karşılık, yapılan suç türündedir.)
Ahirette olduğu gibi, toplum yapısını aile düzenini bozmak böylece, şeriat-ı fıtriyeye muhalefet içerdiğinden dünyada da cezasız kalmaz.
Erkek, sokakta cazip kadın görüntüleri karşısında pasiftir. Etkileyen değil, etkilenendir. Yani gözünü serbest bıraktığında, gözü yoluyla kalbine giden manevi ölüm şualarına kapıyı açmış olur. O an erkeğin etki alanı kendi günahıyla sınırlıdır. Bunu tek bir varlık ve göze giren bireysel bir şua olarak düşünebiliriz.
Kadına gelince o, cazibesiyle (renk, koku, ses) 360 derece etki alanına sahip tüm yönlere cömertçe cazibe ışını gönderen manevi bir şua yayıcı fonksiyonundadır.
Erkek bir anda 1 harama girebilir. Kendine ve dolaylı olarak ailesine zarar verebilir.
Kadına gelince şuhluğu ve dekoltesiyle bir anda onlarca erkeği batırarak 10 haram işleyebilir. Hatta medyayla milyonları baştan çıkarıp, milyonlarca haramı bir anda işleyebilir. Bu günahla o erkekleri ailelerinden soğutup ocaklarını söndürebilir.
Kadın güzelliği ve erkek yakışıklılığı
Allah, tüm kadınları güzel yaratmadığı gibi tüm erkekleri de yakışıklı yaratmamıştır. Evlilikte kadın güzel olmasa, erkeği de çok yakışıklı olmasa bile:
“O''nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için, size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.
Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır. (7,179)
ayetinde belirtildiği üzere evlenen kişilerin arasına muhabbet ve sevgi tesis eder. (Nikâhta keramet vardır meselesi)
Muhabbet ve sevgi bir ‘yaratık’ yani Allah’ın halk ettiği bir bağ.
Bu sevgi ve bağı yaratan Allah, bizim iffetsizliğimiz ve gözümüzün dışarıda oluşuyla yarattığı bağı koparabilir. İşte boşanmanın ilk ateşleyicisi de bu bağın kopuşudur.
Kadının şahsiyet (kişilik) ve görünüm ayrımı
Kadının 2 kimliği vardır.
1.si cinsi yönüdür.
Bunda kadın cinsel bir obje olarak ele alınır.
Bugünün dünyasında kadın bundan ibarettir. O, çoğu zaman bir eşyanın satımında veya reklâmında satışı artırıcı bir nesne olarak ele alınır. Kadın, bir vitrin mamulüdür. Gazeteler tirajı artırıcı olarak ön sayfa güzeli yayımlar.
Fiziki güzelliği olmayan bir kadın, (eğer sahibi değilse) kendi gücüyle hiçbir şirkette üst düzey yönetici olamaz. (Türkiye) Hatta siyasi partiler bile parti reklâmında bayan vekilleri vitrin görüntüsü ve reklâm amacıyla kullanırlar.
Bu yönüyle kadın kullanılır ve atılır. O, erkeğin heves ve hazları için vardır. Fiziki güzelliği bitince de yalnızlığa mahkûm edilir.
Kadın, bu fonksiyonu kabullenmişse, kendi eşi için değil de o gün bulunacağı ortam için her sabah sunum objesi gibi hazırlanır. Saatlerini banyoda, ayna karşısında, gardırop önünde elbise seçiminde ve kuaförde harcar. En uzun menzilli ve kalıcı kokuları sürünür. En işkenceden beter ayakkabıları hoşnutlukla giyer.
Mutlaka en iyi görünümde olmalı, çünkü bu yaşam tarzından savrulmaması buna bağlıdır. Sabah inşa ettiği kozmetik görüntüyü akşama kadar titizlikle korumaya çalışır.
Akşam, rolünü bitirmiş, kostümleri yıpranmış, kalıcı kokular, ter kokusuyla yer değiştirmiş olarak, aşırı bir şekilde yorulmuş olarak evine döner. (Erkek 1 gün çalıştıysa kadın aynı işi bitirdiğinde en az 1,5 gün çalışmışçasına yorulur.)
Erkek, sadece sakal tıraşı ve duşla güne başlayabilirken açık giyimi tercih eden bir kadın bayağı bir vaktini vücut bakım ve temizliğine harcar.
Ve yaş ilerledikçe ek önlemler, estetik ameliyatlar ortaya çıkar.
”Kadın, görünme uğruna bir ömür kendini görmekten mahrum kalır.”
Gözü dışarıda bir erkek, diğer kadınlar ve onların hayallerinden zihnini temizleyemez ki hanımının güzelliğini görebilsin. Sonrası maalesef boşanma basamakları…
İşte kişilik endeksli yaşamayan modern kadının sonunda bir köpeğin sadakat ve arkadaşlığına muhtaçlıkla sonuçlanan hazin öyküsünün iki cümlelik özeti.
2.si kadının kişiliği:
Onun yetenek, karakter ve şahsiyetiyle değer ifade etmesidir.
İslam da kadın ‘nesne’ değildir. O, kendi şahsiyeti olarak konumlandırılır.
Bu nedenle de değerini gölgeleyecek, onun ‘şahsiyet’e dayalı değerini geri plana atacak sanal ve kozmik görünüm ona yasaklanmıştır.
Bu konumuyla kadın kendi asli değeriyle, bilgisi, yeteneği ve birikimiyle değerlidir. Ve kendine bu nedenle değer atfedilmesini ister.
Yoksa geçici güzelliğe dayalı ‘değer’in bugün için olmasa da yarın için bir şey ifade etmeyeceğini bilir.
Karakter ve şahsiyet kalıcı olarak sürekli bir değer ifade eder, güzellikse gözle kaş arasında bir zamanda kaybolup gider.
İşte bu nedenlerle kadın giyiminde tesettürün mantığı, cinsel obje olmayacak bir sunumla görünmektir.
Yani şahsiyetiyle, kişiliğiyle var olmaktır.
Cinsi çağrışımlar yaptıracak dar bir giyime bürünmek; türban takmak ama galiz bir biçimde makyaj yapmak, şuh bir edayla konuşmak; tesettüre girmek ama 1 metre menzile koku saçarak dolaşmak tesettürün mantığıyla bağdaşmaz.
Peki, kadın bakımsız ve paspal mı olmalı?
İslam temizlik dinidir. Kadın, ruh temizliği kadar beden temizliğine de dikkat etmeli. En temiz elbiseleri ve en uyumlu renkleri seçmeli. Ama bu giyim, ne etrafa bağırıp, bana bakın demeli ne de cinsi çağrışımlara davetiye çıkaracak incelik ve örtücülükte olmalı.
Kadın, evi dışında parfüm kullanmamalı, ama dışarı çıktığında da etrafa kerih kokular ve ter kokusu yaymamalı.
Kadın, çevresine ve muhatap olduğu erkeklere giyim saffetiyle, tarz-ı telebbüsüyle muazzez ve muallâ bir hemşire, kız kardeş imajı vermeli.
Bu niyet ve giyim, mümin erkeklerde, karşısındaki kadın bir Hz. Fatıma (ra), bir Rabia’tü-l Adeviye imişcesine dua ve teveccühle karşılık görecektir.
Psikolojik olarak:
Dünya üzerinde evli her kadın, mümkün olsa kocasının başka bir kadını görmemesini; hatta kendinden güzel hiçbir kadına muhatap olmamasını ister. Çünkü ne eşini kaybetmek ister ne de daha güzel bir kadınla kıyaslanmak.
Yine aynı şekilde namuslu hiçbir erkek, hanımının kendisinden başka erkeklerle görüşmesini, konuşmasını hatta birlikte çalışmasını pek istemez.
Güzel kadın-çirkin kadın:
Yaratılan tüm kadınlar belli oranda bir güzelliğe veya şirinlik veya sevimliliğe sahiptirler; ama bir manken yüz ve vücut güzelliği söz konusu olduğunda bu oran onda biri geçmez.
Genel toplum olarak bakıldığında ekran ve dergilerde yer alan yüz ve vücut güzelliği ölçüsünde bu oran yüzde bire düşer. Yani yüzde birde görülen bir güzellik topluma bir reklâm objesi olarak seçilir.
Ve kadın çoğu zaman eşi tarafından (televizyonlu bir ev) sürekli bu kadınlarla kıyasa mahkûmdur.
Ancak tesettürlü bir ortam, yüzde bir veya onda bir ölçüsünde ki kadar güzel yaratılmamış bu kadınlar için evliliğin devamına sigorta olabilir.
Yüz veya on sınıflamasında en alt dilimde yer alan ve suri olarak çirkin diyebileceğimiz kadınlar, bu kadar TV-gazete-dergi güzellik propagandası karşısında ne yapabilirler?
Kendilerine boşanmadan uzak, mutlu bir aile yuvası nasıl kurabilirler?
Eşlerini kendilerine nasıl bağlayabilirler?
Avrupa medeniyetinin bu sorulara çözümü % 75 boşanmadan ibarettir.
Sürekli güzel kadınlarla iş arkadaşlığı yapan bir erkek, ahiret inancı taşımıyorsa hangi etik kaygıyla bu kadınlardan kendini mahrum eder, metres hayatı yaşamaz?
Dekolte giyimli güzel kadını bekleyen tehlikeler:
Bu tür giyimin manevi uhrevi yönünü şimdilik bir kenara bırakacak olursak;
1-Böyle bir kadının kişiliği daima gölgededir. Güzelliğiyle tanınır ve bilinir.
2-Çevresinde dolaşan tüm erkekler, bir arada bulunduklarında, onunla beraber olmayı düşler, buna yol ararlar. Kuzu-kurt meselesi…
3-‘Nazar değmesi’ bir var oluş realitesidir. Kaderi açıdan bakacak olursak:
Gıpta edilir bir konum, imrenilen bir pozisyon, nadir bir güzellik daima bunları elde edemeyen haris ruhların kıskanç bakışlarına maruz kalır.
Mesela ben çirkin bir kadınım, güzel bir kadın ve çevresinin ona fevkalade teveccühünü gördüğümde ruhumda haset varsa o kadına kıskançlıkla bakarım.
Ve kader ‘nazar’ımı karşı tarafa bir musibetle dengeler.
Çocuğu olmayan bir ‘hâsid’ kadınım. Çocuklu mutlu bir kadına bakışım o kadına ‘nazar’ımı celp edebilir.
”Başkalarında olmayan imrenilecek, gıpta edilecek her konum sadakası verilmediği sürece nazara gelme tehlikesi taşır.”
Velhasıl açık saçık kıyafet ve ona imrenilerek bakış hemen olmasa da sonunda o kadını her şeyden mahrum bırakır.
Mümin olsun olmasın güzellik teşhircisi her cazip kadın için yalnızlık veya huzurevi mutlak bir akıbettir. (Biraz düşünürseniz arka arkaya bir sürü örnek sayabilirsiniz.)
“De ki:Sığınırım ben insanların Rabbine, insanların Hakim’ine, insanların İlah’ına;
fısıldayan sinsi ayartıcının şerrinden, insanların kalbine fısıldayan; görünmez güçler[in] ve insanlar[ın bütün ayartmaların]dan” (Nas)
Evlilikte niyet ve ilk adım:
İnsan, ruh ve fizyolojisiyle Allah’a ait bir varlıktır. Ana rahmine düşüş, 9 ay tekâmül ve ölüme kadar süren ruhi ve bedeni gelişim süreci.
Normalde insan, vücut programının gerektirdiği evrelere, fizyolojisinin çizdiği zamanlamaya göre hayat yaşamalı.
İnsanın cinsi hayatı buna bakacak olursak ortalama 14-16 yaş civarı başlar. Bu tarihten sonra metabolizma insanı cinsi ilişkiye zorlar. Ve birey, günaha kapalı değilse bu tarihten evlendiği güne kadar belli ölçüde günahla iç içe yaşar. Bu nedenle bugün toplum yapısı itibariyle, yaratılışa ters bir hayat tarzı vardır.
Erkek veya kadın evlendiği tarihe kadar kimi zaman 10, kimi zaman 20 yıla yakın bir süreyi günah akıntısına kapılmadıysa, akıntıya karşı kürek çekerek yaşar. Bu süre cinsi temayülün en üst düzeyde aktif olduğu dönemdir.
Ve çoğu insan da evliliğe sırtında bu 10–20 yılın günah sermayesiyle adım atar.
İnsan, çok sağlam bir tövbe ile bu işe girişmezse geçmiş günahlar yakasını bırakmaz.
Bu sebeple evlilik, uzun yıllar öncesi başlayan bir duanın sonucu olmalıdır.
Dünyadaki her nimet gibi evlilikle de bir şekilde imtihan olmama ihtimali yoktur. Yani imtihan kesindir.
Dua edilen tarafıyla insan bu imtihanı yaşamaz. Korktuğumuz yönüyle imtihan yaşamayız.
Önemli olan evliliği mümince sürdürmek, mümin çocuklara vesile olmasını düşlemektir.
Bunun teminatı da eş ve çocuklara sürekli hemen her gün duadır.
1. Kıstas: Evliliğe niyet, hadis ölçüleriyle şekillenmelidir.
"Kadınlarla dört haslet için evlenilir: Malı için, asaleti için, güzelliği için ve dini için. Sen dindar olanı tercih et, mesut olursun." İbn-i Mace
Medyadaki manken görüntüleriyle zihni kamçılanmış bireyler, fani güzelliği öne alıp 1. kriter yaparlar. Ana kıstas bu olunca bulunan güzellik de niyet sahibine bayağı bir fatura çıkarır.
2. önemli kıstas küfüv (denklik) olmalı.
Zenginlik,
Şehirlilik-köylülük,
Tahsil,
Aile yapısı,
Görgülü oluş,
Huy-karakter… Gibi önemli küfüv noktaları vardır ki bunlardaki eşitsizlik mutlaka problem olur.
Ama en önemli küfüv noktası diyanettedir. Üstad hazretleri buna şöyle işaret eder:
"Bu küfüv ve denk olmak, en mühimi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklit eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp ''Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.'' der.”
Boşanma
Evlendikten sonra da imtihanın her türlüsüne katlanmalı, eşimiz dünyanın en geçimsiz insanı dahi olsa ona katlanmalıyız.
Boşanma ile ilgili çok ağır hadisler vardır. İşte 3 örnek
"Allah katında en menfur helal (kadın) boşamaktır." (Ahkamul Kur''an, c.2 sh. 110)
"Evlenin ve boşanmayın, zira boşanmada arz titrer." (Ebu Davut ibnül-Humam, Fethul Kadir. c.2 sh.22)
"Evlenin, boşanmayın. Çünkü Allah ne zevkine düşkün erkekleri, ne de zevkine düşkün kadınları sevmez." (İbni Adi, Muh-Eha. sh.60)
Her ne kadar irademizi kullansak da sebep halk edip o eşi bize veren Allah’tır. Yani bir emanettir. O’ndan gelen Cemal de Celal de dünya hayatında nasıl görünürse görünsün ahiret yönüyle lütuftur.
Eşimizin bizi rahatsız eden yönlerini dini kriterlere göre ölçüp biçmeli ayrılık sebebinin dinî olup olmadığını gözden geçirmeliyiz.
Bizi üzen ve rahatsız eden şeylerin günah olduğuna ait kitap ve sünnette bir ibare var mı ona bakmalıyız.
Oradan bakarak rahatsızlığımızın dinî mi, nefsi mi olduğuna karar verebiliriz.
İnsanın her adımı Allah rızası için atması gerektiğine göre ve boşanma sebebi de Allah rızasını kazanma olmayacağına göre bu talep nefsi olmaktan öte anlam taşımaz. (İstisna, cehri fısk)
Nefsi bir boşanmanın nelere mâl olacağı hayal bile edilemez.
"Hissî bir mülâhaza ile gerçekleştirilen bir evlilik, cennet köşesi telâkki edilen yuvayı bir cehennem çukuruna çevirebilir.
Bütün bunlar karşısında içim parçalanıyor ve iki büklüm oluyorum. Hayat boyu bizim için ya bir nimet, ya da nikmet olabilecek böyle bir mesele; akla, mantığa havale edilmesi gerekir.
Evlilik, zehir zenberek dahi olsa karşılıklı katlanılması gereken bir iştir." F.Gülen
Bugünün cahiliye toplumunda erkek, istediği gibi boşanabilmekte, sonra rahatça evlenebilmektedir. Kadına gelince o dul kaldıysa cüzamlı muamelesine maruz kalmaktadır.
Efendimizi ölçü almaktan bahseden bazı Müslümanlar, iş dul kadına geldiğinde bir anda töre-cahiline dönüşebilmektedir.
Kadına böyle bakan bir anlayışın Efendimiz(sav)''in ayağımın altına alıyorum dediği cahiliye kalıntısından bir farkı maalesef kalmamaktadır.
Oysaki dul bir kadınla evlenmek aslında bir sünneti de ayrıca yapmış olmaktır.
Bir kadını yalnızlıktan kurtarma, bir yetime -varsa- sahip çıkma insanın kendi çocuğuna bakmasından çok çok daha faziletli bir iştir.
Kaçınılan bir işi din adına eda etme fedakârlığı, yümün ve bereketli bir aile hayatına vesile olacaktır.
"Batıda (artık bizde de. BK) erkek bir dairede, kadın da bir dairede çalışır. Bu durumda çocuklar ya başkasının yanında ya da çocuk kreşlerindedir… Evet erkek ve kadın da çalışınca, çocuklar belli ölçüde de olsa yalnızlığa, sahipsizliğe terk edilirler. Sonra bu insanlar kendi kendilerine şöyle teselli olurlar: ''Orada çok şefkatli, bilgili kimseler var. Çocuklara bizden daha iyi bakıyorlar.'' Oysaki çocuğun, bütün bunların ötesinde istediği daha başka şeyler vardır.
Kreşte çocuğun elbisesini yıkayabilirler, yemeğini vaktinde yedirebilirler, teneffüs etmek istediğinde dışarıya çıkarıp gezdirebilir ya da lunaparklarda elinden tutup dolaştırabilirler; ama bunu yapanlar hiçbir zaman çocuğun annesi, babası olamaz, onun en çok muhtaç olduğu şefkati ona veremezler. Şefkat, çocuğun, annesinin yüzünde okuduğu, sinesinde bulduğu, babasının kucağında hissettiği cibilli alâkadır. Bunu vermedikleri takdirde onu başka hiçbir fanteziyle tatmin edemezler.
Böyle eğitim yuvaları veya kreşlere terk edilen çocuklar bir yana, çıraklık devresinde bir ustaya veya kalfaya teslim edilen çocukları ele alalım; eğer bu usta ve kalfa şefkatten uzak ve biraz da haşin ise, mütemadiyen huşûnet gören bu çocuklar, zamanla öylesine duygusuz, öylesine katı ve öylesine merhametsiz yetişirler ki; yabancılar şöyle dursun, annelerine babalarına karşı dahi kaba davranmadan geri durmazlar. Böyle sert insanların, çıraklık devresinde, o masum çocukların mülayim ruhlarında icra ettiği menfi tesir bu ölçüde olumsuz neticeler tevlid ederse, daha dünyaya gelir gelmez götürüp yabancı kucaklara teslim ettiğimiz çocukların, o yabancı nazarlar altında ne hâl alacaklarını kestirmek zor olmasa gerek." (iktibas: F.Gülen)
Mümin kadın evde…
Mümin kadın evde birçok sorumluluk taşır.
Bu konuyla ilgili en büyük mükellefiyeti eşinin gözünü dışarıya baktırmayacak şekilde var olan güzelliğini sergilemesi kendine bakmasıdır. Evinin dışında ne kadar kendini setrediyorsa evinde de onun tersi kadar kendini temiz, bakımlı ve cazip kılmaya çalışmalıdır. Eşinin arzu periyodunu takip etmeli ki kocasının başka arayışlara girerek günaha girmesine engel olsun.
Bu, kadın-erkek çalışan mümin ailelerde daha da önem kazanır. Çalışma şartlarıyla erkeği ihmal eden kadın karşılığını işlerinde bereketsizlikle görür.
Sonuç olarak erkek ve kadın birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmediklerinde mutsuz bir beraberlik ortaya çıkar. Bu da hem evde hem de işte Allah''ın Rahmet ve bereketine perde olur.
Hz. Ali (k.v.): “Hayırlı erkek eşini üzmeyen, duygu ve hayalleriyle de olsa haramlarda gezmeyenlerdir.” buyurmuş ve Hz. Fatıma (r.a.) validemiz de, “Hayırlı kadın eşini üzmeyen, duygu ve hayalleriyle de olsa haramlarda gezmeyenlerdir.” buyurmuştur.
Kadın tesettürüyle neyi ilan ve ifade eder:
Aslında kadın tabiatında var olan kendini erkeğe gösterme arzusu ve insiyakı tesettürle frenlenir.
Bir erkeğe sünnet bir sakalla ve İsmail ağa cüppesiyle Nişantaşı’nda gezmek psikolojik olarak bir zorluk olarak görünüyorsa veya namazı kaçırmamak için işlek bir caddenin kenarına seccade serip herkesin önünde namaz kılmak güç bir iş ise, işte kulaklarını kapatıp başını örten kadının her an onurla eda ettiği tesettür de aslında o kadar zordur.
Bir kadın tesettürüyle farkında olmasa bile temsil konumunda olduğu için çevresine irşat ve tebliğ yapıyor olur.
Okulda ders verenin veya amfide ders alırken dışarıda tesettürlü olduğu bilinen bir kız öğrencinin asaleti, kibarlığı, eminliği ve nezaketi ona bir insibağ kazandırır. Bulunduğu yere hidayet yağmuru celp eder.
Ahirete gittiğinde dünyada iken farkında olmadan bir sürü insana örnek olup, onların hidayetine vesile olmuş olduğunu sürpriz olarak görür.
Kadın, tesettürle her an Allah’a kulluk tahtındadır. Namazda meleklerin namaz kılanın etrafında saf tutması her an çevresinde meleklerden bir hâle ile gezer. Daimi bir koruma altında yaşar.
Ve bu haliyle kadın açık saçıklıkta sınır kalmadığı bu ortamda Allah adına bir başkaldırının sembolü olur. Allah’ın meleklerine gösterip iftihar ettiği zümreye dâhil olur.
Dolayısıyla kadın zaruri olarak sokağa çıktığında tesettürüyle her an farz bir namaz kılarcasına sevap kazanır.
Bu yüzden de şeytanlar onlardan korkup kaçarlar. Şeytanların rahatsızlık ve çıldırışlarını insan görüntülü şeytan ruhlara intikal eder. Bu defa onlar gayz ile başörtüsüne, tıpkı Gaziantep’te Fransızların saldırdığı gibi kâfir ve münafıkça saldırırlar.
Şeytan, hem tesettürle hem de tesettürsüzlükle kazanılacak orijinal bir cihat kapısı açar.
Nasıl ve kimler?
Bunlar, toplumu kendi rengini vermek farziyetiyle, içtimai bir farz için şahsi farzını feda eden ve dinin toplumdan dışlanmasına başkaldırarak okula örtüsünü sıyırarak girenlerdir.
Kimi zaman gözyaşlarıyla, titreyen elleriyle örtülerini sıyırıp giren kız kardeşlerimizin; şüphesiz cennet pınarlarından aziz gözyaşları, değil kendilerini cennete kanatlandırmak onları meleklerin parmakla birbirlerine gösterip iftihar ettiği, kendi toplumundan dışlanan birer Hz. Meryemcik makamına yükselteceğini her vicdan sahibi hissedecektir.
Ve bu ıstırapla yetişen Meryemsi nesiller elbette Mesihi sümbüller verecektir.
Bu gözyaşlarıyla elde edilen makama hangi erkek, hangi erkekliğiyle erişebilir ki?
Onlar görmese de melekler manevi zırhlarıyla onları kem gözlerden koruyacak, maddi ve manevi musibetlere perde olacaklardır. Bu kutsi niyetleriyle başları zahiri olarak açık ama melekler refakatinde daha emin bir tesettürle ders takip edeceklerdir.
Derste ve ders çıkışı örtüleriyle evlerine yol alırken başları üzerinde sürekli gölge eden ve rahmet yağdıran bir bulut olacaktır.
(Bu arada mesture bir hanım siluetine gözü ilişip de saygıyla ona dua etmeyenlere...)
Tesettürsüzlüğün faturası
Cinsi ihtiyaçları tatmin etmeyi berrak bir su içerek susuzluğu gidermeye benzetecek olursak, günümüz insanı belki günde 1 bardak berrak su içiyor ama akşama kadar gazetelere bakarak, televizyon seyrederek kovalarca tuzlu su içip susuzluğunu artırıyor.
Ve sonuçta tatminsiz, cinsi ihtiyaçları sürekli kamçılanan, gazete ve dergilerin yanında dekolte kıyafetlerle, kokularla güdülenen bir toplum ortaya çıkıyor.
Böyle bir toplumun söz, beyin, zihin ve gaye-i hayalinde cinsellikten başka bir konu olmamasından daha normal ne olabilir?
Genel olarak erkek fizyolojisi haftada 2–3 defa cinsi ilişkiyle tatmin olabilecekken bu günün şartlarında erkek, cinsiyeti tehyiç eden etkenlerle her gün böyle bir münasebete arzulu ve hazırdır.
Bu oran kadın için (yazının başındaki araştırmalar ışığında) erkeğe göre en fazla 4’te 1 oranındadır. Yani erkek 3–4 kat daha fazla cinsi ihtiyaç taşır.
Peki, kamçılanan cinsi ihtiyaç nasıl tatmin imkânı bulur?
Tabi ki bulamaz. Hele ailece çalışanlarda. Kadının dışarıda bedeni olarak erkekler kadar çalışması onu erkekten çok fazla yorduğunda eve geldiklerinde kadının böyle bir arzu taşıması mümkün değildir. Çünkü kadın eve geldiğinde çalışmaya devam eder, erkek gibi eve geldiğinde dinlenme imkânı bulamaz.(Hele erkek bencil ve tembelse)
Ama televizyonun karşısına geçip arzularını kamçılatmayı devam ettiren erkek, hanımında bulamadığı bu tatmin için gözünü dışarıya diker.
Ahiret korkusu olmayan, ekonomik sıkıntı yaşamayan bir erkekten sadakat beklemek, bir insandan dere kenarında yaşadığı halde günde bir kilo tuz yiyip, haftada 1 bardak suyla iktifa etmesini beklemekten farksızdır.
Bu sebeple bugün zina yapmak maalesef utanılmaz bir iş haline gelmiştir.
Tesettürsüz ortamın sonuçları:
1-Giyimde sınır kaygısı taşımayan ailelerin hepsinde kadın veya erkek eşine güvenemez ve sürekli bir diğeri için ‘acaba’ sorusu taşır. Bu kesimde boşanma oranı %80- %90’dır.
Yine bu ailelerde erkek ve kadın bir birinin ayrılmaz parçası değil, geçici olarak bir arada bulunan iki kişilik bir şirketin ortağıdırlar. Birbirlerini kollar, boşanma sonrası planlar mutlaka kafalarının bir yanındadır.
2-Bu psikolojik ortamın gadrine uğrayanlar çocuklardır. Anne-babanın ruhi veya fiziki ayrılığı çocuğu merhametten mahrum eder.
Merhametle beslenmeyen bir çocuk acımasız ve bencil olur. Çünkü anne-babadan bencillikten başka bir şey görmemişlerdir.
Anne babasından merhamet görmemiş çocukların yaşlanan anne-babalarını düşünmesi tabi ki beklenemez.
Bu anne babaların yeri huzurevi, ‘torun’ları ise kedi ve köpeklerdir.
3-Ekonomik problemi olmayan fâsık erkeklerin mutlaka 1’den fazla zina ortakları vardır.
4-Ekonomik durumu vasat olanlarda bu, fuhuş yuvalarında giderilir.
5-En problemli halk kesimi düşük gelirli, fakir sınıftır. İnsanlar, bedeni açlıkla baş edebilirler ama cinsi açlık, giderilmeyince sapıklık doğar.
Maalesef aile içi rezillikler, dışa yansıyan tecavüz vakaları, tarihin en sefil günahkârlarını ortaya döken çocuk pornografisi hep bu medyatik cinsi kamçılamanın eseridir.
Medya, bin bir şekilde sapıklığı teşvik eder sonra da utanmadan ‘Utanmazlar’ diye sapıkları manşet yapar.
Oysaki ülkenin en sapıklarının listesi çıkabilse medyadaki bir kısım kadro listenin en üstünde yer alacaklardır.
Bu cinsi sömürü mekanizmasının ana motoru medya olduğundan Türkiye’nin en günahkâr birkaç kişisi de dolayısıyla medya patronları olmaktadır.
6-Normalde eşcinsel (hünsa-yı müşkül) oranı yeryüzünde doğumla gelen işitme engelli, görme engelli oranı ve diğer beyin engelli oranlarından farksızdır. Bu, Allah’ın varlığa koyduğu ibret, arızalı numune ve imtihan oranıdır.
Fakat bilhassa ekonomik üstgelir sınıfında, cinsi tatminde aşırı düzeyde bolluk yeni tatmin arayışını doğurmakta ve yeni tatmin arayışları cinsi yönden problemi olmayan kişilere yeni bir alternatif gibi ‘eşcinselliği’ sunmaktadır. Ve nadir sayıda olması gereken cinsel-engelli sayısı artarak yeni bir fitne haline dönüşmektedir.
7-Sapık cinsiyet düzeninin en bahtsız kesimi ise fuhuş evlerinde ömür süren yüz binlerce zavallı kadındır. Düzenin en acımasız faturasını onlar öder.
Sorulduğunda hiçbir yakınının burada görmek istemeyen bu asil milletin fertleri, yüz binleri aşkın kız ve kız kardeşinin cinsi meta olarak sömürülmesini seyreder, birbirinin ırzına geçer. Hatta yabancılara pazarlar. Güya çağdaş medeniyet beyaz kadın ticaretini yasaklar…
Ve bu talihsiz kadınlar hiçbir zaman annelik yapmayı, kendilerine anne denilmesini, bir aile yuvasında mutlu bir şekilde yaşamayı tadamazlar.
Beşer, ömrü olursa bir gün tesettürün; kadının gününün, geleceğinin ve aile hayatının yegâne sigortası olduğunu aklıyla keşfedecektir.
Ama o güne kadar Batıda olduğu gibi milyonlarca aile dağılacak, milyonlarca çocuk annesiz ve babasız büyüyecek ve kadınlar fiziki güzelliklerini yitirdiklerinde yalnızlığa mahkûm olacaktır.
Evet, Yaratan bilir ve bilen konuşur.
**************************************************
Tesettür Risalesi’nden iktibas
Üstad hazretleri, hiç kadınla temas etmediği ve böyle bir ihtimali olmadığı halde sabah ve ikindi tesbihatlarında 7’şer defa kadın fitnesinden Allah’a sığınmıştır.
Erkekler için kadından Allah’a sığınmanın ne kadar önemli olduğunu bize göstermiştir.
Kendilerine kadınlar için dua sorulsaydı belki de onlar da ‘nisa’ yerine ‘recül’ kelimesini kullansınlar diyecekti. Veya aynen onlar da bu duayı etsin diyecekti. (Allah-u alem)
Kendilerinin hayatı boyunca vâlidesi dışında bir kadına gözü ilişmemiş ve bir kadınla konuşmamış olmasına rağmen ‘Tesettür Risalesi’ni yazıp, kadın-erkek ilişkilerinin sırrını çözüp, müthiş oranlar vermiştir.
Lütfen çok dikkatli bir şekilde okuyunuz!
“Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı arasında bir karşılıklı güven ve samimî bir hürmet ve sevgiyle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar.
Çünkü açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini yabancıya sevdirmeye çalışmaz.
Dokuzu, kocasından daha iyisini görür.
Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor.
O vakit, o samimî sevgi ve karşılıklı hürmet gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir.
Şöyle ki: İnsan, kız kardeş gibi mahremlerine karşı doğuştan şehvet hissi taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve meşru bir sevgiyi hissettirdiği cihetle; nefsî, şehvanî arzuları kırar.
Fakat bacaklar gibi dinen aile yakınlarına da göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.
Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve yabancıya benzemez. Fakat meselâ açık bacak, aile yakınını yabancıya çevirir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür.
Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!” (24. Lem’a)
Evet, bu muhteşem tespiti biraz açacak olursak:
Dinimizde, yabancılara karşı erkeklerin diz kapağı ile göbek arasındaki kısım, kadınlarda ise el, yüz ve ayakların dışında kalan bütün vücudunun örtülmesi farz kılınmıştır.
Bir aile düşünün ki kız babanın yanında mayoyla, dayı kız yeğeniyle, mini etekli teyze enişteyle aynı odada, genç teyze, bacanak, enişte iç içe… Ve böyle bir ailede mahremiyetin korunması…
Asrın sahibi ölçüyü çok net koyuyor: Yüz, el ve ayaklarda sakınca yok ama aynı ailede açık bacak, kız kardeş bile olsa erkek kardeşe yabancı etkisi yapar. Erkek dayıya, kız yeğeninin dekolte kıyafetiyle vücudu yabancıdan farksızdır.
Üstad, daha o günden, yani bu fitnenin gündemde bile olmadığı zamandan, bugün adını bile yazmaktan utandığımız aile içi ilişki tehlikesine (ensest ilişki) dikkat çekiyor.
Ve bir defa daha dinin ölçülerinin ne kadar muhteşem ve kusursuz olduğunu görüyoruz.
“Hem memalik-i bâride (soğuk ülke) olan Avrupa''daki tabîatlar(yaratılış), o memleket gibi soğuk ve donuktur. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt''ası, ona nisbeten memalik-i harredir. (sıcak memlekettir)
Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hayvani hisleri tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i istimalata ve israfata medâr olmaz.
Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i istimalata ve israfata ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir.(24. Lem’a) |