<% dim say if Session("say") ="" then %> <% else end if %>

Misyon ve Kostüm

Ön Bakış Açısı

Her insan, en az iki kostümle dünyada bulunur.
Mesela: Bir erkek zatı itibariyle bir ‘insan’dır. Eve gittiğinde “baba” veya “eş” kostümü giyer, babalık yapar, eş olur. Sabah okula gider, öğrencilerin karşısına “öğretmenlik” kostümüyle çıkar.

Yani içerik aynıdır. Yaptığı göreve göre bir kostüme bürünür.

Bir kadın zatı itibariyle bir insandır. Eve gittiğinde “anne” kostümü giyip çocuklarına annelik yapar. Sabah olur, mesela doktorsa önlüğünü giyer “doktorluk” kostümüyle hastalarına bakar.

Buna göre kostümü “doktor” olup kötü teşhis edebilen bir “insan”;
iyi bir “hâkim” kötü bir “baba”;
iyi bir “öğretmen”, iyi bir “baba” ama kötü bir “insan”;
veya iyi bir “insan” kötü bir “idareci” her zaman söz konusudur.

Yani bir kostümü giyiyor olmak, o kostümün sembolü olan mesleği iyi icra ediyor olmayı göstermez.

İnsanlar dünyaya mukadder bazı kostümlerle gelirler. Ve bu kostümler çoğu zaman onların imtihanı olur.

Tıpkı bunun gibi “ila-yı kelimetullah” vazifesiyle müşerref her fert, 2 faktörün tesiri altında mesleğini icra eder:
1) Allah’ın o iş için takdir buyurduğu manevi makam -kostüm-
2) Ferdin, ruhi içeriğiyle o makamı doldurup-dolduramayışı

İrşad ve tebliğ, tarih boyunca farklı pozisyonlarda icra edildi.
Efendimiz (sav)’den önceki peygamberler bulundukları mahalde, şehirde, köyde vazifelerini yaptılar.

Kimi peygamberin muhatabı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Belki 10 kişiye tebliğ yapıyorlardı ama “peygamberlik manevi kostümü” içinde hizmet ediyorlardı.

Bu peygamberler, “kavim”lerine gönderilmiş peygamberlerdi, bunların evrensel bir irşad pozisyonları yoktu.

Bazı peygamberler köy, bazıları ise şehir çapında bir beldede halkı irşad ediyorlardı. Ve bu “insan”lar içleriyle kostümlerini dolduruyor, bihakkın icra-yı nübüvvete muvaffak oluyorlardı.

Ama nasıl olursa olsun bu “insan”lar “peygamberlik kostümü” ile taziz edilmeleriyle manevi makamları, peygamberler dışında herkese üstün geliyordu.

Aynı zaman diliminde farklı beldelerde farklı nebiler bulunabiliyordu. Ve bu beldeler kimi zaman coğrafi iletişimsizlikle birbirlerinden ayrılıyordu.

“Hz. Âdem'den bu yana beşer tedricen gelişmiş ve kemale ermiştir. İnsan, aklî melekeleri, ruhî kabiliyetleri, hissî durumu kemale ereceği âna kadar bir kısım mükellefiyetlerden azade bırakılmıştı, zira Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar beşer bir bedavet hayatı yaşıyordu. Hatta Hz. Musa'ya kadar, bir araya gelip bir idari sistem ve bir devlet kurma müyesser olmamıştı. İnsanlık Hz. Musa'dan sonra kısmen bedeviyeti attı, fikri ve zihni ve mâşerî vicdanıyla medeni hayata yaklaştı.
Kabile ve klan hayatı yaşayan bir toplumla, devlet olma durumuna gelen toplulukların birbirinden farklı olması gayet tabiîdir.” (fgulen.com)

Efendimiz (sas)’le nübüvvet evrensel bir keyfiyet kazandı. Ve sonrasında peygamberlik “format”ı kapandı.

Efendimiz (sas)’e kadar yaşamış toplam ne kadar insan olduysa (milyonlar veya on milyonlar…?) bu insanlara yüz binleri aşkın bir nebiler topluluğuyla tebliğ yapıldı.

Efendimizden (sas) sonra ne kadar insan yaşamış ve yaşayacaksa (milyarlar… trilyon..?) bu insanlara tebliğ tek bir peygambere – Efendimiz’e- nasip oldu.

Çünkü artık nazil olan “vahiy mesajı” farklı peygamberlere gerek duymadan tüm dünyaya tek bir peygamberle ulaşabiliyordu.

Bu nedenle Efendimiz sonrası irşad ve tebliğ vazifesi, Allah’ı anlatma işi nübüvvete varis olan “mehdi ve mücedditlerle”, sahabilere varis olan “sahabi timsal velilerle” görülmeye başlandı.

Sonuç olarak Allah, bu asrın insanına lütuf olarak bir dönem peygamberlerine ve büyük velilerine yaptırdığı işleri yaptırma imkânını bahşetti.

Bunu şuna benzetebiliriz: Yeryüzünü sınıflardan oluşmuş büyük bir okula benzetecek olursak; tarihin eski dönemlerinde bu sınıflarda “peygamberlik” kostümüyle hocalık yapma imkânı verilmiş nebiler vardı.

Bugünse ister bir kişi, ister on kişi, isterse yüz kişiden oluşmuş halk kitlelerine Allah’ı anlatma işi verilenler, farkında olsalar da olmasalar da bir öğretmenin önlüğünü giyişi gibi “peygamberlik kostümü” giyip o sınıflarda ders anlatıyorlar.

Ve kendileri içerik olarak o kostüme liyakat kesp etmeseler de o kostümün bereket ve sihriyle hizmet ve irşadlarında fevkalade muvaffak oluyorlar.

Burada iki nokta var: Eğer siz o kostümün bereketini kendinizden bilirseniz bir süre sonra o kostüm, size teslim edilen sınıfla birlikte alınır.

Yok, eğer o kostümün ağırlık ve ciddiyetinin farkında olarak, o “önlüğün” içini doldurma azmi ve cehdiyle gayret ederseniz Allah, vaktiyle ‘peygamber’lerine verdiği sevabı lütfuyla size verecektir.

'Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yolunda atılan her adım, adım sahibi için nübüvvete veraset sevabı kazandırır. Çünkü bu vazife, esas itibarıyla peygamberlerin vazifesidir. Bu yola adımını atan her insan, böyle bir vazifenin altına girmiş ya da ilahî bir lütuf olarak bu vazife ona verilmiş demektir. Öyleyse bu uğurda tek adım atan insan dahi, niyet ve derecesine göre bu vazifenin sevabını kazanacaktır.
Mademki her meslek, nihaî hedefine göre değerlendirilecek ve o mesleğe değer kazandıran da, bu nihaî hedef olacaktır; öyle ise, bu en mukaddes peygamberlik mesleğinin hedeflediği nihaî noktaya vesile ve vasıta olan hareket tarzı da, aynı seviyede mukaddes bir iş olacaktır. Eğer, Allah nezdinde ondan daha kutsal bir vazife olsaydı Cenâb-ı Hak peygamber efendilerimiz gibi en seçkin kullarını o vazifeyle gönderirdi. (fgulen.com)

Bu İşin Bir de Sevgi Yönü Var

Siz bir şirketin sahibiyseniz en asil, en temiz işleri en sevdiğiniz, en güvendiğiniz kişilere verirsiniz.
Şundan emin olabiliriz:
Allah, kendini anlatma gibi aziz ve muallâ bir işi mutlaka sevdiklerine verir.
Eğer biz hasbi olarak irşad ve tebliğ işinde sonuna kadar kalmayı başarırsak Allah’ın sevgili bir kulu olduğumuzu düşünebiliriz.
Fakat içini yarım yamalak doldursak bile ‘peygamberlik’ kostümü içinde tebliğ yaparken
“Korkmalı ve Enbiyâ-ı izâm’ın hulusuna tâlip olmalıyız. Cenâb-ı Hak, her peygamberi peygamberliğe has bir donanım ve mahiyette yaratmıştır; canlarımız onlara kurban, biz onların hiçbirinin kıtmiri olamayız. Fakat, peygamberlik isteme başkadır; peygamberlerin vasıflarıyla muttasıf olmayı dileme daha başkadır. Artık hiç kimse için peygamberlik söz konusu değildir; ama her mü’min, peygamberlerle temsil edilen güzel ahlaka sahip olmayı gönülden istemelidir.” (fgulen.com)

Kıymetini Bilme…

Siz bir gün öğrenseniz ki meğer dünyanın en zengin insanının yeğeni imişsiniz. Ve o kişi tüm servetini yatları, yalıları, adaları, milyar dolarları… Hepsini size bırakmış… Herhalde tarifsiz bir sevinç yaşarsınız.
Oysaki üç, beş, on… Kaç kişiyse?
Onlara rehberlik etme, doğru yola hidayete vesile olma imkânı bahşedilmiş olmak vaktiyle Allah’ın en sevgili kulları olan peygamberlerine lütfedilmiş bir servettir ki siz o servete varis oluyorsunuz.
Ve zayi etmezseniz, Allah’ın mülküne halife olmak şerefiyle hiçbir sahibine doyma duygusu vermeyen dünyanın fani servetlerinin yerine, ebedi cennet hayatına varis olacaksınız.
Allah’ın “insanlara rehberlik etme şerefi”ni bize bahşetmesinden, bahsi geçen zenginliği duyarcasına bir sevinç ve sorumluluk duymuyorsak kostümümüzden habersiziz demektir.
Özen gösterilmeyen her kostüm, bugünün zifos uçuşan atmosferinde kirlenmeye mahkûmdur.
Ve “hidayet tevzii” kostümününse hemen temizlenmeyen toza bile tahammülü yoktur.

“Tebliğ ve temsil aşk u iştiyakından, i'lâ-yı kelimetullah arzusundan ve irşad sevdasından yoksun oluşu, onun imanında da bir problem bulunduğunu gösterir. Öbür tarafı, bilmesi gerektiği gibi bilememiş, öteki âlemin vad ettiklerine tam inanamamış demektir. Öteye gerçekten inanmışsan, kabir hayatına, mahşere, sorgu-suale, sırata, Cennet nimetlerine, Cehennem azabına… imanın varsa, sen nasıl annenin, babanın elinden tutmayı düşünmezsin?... nasıl sevdiğin insanların akıbeti ve kurtuluşu hususunda endişeye düşmezsin?... ve ebedi hüsran ateşini gördüğün halde nasıl olur da bir itfaiyeci gibi elinde iman tulumbacığınla alevleri söndürmeye koşmazsın? Hayır hayır… inanıyorsan lakayt kalamazsın!...
Havarîlerdeki tebliğ aşk u iştiyakı o imandan kaynaklanıyordu; Sahabedeki enginlik o itikattan, imandaki derinlikten nebeân ediyordu.“ (fgulen.com)

Evet, rehberlik yaparken yapılan işin kıymetini bilmez, ufak tefek imtihanlara mağlup olup, sanki çilesiz ve imtihansız bir “veli”lik yolu varmış da ona intisabı arzuluyormuş gibi mızıkçılık yaparsak o müstesna “kostüm” üzerimizden alınır.

Semada yıldız avlarken, vahada çöp toplayan bedevilere döneriz.
Mevsim baharsa yağmur yağar, çiçekler açar.
Allah’ın hidayet yağmurları mevsimi gelince yağar.
Bir hidayet baharı yaşıyoruz.
Bir zamanlar mevsim kış, tarlalar kar kaplıydı.
O zamanlar “küfür” umumi “hidayet” istisna idi.
Yavaş yavaş –inşaallah- bunu tamamen tersine döndüğü zaman da gelecek.
Ama geçmişi unutmamak gerek.
Bir zamanlar hak ve hakikati anlatmaya müsait insan bulmak mümkün değildi. Büyük bir şehirde belki on lise öğrencisi ancak bulunabiliyordu.
Şimdi binlercesi gönüllü olarak “Buyurun sizi dinliyoruz.” diyor.
Allah, vaktiyle hidayetini insanlara tevzi ederken peygamberleri istihdam ediyordu.
Onlarla insanlara hidayetini ulaştırıyordu.
“Memer” olduğumuzu kabul ederek, “kostüm”ümüzle caka satmadan yapacağımız “hidayet tevzii” vesileliği; bizi “aşk, kurbet, yakin ve ihlas” ufkuna ulaştırabilecek eşsiz bir bir gök armağanı ve velilik nişanı olabilir.

“Evet, Cenab-ı Hakk'ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar. Zira dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez. Cennetin de binlerce sene mesudâne hayatı, Cenâb-ı Hakk'ın Cemali’ni bir dakika görmeye mükâbil değildir. Fakat onun da ötesi vardır ve müsadenizle o öteler ötesini ilave edeyim: Cenâb-ı Hakk'ın Cemali’ni görmek de, O'nun kullarına bizzat: "Ben sizden hoşnutum, artık size gazap etmeyeceğim." demesine asla mukabil gelmez. Öyleyse, esas olan O'nun rızasını kazanmak, hoşnutluğuna mazhar olmaktır. O'nun rızasına götüren en kestirme ve sağlam yol ise i'lâ-yı kelimetullah yoludur.
Mademki her meslek, nihaî hedefine göre değerlendirilecek ve o mesleğe değer kazandıran da, bu nihaî hedef olacaktır; öyle ise, bu en mukaddes peygamberlik mesleğinin hedeflediği nihaî noktaya vesile ve vasıta olan hareket tarzı da, aynı seviyede mukaddes bir iş olacaktır.
Halbuki, içinde bulunduğumuz durumun vehameti şahsî farzları ifa ile bertaraf edilebilecek kadar basit değildir. Bu müthiş durum karşısında bütün sistematiğiyle emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmekten başka bir çaremiz olduğunu zannetmiyorum.
İ'lâ-yı kelimetullah vazifesi, en kutsal vazifedir ve esas itibariyle peygamber mesleğidir. Eğer, Allah nezdinde ondan daha kutsal bir vazife olsaydı Cenâb-ı Hak peygamber efendilerimiz gibi en seçkin kullarını o vazifeyle gönderirdi. Oysaki Allah Teâlâ, peygamberlerini i'lâ-yı kelimetullah vazifesiyle görevlendirmiş ve sürgünlerin, hapishanelerin, hakaretlere maruz kalmaların, işkencelerin, idam sehpalarına götürülmelerin; hatta şehit edilmelerin çokça görüldüğü bu kutsal yola en güzîde kullarını -bir manada- feda etmiştir. Şayet, Cenâb-ı Hakk bir şeyi bu şekilde öne çıkarmışsa onu bizim arkaya çekmemiz mümkün değildir, bizim de o şeye aynı ölçüde değer vermemiz inanmış olmamızın gereğidir.” (fgulen.com)

İrşada Ehil Değilsek Ne Olacak?

Kabiliyet ve yetenek olarak emr-i bil maruf nehyi anil münker yapmaya müsait olmayan bir fıtratımız olabilir.

Bu durumda ya fıtratımızı zorlayacak, iki kat sevap kazanacak, fıtratı bu işe uygun olanlara göre daha ihlâslı ve daha muvaffak olacağız.

Veya hakkıyla bu işi yapıp, rehberlikle uğraşanlara lojistik destek olacağız.

Hizmeti bir insan vücudu olarak ele alırsak hizmetin içinde bulunduğumuzda o vücudun bir uzvunda yer almış oluruz. Yani gözde bir hücre olabileceğimiz gibi ayakta bir hücre veya beyinde bir hücre…

Kendimizi necis bir varlık olarak bile düşünsek bile hizmetin içinde kalmakla bağırsaklarda yer alan bir hücre gibi oluruz.

Bağırsakta veya mesanedeki bir necaset dışarı çıkmadığı sürece namazı bozmadığı gibi hizmetin içinde kalmaya devam edersek inşallah her ne olursak olalım suiniyet taşımadığımız sürece hükmen nazif sayılırız.

“La yüşka celisühüm” hadisini hatırlayalım:
Ebu Hureyre'nin (r.a.) bildirdiğine göre:
Allah Resulü (a.s.) şoyle buyurmustur: “Şuphesiz Allah bir kulu sevdiği zaman, Cebrail'i çağırır ve: ‘Ben filanı seviyorum, sen de onu sev!’ diye emreder. Cebrail de onu sever. Sonra Cebrail semada seslenip: ‘Allah filan kimseyi seviyor, binaenaleyh siz de onu seviniz!’ der. Artık gök ahalisi de onu severler. Sonra yeryüzüne onun için (Allah tarafından) kabul konulur. Allah bir kula buğz edince de Cebrail'i çagırır ve: ‘Ben filanı sevmiyorum, sen de onu sevme diye emreder. Cebrail de onu sevmez. Sonra Cebrail gök halkı içinde: ‘Allah filan kimseyi sevmiyor, siz de onu sevmeyiniz.’ diye nida eder. Göktekiler de o kimseyi sevmezler. Sonra onun için yeryüzüne (Allah tarafından) buğz ve nefret konulur.”

Hz. Peygamber (a.s.) yine şöyle buyurdu: “Allah Teala'nın yeryüzünde seyahat eden birtakım fazla melekleri vardır. Bunlar zikir meclislerini araştırırlar. İçinde Allah'ın zikredildiği bir meclis bulduklarında onlarla beraber otururlar ve birbirlerini kanatları ile kuşatırlar. Ta ki onlarla sema arasındaki mesafeyi doldururlar. Cemaat dağıldığında, yükselip semaya çıktıkları zaman Aziz ve Celil olan Allah onları pek iyi bildiği halde meleklere: ‘Sizler nereden geldiniz?’ diye sorar. Melekler: ‘Biz yeryüzünde senin birtakım kullarının yanından geldik ki onlar seni tesbih ediyorlar, seni tekbir ediyorlar, tehlilde bulunuyorlar, sana hamd ediyorlar ve senden istiyorlar derler. Allah: ‘Benden ne istiyorlar?’ buyurur. Melekler: ‘Senden Cennetini istiyorlar.’ derler. Allah: ‘Onlar benim Cennetimi görmüşler mi?’ buyurur. Melekler: ‘Hayır, Rabbimiz!’ Allah: ‘Eğer onlar Cennetimi görmüş olsalardı nasıl olurdu?’ buyurur. Melekler: ‘Senden eman dilerler.’ derler. Allah: ‘Benden niçin eman diliyorlar? diye sorar. Melekler: ‘Senin Cehenneminden Ya Rabbi! diye cevap verirler. Allah: ‘Onlar benim Cehennemimi görmüşler mi?’ der. Melekler: ‘Hayır, Rabbimiz!’ cevabını verirler. Allah: ‘Acaba Cehennemimi görmüş olsalar ne yaparlar?’ der. Melekler: ‘Senin mağfiretini talep etmektedirler.’ derler. Bunun üzerine Allah: ‘Ben onlara mağfiret eyledim. Onlara bütün istediklerini ihsan ettim ve eman istedikleri şeyden de kendilerine eman verdim.’ buyurur. Melekler: ‘Ya Rabbi! O zikredenlerin içinde günahı çok olan filan kimse de vardı. Sadece oradan geçiyordu da onlarla beraber oturuvermiştir.’ derler. Allah: ‘Ben onu da mağfiret ettim. O cemaat öyle kemal sahibi kimselerdir ki onlarla beraber oturan kimseler şaki olamaz!

    Anasayfa

 

<% 'say=say+1 Session("say")="2" %>