|
MEVLANA'DAN MENKIBELER
Yard.Doç.Dr. Nuri Şimşekler
Mevlâna, yaşadığı dönemlerde
sadece eserleriyle değil
yaşayış tarzı, hal ve
hareketleri ve karşılaştığı
olaylardaki beyan ettiği
fikirleriyle de insanlara
doğru yolu göstermiş ve
onlara örnek olmaya
çalışmıştır.
Bilindiği gibi Mevlâna
sadece üst düzey insanlarla
bir arada bulunmamış, mürit
ve yakın dostlarını
genellikle farklı kesimlerin
oluşturduğu insanlardan
seçmiştir. İşte bundan
dolayıdır ki O, çok farklı
olaylarla karşılaşmış ve
Müslim-gayr-i Müslim,
zengin-fakir,
padişah-hizmetçi, her tür
insanlarla birlikte olmuş ve
davranışlarıyla onlara örnek
olmaya çalışmıştır.

Herşeyi Allah’tan İste!..
Bir gün Mevlâna Hazretleri
Şeyh Selâhaddin-i Zerkûb’un
dükkânında oturmuştu.
Dostlar da dükkânın
çevresinde halka olmuş ilâhî
bilgiler ve sırlarla meşgul
oluyorlardı. Birdenbire
ihtiyar bir adam göğsünü
döverek, ağlayıp sızlayarak
içeri girdi; Mevlâna’nın
ayağına kapandı, hüngür
hüngür ağladı ve :
–Yedi yaşında bir
çocukcağızım vardı. Onu
çaldılar. Kaç gündür
aramaktan dermansız bir hâle
geldim; ama yine onu
bulamadım, dedi. Bunun
üzerine Mevlâna büyük bir
hiddetle:
–Tuhaf şey bütün varlıklar
Allah’ı yitirmişler,
onu hiç aramıyor ve onun
için de bir istekte
bulunmuyorlar. Ne
göğüslerini, ne de başlarını
dövüyorlar. Sana ne oldu da
göğsünü dövüyorsun. Senin
gibi bir ihtiyar kendi
çocukcağızının hasretiyle
harap ve rüsvâ oluyor. Neden
bir an Allah’ı
aramıyor ve imdat
istemiyorsun ki kaybolmuş
Yusuf’unu Yakup gibi
bulasın, buyurdu.
Çaresiz kalan
ihtiyar derhâl tövbe etti ve
göğsünü kapamağa başladı.
Tam bu sırada onun kaybolan
çocuğunun bulunduğu haberini
getirdiler.
(I, 118-119)

Her şey Kur’an’da...
Bir adam karısını çok
seviyordu. Bir gün hanımı
naz ederek;
–Ey efendi, gel de senden
her ne istersem vereceğine
dair üç talâkla yemin iç;
yoksa boşanırım, der. Kocası
ise mecburen kabul eder:
–Ne istersen vereceğim, der.
Kadın:
–Yüce Allah’ın dünyada
yarattığı her nimet ve garip
şeyi benim önümde hazır
etmeni istiyorum, der.
Zavallı kocası bu arzuyu
yerine getirmekten âciz
kalır. Nihayet, samimiyetle
kalkıp Mevlâna’ya gelir,
macerayı anlatır. Mevlâna:
–Git Allah’ın
kitabı Kur’an’ı al ve onu
mendiline sarıp eşinin
eteğine koy; çünkü böylece
dünyadaki yaş ve kuru
nimetleri onun eteğine
koymuş ve dünyanın garip
şeylerini onun önünde hazır
etmiş olursun. Zira “yaş ve
kuru hiçbir şey yoktur ki,
Kur’an’da olmasın” (Kur’an,
VI, 59) buyrulmuştur.
Böylece asla talâk ve
ayrılık vâki olmaz, dedi ve
adamı boşanmaktan kurtardı.
(I,
467-468)

Hâfızların Değeri
Bir gün hâfızların sultanı
Hâfız İshak,
Mevlâna’nın yanına gelmişti.
Mevlâna büyük bir saygı
gösterip ayağa kalktı; üst
başa oturmasını söyledi ve:
–Mushafı nasıl aziz tutmak,
nasıl rahle ve kürsülerin
üzerine koymak lâzımsa,
hâfızları da o şekilde aziz
tutmak ve üst başa oturtmak
lâzımdır. İçinde Kur’an’ın
nuru bulunan bir gönlün
Cehennemin yüzünü görmesi
uygun düşmez. Bir kağıt
parçasına Kur’an yazılı olsa
onu ateşe atmazlar; ona
hürmet gösterirler ve onda
Kur’an yazılıdır, derler. O
halde bir kalpte bütün bir
Kur’an bulunursa onu nasıl
Cehenneme atarlar, buyurdu.
Bu müjdenin
minnettarlığı olmak üzere
şehrin bütün hâfızları
Mevlâna’ya mürit oldular.
(I,
336)

Hangisi Misafir?
Bir gün Bağdat’tan Konya’ya
bir şeyh geldi. Bütün ulular
ve faziletli kişiler onun
ziyaretine gitti ve onu son
derece iyi ağırladılar.
Tesadüfen o gün Mevlâna
Hazretleri bütün
müritleriyle birlikte Meram
Mescidine gitmişti. Şeyh:
–Acaba benim Konya’ya
geldiğim haberi Mevlâna’nın
mübarek kulağına gitmemiş
mi? ki beni ziyarete
gelmedi. Çünkü bir memlekete
gelen ziyaret edilir, dedi.
Mevlâna’nın arkadaşlarından
bir mürit onun bu sözünü
işitti. Öte tarafta Meram’da
Mevlâna hakikatleri
anlatma sırasında
birdenbire:
–Ey kardeş, gelen biziz sen
değilsin. Sen ve senin
gibilerinin bizi ziyaret
etmeleri ve bizimle müşerref
olmaları lâzımdır, demeye
başladı. Mecliste
bulunanlar:
–Mevlâna Hazretleri nereye
ve kime sesleniyor, diye
şaştılar.Ondan sonra
Mevlâna:
–Biri Bağdat’tan geldi,
öteki kendi ev ve
mahallesinden dışarı çıktı.
Hangisini ziyaret etmek daha
iyi olur, diye misal
getirdi. Orada bulunanlar:
–Bağdat ülkesinden geleni
ziyaret etmek daha iyi olur.
Onu ziyaret edip ağırlamak
vacip olan şeylerdendir
dediler. Mevlâna:
–Hakikatte biz mekânsızlık
Bağdat’ından geldik. Bu aziz
şeyh ise bu dünyanın bir
mahâllesinden geliyor. O
halde bizi ziyaret etmesi
lâzımdır. Bizim onu ziyaret
etmemiz icap etmez dedi; ve
şu şiiri okudu:
-Biz, Mansûr’un “Ene’l-Hakk”
demesinden ve dar ağacına
çekilmesinden çok evvel ruh
âleminin Bağdat’ında
“Ene’l-Hakk” demişlerdeniz.
Mevlâna’nın bu
anlattıklarını duyan Şeyh
hemen kalktı, Mevlâna
hazretlerini ziyarete geldi.
Başını açarak kendini ona
teslim etti. Onu samimiyetle
sevenlerden oldu ve
Mevlâna’ya:
–Babam, senin
hakkında ne yap yap,
demirden çarık giy ve eline
demirden bir asâ al,
Mevlâna’yı aramaya git;
çünkü o ulu kişinin
sohbetine nâil olmak iyidir,
buyurmuştu. Babamın bu sözü
gerçekten doğru imiş,
Mevlâna’nın yüceliği babamın
söylediğinin yüz bin
mislidir.
(I, 153-154)

Gerçek Şeyh...
Bir gün Emir Pervâne,
Mevlâna için bir semâ tertip
etmişti. Mevlâna,
Pervâne’nin sarayının
kapısına geldiği vakit,
bütün dostlar içeri
girsinler diye kapıda uzun
müddet bekledi. Müritlerin
hepsi içeri girdikten sonra
Mevlâna da içeri gitti.
Mevlâna o gece orada kaldı.
Pervâne haddinden fazla ona
hizmetlerde bulundu ve böyle
bir bilgi padişahının
kendisinin misafiri olduğu
için Allah’a çok şükretti.
Hüsâmeddin Çelebi,
Mevlâna’nın kapıda
beklemesinin sebebini sordu.
Mevlâna şu cevabı verdi:
–Eğer biz
önceden saraya girmiş
olsaydık, bizden sonra gelen
arkadaşlarımızın bazılarının
içeri girmelerine uşaklar
mânî olurlardı ve onlar
bizim sohbetimizden mahrum
kalırlardı. Eğer biz bu
dünyada onları bir emirin
sarayına veya bir vezirin
evine sokamazsak kıyamette
Ukbâ sarayına ve Cennet-i
Alâya ve Allah’ın huzuruna
nasıl sokabiliriz?
(I,165-166)

İdareci Bekçi Olmalı; Kurt
Değil!
Bir gün Sultan İzzeddin
Keykâvus II, Mevlâna
hazretlerini ziyarete
gelmişti. Mevlâna ona
gerektiği gibi iltifat
etmeyip dersi, müritleri ve
nasihatlerle meşgul oldu.
Sultan :
-Mevlâna hazretleri bana bir
nasihat versin, dedi.
Mevlâna:
-Sana ne öğüt vereyim. Sana
çobanlık emretmişler, sen
kurtluk ediyorsun. Sana
bekçilik emretmişler, sen
hırsızlık yapıyorsun. Allah
seni sultan yaptı,
sen şeytanın sözü ile
hareket ediyorsun, buyurdu.
Sultan ağlayarak dışarı
çıktı, medresenin kapısında
başını açıp tövbeler etti
ve:
–Ey Allah’ım! Mevlâna
hazretleri bana sert sözler
söyledi ise de senin için
söyledi. Ben zavallı kul da
bu alçak gönüllülüğü senin
padişahlığından ötürü
gösteriyor ve sana
yalvarıyorum. Bu iki riyasız
sıdkın hürmetine bana
merhamet et, dedi ve şu
beyti söyledi :
«Nemli olan iki gözümün
yaşına, ateş ve gamla dolu
olan sîneme merhamet et.»
Mevlâna Hazretleri salına
salına dışarı çıktı ve onun
gönlünü alıp:
-Git, yüce
Allah sana merhamet etti ve
seni bağışladı, dedi.
(I,
480-481)

Bir gün Emir Pervâne,
Mevlâna’dan kendisine
nasihat vermesi için ricada
bulundu. Mevlâna bir zaman
düşündükten sonra mübarek
başını kaldırarak:
-Emîr, Kur’ân’ı
ezberlediğini duyuyorum,
dedi.
O da “Evet” diye cevap
verdi. Mevlâna:
-Ayrıca hadîsler hakkındaki
Câmiü’l Usûl’ü de Şeyh
Sadreddin-i Konevî
hazretlerinden dinlediğini
duydum” buyurdu. Pervâne
yine:
-Evet, dedi.
Bunun üzerine Mevlâna :
-Madem ki, Allah’ın ve onun
elçisinin sözlerini
okuduğun, gerektiği gibi
bildiğin halde o sözlerden
nasihat alamıyorsan ve
hiçbir âyet ve hadîsin
gereğince amel edemiyorsan,
benim nasihatimi nasıl
dinler ve ona nasıl uyarsın?
dedi.
Pervâne ağladı ve kalkıp
gitti. Ondan sonra iyi işler
yaptı, adalet ve ihsan ile
meşgul oldu; hayratta
bulundu ve böylece dünyada
eşsiz oldu. (I,177)

Allah’ın Takdiri
Rahip ve papazlardan bir
grup Mevlâna Hazretleriyle
yolda karşılaştılar.
Mevlâna’nın müritleri onları
görünce, onlardan
tiksinerek:
- Ne kadar gönülleri kara ve
nahoş insanlar, dediler.
Mevlâna:
- Bütün dünyada onlardan
daha cömert insan yoktur;
çünkü onlar hem bu dünyada
İslâm dinini, temizliği ve
türlü türlü ibadetleri bize
vermişler; hem de öteki
dünyada ebedî cennetten,
hurilerden, temiz cennet
şarabından ve bağışlayıcı
Allah’ın yüzünden mahrum
edilmişlerdir. Çünkü “Allah
dünya ve ahireti, kâfirlere
haram etmiştir.” Bu kadar
nankörlüğü, karanlıkları ve
cehennemin azaplarını onlar
yüklenmişler... Allah’ın
inayet güneşi birdenbire
onların üzerinde parlayınca
onlar derhâl nurlanacak,
yüzleri ak olacaktır, dedi
ve şu beyti söyledi:
“Yüz senelik kâfir, eğer
seni görse secde eder ve
çabucak Müslüman olur.”
Rahipler ve papazlar saygı
gösterdiler; Mevlâna
Hazretleri ile meşgul olup
tam bir doğrululukla iman
getirerek Müslüman oldular.
Mevlâna müritlerine dönerek
şöyle dedi:
“Yüce Allah, kendisine gizli
lûtuf sahibi demeleri için
zehrin içine panzehiri
gizledi.Yüce Allah siyahlığı
beyazlıkta gizliyor;
beyazlığa da siyahlıkta yer
veriyor.” (I, 148-149)
Her şeyin Fazlası
Zarardır...
Bir gün, bir berber
Mevlâna’nın mübarek sakalını
kesiyordu. Berber:
- Efendimiz ne buyuruyor,
nasıl yapayım, dedi.
Mevlâna:
-Kadınla erkeği birbirinden
ayıracak kadar kes! dedi.
Başka bir gün de:
-Ben hiç sakalları olmadığı
için Kalenderîleri
kıskanıyorum, dedi. Ve “Az
sakal erkeğin
saâdetindendir; çünkü sakal
erkeğin süsüdür. Onun
çokluğu erkeği
böbürlendirir. Bu da insanı
mânen öldüren şeylerdendir.”
hadîsini söyledikten sonra:
-Çok sakal sûfîlerin hoşuna
gider. Fakat sûfî sakalını
tarayıncaya kadar, ârif
Allah’a ulaşır, buyurdu. (I,
445)

Gerçek Dostluk Fayda ve
Menfaâti Paylaşabilmektir
Mevlâna’ya yakın müritlerden
biri şöyle bir hikaye
nakleder:
“Bir gün arkadaşımla
birlikte gezmeye gidiyorduk.
Uzaktan Mevlâna’nın tek
başına gitmekte olduğunu
gördük. Biz de ona ayak
uydurarak onun peşinden
takibe koyulduk. Mevlâna
arkasına bakıp bizleri gördü
ve:
–Siz arkadan yalnız geliniz,
başka kimse gelmesin.
Kalabalıktan hoşlanmıyorum.
Benim halktan kaçışımın
sebebi, onların el öpmek ve
önümde eğilip saygı
göstermek belâsından
kurtulmak içindir, dedi.
Gerçekten Mevlâna herkesin
onun elini öpmesinden ve
önünde baş koymasından son
derece incinirdi. Aşağı
tabakadan olan insanlara ve
talihsiz kimselere karşı
büyük bir gönül alçaklığı
gösterir, onların önünde
eğilirdi. Bundan sonra
Mevlâna yoluna devam etti,
biraz ilerleyince bir
virâneye geldik. Orada
birkaç köpek birbirleriyle
sarmaş dolaş olmuş,
uyuyorlardı.
Arkadaşım:
–Bu biçâreler arasında ne
kadar güzel bir birlik
vardır; ne güzel uyuyorlar
ve birbirleriyle ne kadar da
güzel sarmaş dolaş olmuşlar,
dedi. Bunun üzerine Mevlâna:
-Evet, dedi; sen bunların
arasındaki dostluğun ve
birliğin ne kadar samimi
olduğunu bilmek istersen,
onların aralarına bir leş
veya bir ciğer atıver. O
zaman bu dostluğun nasıl bir
dostluk olduğunu görürsün.
İşte bu gördüğün dünya ehli
ve dünya malına tapanların
aralarındaki dostluk da
böyledir. Aralarında bir
garez veya menfaât olmadıkça
birbirlerinin dostudurlar;
fakat dünyalık bir şey
aralarına girince nice
senelik namus ve şereflerini
boşa verirler ve
aralarındaki tuz ekmek
hakkını bir tarafa atarlar.”
İşte bu örnekte de olduğu
gibi nifak ehlinin
birleşmesinin bir kıymeti
yoktur. (I, 205-206)

“Benim şakam, Şaka Değil;
Halkı İrşâd ve Eğitimdir.” (Hz.Mevlâna)
Mevlâna’nın zamanında bir
şahıs meyve toplamak üzere
bir meyve ağacının tepesine
çıkmıştı. Birdenbire o
ağacın sahibi bundan
haberdar olup, yanına geldi
ve ona:
–Aşağı in! diye bağırdı.
Ağaçtaki adam:
–Aşağı inmiyorum, dedi.
Bahçıvan fazla ısrar edince
adam:
–Eğer “bu ağaçtan” inersem
karım boş olsun, dedi. Ve üç
gün, üç gece orada kaldı.
Çeşit çeşit fetvalar
çıkardılar, mümkün olmadı.
Nihayet bir kişi:
–Bu müşkülü Mevlâna
Hazretlerine arz etmek
lâzımdır, dedi. Hâlis
muhiplerden bir grup bu
hikâyeyi Mevlâna
Hazretlerine anlattılar.
Mevlâna:
–Yeminin bozulmaması için o
adam, o ağaçtan diğer bir
ağaca geçsin ve ondan insin.
Eğer bu ağacın yanında başka
bir ağaç yoksa bir atın
üzerine, oradan da yere
insin. Böylece yemini
bozulmaz, dedi.
O adam Mevlâna’nın dediği
gibi yaptı ve kurtuldu.
Bunun üzerine şehrin bütün
müftüleri Mevlâna’yı tebrik
ettiler. (I, 403-404)

Mevlâna ve Oğlu
Mevlâna’nın oğlu Sultan
Veled Hazretleri henüz meme
emen bir çocukken daima
babasının kucağında uyurdu.
Mevlâna, teheccüd zamanı
kalkıp gece namazını
kılacağı vakit, bazen Sultan
Veled bağırır ve ağlardı.
Mevlâna Hazretleri,
susturmak için namazı
bırakır, onu kucağına alır,
uyutur ve namazını öyle
kılardı.( II, 196)
“Çocuğu Olan
Çocuklaşsın”(Hadis-i Şerif)
Mesnevîhân Siraceddin
Mevlâna’nın, çocuklarla olan
iletişimini aktarırken şahit
olduğu bir olayı şöyle
anlatır:
Bir gün Hüsâmeddin’le
birlikte Mevlâna’yı ziyaret
etmek için medreseye
gelmiştik. Mevlâna’nın
torunu Emîr Ârif’i küçük bir
arabaya oturtmuşlar, lalası
da onun arabasını çekiyordu.
Mevlâna, hemen yerinden
kalkarak arabanın ipini
mübarek omzuna koyup:
-Ârif’e öküzcülük
edebilirim, dedi.
Bunun üzerine Hüsâmeddin
Çelebi de arabanın diğer
tarafını tuttu; bir iki defa
medresenin avlusunu
dolaştırdılar. Çelebi Ârif,
tatlı tatlı gülüyor ve
seviniyordu. Mevlâna:
–Çocukları okşamak, şeriât
padişahı ve hakikat ayının
feleği olan
Peygamberimiz’den biz
Müslümanlara kalmış bir
mirastır. Peygamber:
-“Çocuğu olan çocuklaşsın”
buyurmuştur, dedi ve şu
şiiri okudu:
“Babanın aklı
dünyayı ölçerse de,
Küçük çocuğun
anlaması için “ti ti” der.
Madem ki işim,
gücüm çocuklardır, o hâlde;
Çocukların
diliyle konuşmak lâzımdır.”
(II, 241)

Âşıkların Ölümü “Düğün
Günü”dür
Bir grup, Mevlâna
Hazretlerinden:
-Eskiden beri, ölenlerin
cenazesi önünde hâfızlar ve
müezzinler bulunur. Sizin
zamanınızda bu şarkı
söyleyip def çalanların
bulunmasında ne mânâ vardır?
diye sorup:
-Din âlimleri bunu kötülüyor
ve buna bidat diyorlar,
dediler. Bunun üzerine
Mevlâna:
-Cenazenin önünde bulunan
müezzinler ve hâfızlar, bu
ölünün mümin olduğuna ve
İslâm dininde öldüğüne;
bizim şarkıcılarımız ise, bu
ölünün hem mümin, hem
müslüman ve hem de âşık
olduğuna şahâdet ediyorlar.
Bununla birlikte dünya
zindanında ve tabiatın
kuyusunda hapis kalıp beden
sandığının esiri olan insan
ruhu, birdenbire Allah’ın
fazileti ile kurtulup kendi
aslına ulaşıyor. Bunun için
şenlik yaparak, o aziz olan
Allah’ı arzu edip, O’na
dönüyor ki, başkalarını da
fedakârlığa ve yiğitliğe
teşvik etsin. Çünkü normal
zamanda bile, birini
zindandan serbest bırakıp
gönlünü hoş etseler hiç
şüphesiz bu olay bin şükre
ve sevince sebep olur.
Gerçekte bizim müritlerin
ölüsü de bunun gibidir.
Nitekim bir şiirde şöyle
denilir:
“O sultanların her biri, bir
din sultanı olduğu için
onlar beden bağını
kopardıkları vakit
sevinirler.
Onlar devlet şadırvanı
tarafına koştular, ayak
bağını ve zinciri attılar.
Sultan’a ait olan ruh bir
zindandan çıktı. Biz bunun
için niçin elbiseyi
yırtalım, kızalım veya
üzülüp ağlayalım?” (I, 254)

Mevlâna’nın Defnİ
Büyük küçük bütün insanlar
başlarını açmışlardı.
Kadınlar ve çocuklar da
orada idiler. Büyük kıyamete
benzer bir kıyamet koptu.
Herkes ağlıyordu. Erkekler
feryat ederek, elbiselerini
yırtarak gidiyorlardı.
Hıristiyanlardan,
Yahudilerden, Araplardan,
Türklerden bütün milletler,
bütün din ve devlet
sahipleri cenazede hazır
bulunuyorlardı. Her biri,
kendi âdetleri veçhile
kitapları ellerinde önde
gidiyorlar; Zebur’dan,
Tevrat’tan, İncil’den
âyetler okuyor ve hepsi de
feryat ediyordu.
Müslümanlar, sopa ve kılıçla
bunları
uzaklaştıramıyorlardı. Fakat
bu cemaât hiç çekinmiyordu.
Büyük bir karışıklık oldu.
Bu haber büyük Sultan’a,
Sâhib’e ve Pervâne’ye
erişti. Bunun üzerine onlar
da papaz ve kiliselerin
büyüklerini çağırıp onlara:
-Bu olayın sizinle ne ilgisi
vardır? Bu din padişahı
bizim reisimiz, imamımız,
dediler. Onlar da:
-Biz, Musa’nın, İsa’nın ve
bütün peygamberlerin
hakikatini onun açık
sözlerinden anladık; ve
kendi kitaplarımızda
okuduğumuz olgun
peygamberlerin tabiat ve
hareketlerini onda gördük.
Siz Müslümanlar, Mevlâna’yı
nasıl devrinin Ahmed’i
olarak tanıyorsanız, biz de
onu zamanın Musa’sı ve
İsa’sı olarak biliyoruz. Siz
nasıl onun seveni iseniz,
biz de bin misli onun kulu
ve müridiyiz. Nitekim
kendisi şöyle buyurmuştur:
“Yetmiş iki millet sırrını
bizden dinler. Biz, bir
perde ile yüzlerce ses
çıkaran bir NEY’iz.”
Mevlâna hazretlerinin zâtı,
insanlar üzerinde parlayan
ve onlara inayette bulunan
hakikatler güneşidir.
Güneşi, bütün dünya sever.
Bütün evler onun nuruyla
aydınlanır, dediler.

Bir Rum keşişi de:
-Mevlâna ekmek gibidir. Hiç
kimse ekmeğe ihtiyaç
duymazlık edemez. Ekmekten
kaçan hiçbir “aç” gördünüz
mü? Siz, onun kim olduğunu
nereden bileceksiniz? dedi.
Bunun üzerine büyükler susup
hiçbir şey söylemediler. Bir
taraftan da tatlı sesli
hâfızlar vecd ile âyetler
okuyorlar; tatlı nefesli
mukrîlerin sesleri, dertli
ve acı feryatları göklere
yükseliyordu. Güzel sesli
müezzinler, halka, kıyamet
yerine, bu kıyametin
koptuğunu selâ vererek
bildiriyorlardı. Yirmi bölük
gûyende de Mevlâna’nın
ölümünden önce söylemiş
olduğu mersiyeleri okuyordu.
Nekkarecilerin naraları,
zurna ve beşaret, nefir v.s.
sesleri “İsrafil’in surunun
çalındığı zamanda...”
(Kur’an, LXXIV, 8) âyetinde
olduğu gibi kıyametler
koparıyordu. Güneş doğarken
medreseden tabutu alıp yola
çıktılar. Tabut, yolda altı
defa parçalandı. Her
defasında başka bir tabut
yaptılar. Nurlu türbesinin
bulunduğu mezarlığa
geldikleri vakit karanlık
basmış, gece olmuştu. İşte
bu şekilde Mevlâna’nın temiz
bedeni bütün Konya halkının
ve bütün din temsilcilerinin
katılımıyla babasının
yanında toprağa defnedildi.
(II, 13-14)
 |