Bir günah destanı !
Rahip
BARSİSA
(Mevlana
Celaleddin, Mecalis-i Seb'a, , çev.
Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1965)
Bir zaman
israiloğulları içinde Barsisa denilen
bir ibâdet ehli vardı. Zahitliğinin ünü,
doğuya batıya erişmişti. Nerde bir hasta
varsa, ona su yollarlardı, o suyu okur,
üflerdi; hasta içince sağlık ve esenlik
bulurdu.
Herkes de
bilir ve anlardı ki bu onun soluğunun
eseridir.
Çok
geçmedi ki halk, bu sağlık-esenlik,
filan ilaçtan meydana gelir mi ki diye
ilaçların tesirinde şüpheye düştü.
Barsisa
öyle bir şöhret kazandı ki o zamanın
hekimlerine kimse gitmez oldu.
O
lanetlenmiş şeytan, o pusuda gizlenmiş
eski düşman, o bel kıran mel'un, demir
geveliyor, fakat bir çâre bulamıyordu.
Durmadan bu Rahibi yoldan çıkarmanın,
onu ibadetten alıkoymanın yolunu
arıyordu.
Bir gece
lanetlenmiş şeytan, yüzünü oğullarına
döndü ve dedi ki: Sizden hiçbir kimse
yok mu ki beni bu tasadan kurtarsın, bu
tek eri tuzağa düşürsün?
Oğullarından biri, bu işi benim adıma
yaz, benden iste, senin gönlünü bu
dertten ben kurtaracağım diye
böbürlendi.
Şeytan
ona, en gerçek oğlum sen olursun, bu işi
başarırsan, kör gözümü sen
aydınlatırsın, dedi.
Şeytanın o
oğlu, şöyle bir mel'un aklına danıştı.
O,
şeytanın oğluna:
-
Halkı
genç, güzel kadınlardan daha iyi
avlayacak hiçbir tuzak olamaz, dedi.
Çünkü altın arzusu, lokma dileği tek
taraflıdır. Sen altına âşık olursun amma
onun canı yoktur ki sana âşık olsun;
lokmanın canı yoktur ki seni arasın,
seninle konuşsun. Fakat genç kadınlara
duyulan sevgi, iki taraflı olur. Sen onu
sever, istersin, o da seni sever ve
ister. Sen ona ulaşmak istersin, o da
sana.
Bir hırsız
geceleyin dışardan kapıyı açmak için bir
tuzak kurar; amma o hırsızın, evde bir
eşi ortağı bulunur yahut bir
halayıkcağız, içerden kapıyı açarsa, bu,
hırsızın dışardan para çalmaya
uğraşmasına benzer mi hiç?
Altın
yahut sandık, kalkıp kapıyı açamaz ki.
Şeytanın
oğlu da, bütün dünyayı dolaştı. Güzel,
akıllı, soylu soplu, alımlı, işveli bir
kadın arıyor, zahidi avlamak için o
çeşit bir dilber araştırıyordu,
şeytanlık hasedinin kuvvetiyle ev ev,
şehir şehir gezip dolaşıyordu. Çok
aradı.
Sonunda o
ülkenin padişahının kızını seçti. Kızın
güzelliği dillere destandı. Kızın
beynine girdi, onu deli divane etti,
hastalandırdı.
Padişah,
hekimleri, hikmet ehlini topladı. Hepsi
de onu iyileştirmede, ona ilaç tertip
etmede âciz kaldı.
Şeytan,
bir zahit elbisesine bürünüp geldi:
-Eğer
bu kızın hastalıktan kurtulmasını
istiyorsanız, dedi, onu Barsisa'ya
götürün. O, okusun, üflesin, bu
hastalıktan kurtulur. Onlar da başka
çare bulamadılar, onun sözünü
dinlediler, kızı, Barsisa'ya götürdüler.
Barsisa
dua etti, şeytan da kızı bıraktı, kız
iyileşti. Böylece de şeytan, padişahın
bir dahaki seferde de kendi sözüne
inanmasını sağlamış oldu. Kız iyileşince
sevindi.
Bir zaman
sonra şeytan, gene kızı çıldırttı
.Hekimler yine iyileştirmede âciz
kaldılar.
Şeytan
aynı suretle tekrar geldi. Bunu, gene
Barsisa'ya götürün; amma bu sefer geri
getirmeyin, kız size, iyileştim diye
haber yollayıncaya kadar yanında kalsın,
dedi.
Kızı, yüz
binlerce güzel kızı nasıl
götürüyorlarsa, öylece götürüp Rahibin
yanına bırakıp döndüler.
Kız, Rahip
ve şeytan o ibâdet yurdunda kaldılar. O
rahip, bilgin olsaydı, kızla yalnız
olarak o ibâdet yurdunda kalmaya razı
olmazdı. Esenlik ona, Peygamber(SAV)
dedi ki: "Bir kadın, bir konakta bir
erkekle beraber kaldı mı, üçüncüleri
şeytandır, onların." Bir kadın, bir
yerde bir erkekle beraber kalınca
şeytan, onların aracısı olur. Hasılı
uzun bir zaman, kız, zahit rahibin
yanında kaldı. Otur kalk derken Rahip
Barsisa, göz ucuyla da olsa kızı süzdü
ve iyice gönül kaptırdı. Gönül
kaptırılmayacak da bir dilber değildi
padişahın kızı.
Nihayet
bir gün, kızla buluştu ve kız hamile
kaldı.
Rahip kara
kara düşünmeye başladı.
Bu
sefer şeytan, bir insan şekline bürünüp
Rahip Barsisa'nın yanına geldi. Onu
düşünür buldu. Neden düşüncelisin, dedi.
Barsisa, hikâyeyi anlattı. Kız, gebe
kaldı dedi.
Şeytan:
-Kızı
öldürmekten başka çare yok, dedi.
Öldürür, sonra, öldü gömdüm, dersin.
Barsisa, geceler boyu düşündü, başka bir
çare bulamadı. Onun dediğini yaptı.
Diğer
yanda lain şeytan, gene insan şeklinde
padişaha geldi.
Kız
iyileşti, gidip getirin, dedi.
Padişahla
perdeciler gidip kızı istediler. Rahip
Barsisa:
-Kız
öldü, gömdüm dedi. İnanıp geri dönüp
yasını tutmaya koyuldular.
Şeytan, bu
sefer başka bir şekle girip, padişahın
yanma gitti.
-Kız
nerede, dedi. Padişah:
-Rahip
Barsisa'nın yanına götürdük, orada öldü,
dedi.
Şeytan:
-Kim
söyledi, diye sordu.
Padişah:
-Barsisa söyledi, deyince Şeytan:
-Yalan
söylüyor, dedi. Rahip kızınla buluştu,
kız gebe kaldı, sonra kızı öldürdü,
falan yere gömdü. İnanmıyorsan orayı
kazdır, görürsünüz, dedi.
Padişah,
tam yedi kez yerinden kalktı, bir başka
yere oturdu, sonra gene yerine geldi.
Şaşkına döndü, hâli değişti, kafası
ateşlendi, kızdı.
Sonra bir
toplulukla atına binip Barsisa'nın
ibâdet yurduna vardı. İçeri girip:
-Kız
nerde, diye sordu.
-Rahip
Barsisa:
-Öldü,
gömdüm deyince, peki dedi, bize neye
haber vermedin? dedi.
Barsisa:
-Evrad-ı
ezkar ile meşguldüm, evradımdan kalırım
diye korktum, dedi.
Padişah:
-Bu
sözün aksi çıkarsa ne yapayım dedi.
Bu söz
üzerine Barsisa kızdı, ileri geri
söylenmeye durdu.
Padişah,
Şeytanın bildirdiği yeri kazdırdı. Kızı
çıkardılar, kız öldürülmüştü.
Barsisa'nın ellerini bağladılar,
terlemeye başladı. Halk toplandı.
Barsisa, kendi kendine, ey kutsuz nefis
diyordu. Duan kabul oluyor diye
seviniyordun. Halkın gönlüne, gözüne
üstün, büyük görünüyorsun diye
seviniyordun.
Halk
seni beğeniyor, övüyor diye
gururlanıyordun.
Halkın
inancı azalır diye de korkuyordun değil mi?
Gerçekte bu
düşüncelerden hepsi de yılandı, akrepti;
evet, halkın beğenişi, zehirlerle dolu bir
yılandı diyor, içten içe ah ediyordu; ama
artık faydası yoktu.
Onu yüce bir
darağacının dibine getirdiler.
Merdiven
dayayıp boynuna ipi taktılar.
O anda şeytan,
bir insan şekline girip kendisini tekrar
gösterdi. Bunların hepsini de ben yaptım
sana; hâlâ da gücüm var, çaren benim elimde,
bana secde et, seni kurtarayım dedi.
Barsisa buna
ümitlendi ve şeytana:
-Nasıl secde
edeyim, boynumda ip var. dedi.
Şeytan, secde
niyetiyle başınla işaret et, akıllıya işaret
de yeter dedi.
Barsisa, can
korkusuyla, secde etmeye niyetlendi; can
tatlıdır ya, fakat başını eğince ip, boynunu
daha da sıktı.
Nefesi kesildi.
Ve şeytana
secde ederek öldü.
Şeytan
uzaklaşırken, "Ben senden tamamıyla uzağım"
dedi.
Şanı
ululandıkça ululansın, Tanrı buyurur ki: Ey
insanlar, ey inananlar, sizi kötü bir dost,
tutar da kötülüğe çağırırsa, bu iş, sizin
faydanızadır derse, kötü dostlar sana, sen
yaşarken de bizimsin, öldükten sonra da; biz
de seniniz diye vaadde bulunursa ona
inanmayın; onlar, bu düzenle kendileri gibi
sizi de bozmak, bozguna uğratmak, kötülemek,
kötülüğe çekmek isterler. Sizi pis bir hale
getirdiler mi, ne dostunuz kalır artık, ne
eşiniz. Sizden bezerler.
Anlattığımız
o şeytan gibi ki onun derdine ortak oldu,
ona dostluk gösterdi, sonunda onu tuzağa
düşürünce, ondan bezdi gitti.
Kırık Testi'den 27.2.2006:
Eski devirlerde yaşamış üsturevî bir ibadet
kahramanı olan Bersisa, bir zamanlar abid ve
zahid bir kul olmasına rağmen, Cenâb-ı
Hakk'a tam teveccüh etmeyip hayır ve
hasenatına itimad edince şeytana aldanmış ve
bir anlık irâde zaafı neticesinde, elde
ettiği her şeyi kaybederek bir şakî olarak
vefat etmiştir. Bugün de yeryüzünde yüzlerce
Bel'am ve Bersisa mevcuttur. Bunlar,
senelerce koşup dururlar. Kıbleyi tam tayin
edemediklerinden nereye koştuklarını
bilemeden geçirdikleri seneleri her şeye
rağmen sermaye kabul eder, onlarla
avunurlar. Boşuna koştukları yılları sayar
durur ve hep onlardan bahsederler. Fakat,
bir şey kazanıp kazanmadıklarını hiç
düşünmez ve hayatlarının muhasebesini
yapmaya da asla yanaşmazlar. Dolayısıyla da,
az gider, uz gider; dere tepe düz gider ama
bir çuvaldız boyu bile yol alamazlar;
mesafelere yenik düşerler.
Allah'ın dinini öğrenen, ilim ve irfan
sahibi olan, duası mutlaka kabul gören ve
İsm-i A'zam'ı da bilen Bel'am İbn Bâura
küçük bir inhirafla açıldığı isyan
deryasından bir daha dönememiş; o gün için
mazhar olduğu nimetlere güvenip onları birer
şımarıklık sebebi gibi algılayınca başaşağı
yuvarlanıp gitmiştir.
Zannediyorum bazı insanlar, şeklî ve sûrî
ibadet yapmayı Allah'ın muhabbetini
kazanmaya da, rızasına ermeye de, Cennet'e
girmeye ve ebediyete mazhar olmaya da
yeterli görüyorlar. Hatta ibadet niyetiyle
yaptıkları ama çoğu zaman gereken ciddiyet
ve hassassiyeti gösteremedikleri bu amelleri
imanda sabit kadem olma yolunda da bir
garanti vesilesi gibi addediyorlar. Nice
âbid ve zâhid kulların yolun bir dönemecinde
tepetaklak yuvarlanıp gittiklerini ya da
yarı yolda kaldıklarını unutuyorlar.
Maalesef, bir kısım fiilî ibadetlere belki
şeklî ve sûrî değer verseler bile Cenâb-ı
Hakk'a teveccüh etmeye, duaya ve niyaza o
kadarcık olsun kıymet vermiyorlar.
Oysa, yolda kalmamanın, düşüp kaymamanın ve
sâhil-i selamete ulaşmanın en önemli
dinamiği Cenâb-ı Allah'a teveccüh ve duadır.
Siz isterseniz, mülâhazalarınızla bu duayı
daha da derinleştirebilir, “Allahım, beni
ibadetlerimle, hayır ve hasenâtımla da
başbaşa bırakma; beni menhiyâttan
ictinabımla da başbaşa bırakma..
iyiliklerime güvenme duygusunu söküp at
gönlümden, içimi sadece Sana itimat hissiyle
doldur. Sen özel sıyanetinle koru beni;
hususi himayene al, vekilim ol benim!”
diyebilirsiniz.
Ellerinizi kaldırıp sürekli Cenâb-ı Hakk'a
tazarru ve niyazda bulunmalısınız;
amelinize, durduğunuz yere, konumunuza,
dünden bugüne müktesebâtınıza ve içinde
bulunduğunuz şahs-ı manevînin kudsiyetine
güvenme yerine, Cenâb-ı Allah'a teveccüh
ederek O'nun himayesine girmeye
çalışmalısınız.. Hem dünün hem de bugünün
Bel'am İbn Bâura'ları, Bersisa'ları
önünüzde birer ibret tablosu olarak
durmaktadır. |