|
Hicret ve hizmetten emeklilik
İslam tarihinde “hicret” bir milattır. Bu nedenle de İslami takvim olarak miladi 622 yılı tarihin başlangıcı sayılır. Bunun önemli bir tercih olduğu muhakkak.
Tıpkı tarih gibi insanların da biyografilerinde “milat”, hicret ettikleri yıldan başlar. Hatta çoğu zaman hicret öncesi semereyi bir ağacın çiçek vermesi gibi düşünüp meyve vermeyi de hicret sonrası asıl semere gibi düşünebiliriz.
Dolayısıyla bir müminin hicretiyle gerçek semere verme zamanı başlar. Ve mazisine ait tüm seyyiat (inşAllah) sıfırlanır.
Esasta hicret kökleriyle toprağa yerleşmiş bir ağacın yerinden sökülmesinden farksızdır. Bulunulan yerden ayrılınca tüm beşeri-ailevi bağlar, hissi irtibatlar inkıtaa uğrar. Eğer uzun menzilli bir hicretse ev bark, mal, mülk, eşya dağıtılır veya berhava edilir. Bu, bir bakıma dünyevi bir ölümdür. Bu nedenle de 3-5 ülke değiştirip memleket memleket gezen her insan bu zaviyeden ölüp ölüp dirilir.
Ve her dirilişle umulur ki Allah, O muhacir aileye tüm bireyleriyle dünyaya yeniden gelmişçesine sanki anadan doğmuşçasına bir temizlik lütfeder.
Hicret etmeyen insan, bir ağacın kökleriyle topraktan beslenerek yaşamaya devam ettiği gibi de kalmaz. Zira insan ağaçtan farklıdır. “…İnsan meyve verdikçe canlı kalır… RNK”
Bu sebeple ya ağaç kendini yenilemeli veya köklerin beslendiği toprak yenilenmeli.
Yani bir insanın hayatiyetini devam ettirmesi için ya kendisini yenilemeyi başarabilmeli veya “çevre”sini yani toprağını yenilemelidir.
Her şeyi geride bırakıp hicret etmek Kuran’ı kerimde:
Ayetlerinde olduğu gibi hicret “haceru ve cahedu…” şeklinde Kur’an-ı Kerim’de hemen her yerde cihadan önce zikredilmiştir. Bu önce zikretme ona üstünlük anlamına gelebileceği gibi en azından eş değer anlamına gelir.
Bu bakış açısıyla şehit olmak için cihada giden bir insanla hicret eden bir insanın benzerliği ortaya çıkar. O da sahip olunan her şeyi terk edebilme yani dünya nimetlerine, yaşanılan yerdeki kazanımlara sırt çevirebilmeyi göze almaktır. Her iki durumda da dünyevi ölüm söz konusudur. Şehit, dünyevi olarak ölür ama gerçekte “ölmez”, muhacir ise dünyevi olarak her şeyinden vazgeçip mecazi olarak ölür, geçmişini temizlenmiş ve durulanmış bir tohum olarak yeni yerine, hicret ettiği yere gider.
Dünyaya kendini kaptırmış bir insan duvara çakılmış 20’lik bir çivi gibidir.
Böyle bir çivi zamanla çürür ve betonla bütünleşir. Kabuk betonlaşır.
Bu insan için hicret veya ardında ölüm ihtimali bulunan bir cihat adeta kâbustur.
Beton duvara gömülü ve bulunduğu yerde paslanmış bir çiviyi çekip çıkarmak nasıl ki mümkün değildir ve bunu yerinden oynatmaya ancak Azrail Aleyhiselamın gücü yeter.
Öyle de bulunduğu vazifede yıllanmış ama kendini yenilemeyi sürdürememiş bir insanı yerinden oynatmak çoğu zaman imkânsızdır.
Kader açısından…
Kader bir insanın önüne hicret seçeneği koyduysa buna sebep olarak 4 saikten bahsedilebilir.
1-Gidilecek yerde o insana ihtiyaç vardır. Kader vesile halk eder ve hicret gerçekleşir.
2-“Meziyetin varsa hafa türabında sakla taa neşvü nema etsin.” Zamanı gelmiştir, kader o insan için neşvü nema imkânı sunar.
3-Bulunduğu yerde imtihan olmuş veya “Medrese-i Yusuf” benzeri bir ortamda kader, onu ruhen olgunlaştırmış, “Amaline dar gelince nasut, ikbaline sine açtı lâhut” mısraında ifade edildiği gibi tayinini takdir etmiştir.
4- Kendini yenileyemediği için bulunduğu müessesede çalışanların önünde problem olmaya başlamış, insanlar için onları kaçıran bir imtihan unsuru olmuş ve bunun yanında o zamana ait hizmet konjonktürüne ayak uyduramamış, verdiği kararlarda ilkel kalmıştır.
Ve kader kendini yenilemeyen bu insana çevresini yenileyerek ikinci bir şans vermiştir. (Bu saikler birbirinden bağımsız olabileceği bir arada da olabilir.)
Ve kendini yenilemeyen (Zihni ve kalbi) bu insan, çevresi yenilendiği halde yine müsbet değişim gerçekleştirmezse kader artık ona “hizmetten malulen emeklilik” hükmü biçer.
Bu tür bir emeklinin sayıklamaları ise “Kıymetim bilinmedi… Bana gadrediliyor… Niye bana sahip çıkılmıyor… Oturacak bir masam bile yok… Evde boş boş oturuyorum…” eksenli hizmet içi gıybet olur.
Böylece “adil olan kader” hizmette kendini yenilemeyenin çevresini yenilemiş ama yine zihni ve kalbi tasaffi gerçekleştirememiştir. Artık o insan için emeklilik mukadder olur.
Bu tür bir emeklilik ise o insanın “hizmet etmemekle” imtihanı olur.
Ve kader, nihai tasaffi şansını “hizmet etmeme” imtihanıyla insan iradesine sunar.
Ama bu imtihanları bizim de kaybedebileceğimizi unutmamalı o insanlara karşı vefalı olmalıyız. Zira Allah vâfi yi mutlaktır. Onun bu hizmette az bir süre dahi bulunanlara vefalı olmayacağını düşünmek Onun Rahmetinden şüphe anlamına gelir.
Sızıntı, Başyazı:“Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir. Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve benliğini aşarak Hakk''ın âzâd kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü "Cihad-ı Ekber"dir.
İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev haline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.”
Kırık Testi: “Ömrünü doğruluk ve sadâkat çarkı üzerinde döndürüp durarak, Cenâb-ı Hakk’a, Rasûlullah’a, iman davasına, dinî hayata ve inananlara sâdık kalan;
güvenilirliği şahsiyetiyle bütünleştirerek, elinden dilinden kimseye zarar gelmeyeceğini her tavrıyla ortaya koyup herkese emniyet telkin eden;
hem tebliğ hem de temsil ile Din-i mübînin ulvî hakikatlerini anlatmayı ve her fırsatı “emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker” istikametinde değerlendirmeyi hayatının gayesi bilen;
irşat vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve sair duygulardan hiçbirini ihmal etmeyerek, bedevîsinden en medenîsine kadar herkesi vahyin aydınlatıcı tayflarından nasiplendiren;
bütün bunları yaparken de günahlara girmemek, laubali davranmamak ve ciddiyetsizliğe düşmemek için azamî gayret göstermek suretiyle tam bir iffet âbidesi olarak yaşayan her insan ilahî inayetin celbi ve temâdîsi adına çok önemli vesilelere tutunmuş demektir.”v |