|
 |
| |
Karar alma –İstişare
Güzel ve doğru fikirlerin zihinde nasıl
oluştuğunu hiç sorguladınız mı?
Neden gelir, hangi sebeple gelir?
Aklınıza o an gelen fikrin alt yapısı nasıl
oluşuyor?
Dâhiyane bir düşüncenin akla hangi yolla
geldiğini merak ettiniz mi?
Bir problemle ilgili akla gelen yüzlerce
yoldan hangisinin doğru ve zaman içinde
doğruluğunu ispat edeceğini nasıl
bilebiliriz?
Örneklerle
açıklayalım:
Marketimiz için toptan zeytin almayı
düşünüyoruz.
Buna karar alırken eldeki verilerimiz
şunlar:
Gemliğin zeytinlerinin iyi olduğunu duyduk.
Bir yakınımız Gemlik’in ikliminin zeytin
için en iyi iklim olduğunu söyledi.
Bir gazete haberinde de Gemlik zeytinlerinin
vitamin açısından en zengin zeytin olduğunu
okuduk.
Elimizdeki verilere bakarak doğru kararın
Gemlik zeytini olduğunu söyleyebiliriz.
Peki, bu karar doğru bir karar mı?
Sonra gidip zeytin alıyoruz ve bunun hata
olduğunu görüyoruz.
O yıl iyi zeytin yetişmemiş.
Zeytin üreticisi gerekli işlemleri yanlış
yapmış.
Yanlış yerde depolamadan dolayı küflenmiş ve
...ve…
Peki, nerde hata yaptık?
Hatanın 1.kaynağı
Diğer zeytin türlerini incelemedik.
Tanıdığımız diğer market sahipleriyle
istişare etmedik.
Ve Allah’ın kararın doğrusuna ulaşmamız için
yardımını istemedik.
Her varlık, her olay daima birden çok etki
ve faktörün tesirindedir.
Hiçbir zaman tek olay ve tek etki söz konusu
değildir.
Durgun bir anda bile pek çok etki kendini
gösterir. Mesela masa üstünde duran bir
toplu iğne hangi etkilerin altındadır;
odanın nemi toplu iğneyi etkiler,
manyetik bir etki, mıknatıslanmayı
oluşturur,
yer çekim kuvveti etkiler,
radyo dalgaları bir tesir oluşturur,
odanın sıcaklığının artış ve düşüşü hacmi
etkiler, ve.. ve…
Durgun bir anda var olan bu etkiler, hareket
ve zaman söz konusu olduğunda daha çok
belirginleşir.
Buradan Yalova’ya yola çıktığımızı
düşünelim. Yolda her an tahmin
edemeyeceğimiz bir etkiyle kaza yapabiliriz.
Bizim dışımızdaki arabalar bize çarpabilir,
servisten yeni çıkmış arabamız arıza
yapabilir, yola düşmüş bir çivi lastiğimizi
patlatabilir, feribot iskelesine
geldiğimizde seferlerin iptal edildiğini
öğrenebiliriz veya bindiğimiz feribot
arızalanabilir, yolda bir fırtına çıkabilir,
sakin bir şahıs olduğumuz halde olmayacak
bir kavgaya karışabiliriz
Ve…ve..
Güncel bir örnekle ABD tüm stratejik
hesaplama kuruluşlarına, ARGE kurumlarına,
siyasi analiz dahilerine rağmen Irak
işgaliyle ilgili tahminlerin yüzde kaçını
tutturabilmiştir.
O halde herhangi bir konuda karar verirken
hiçbir zaman tüm etkileri ve zaman içinde
oluşacak etkileri hesaplayabilme ihtimalimiz
yok. Belki her olayda o olayı etki eden bir
iki faktörü bilebiliriz.
Bu sembol olaylardan esas konumuza dönelim.
Bir problemle ilgili mutlak doğru karar için
şu faktörler gereklidir:
1 Tüm varlığa (İnsanlar, karakterler, fiziki
olaylar…) hâkim bir bilgi kaynağı ve buna
bağlı karar alacak analitik karar düzeneği
2 Sadece 1 de yetmez. O karara etki edecek
gelecek zamanda ortaya çıkacak olayları,
faktörleri bilmek lazım. Yani geleceği
bilmek ve kararı ona bina ederek vermek
gerek.
Peki, Allah’tan başka 1. ve 2. maddeleri
kudretiyle ihata eden başka bir güç var mı?
Elbette yok.
O halde karar alma nasıl olmalı?
Doğru karar nasıl bulunur?
Kur’an-ı Kerim bunun yolunu şöyle göstermiş:
(3/159)Yapılacak işlerde onların görüşlerini
al. Sonra bir kere karar verdin mi artık
Allah'a dayan, çünkü Allah, kendisine
güvenenleri sever.
Birinci kural:
İstişare, ehliyle yapılır. Yani o konuda söz
sahibi, tecrübe, deneyim sahibi, bilgi
sahibi kimselerle yapılır. O konunun
yabancısı kişilerle yapılan istişare,
istişare değildir.
İkinci kural:
Mademki mutlak doğru karar, tüm hadiselere
ve gelecek zamana hâkim Allah’a aittir.
Bize düşen istişare ederken o kapıyı edeple
tıklamaktır.
Şöyle düşünebiliriz. 5-6 kişi toplanmış,
güle oynaya, yiye içe, mayışmış, yayılmış ve
laubali bir şekilde konuları istişare
ediyoruz.
Sizce bu istişarenin, Allah’ın rahmetini
celbetmesi ve oradakilerden birine doğru
kararı ilham etmesi mümkün müdür?
İstişarenin amirinin gurur ve kibirden
arınması çok önemlidir. İstişare edilenlerin
içinde gurur ve kibir taşıyan olabilir. Ama
o meclisin sahibi bu kıratta ise yapılan ve
müzakere edilenlerin ilahi bir ilhamı davet
etmesi mümkün değildir.
Böyle laubali bir ortamda saatlerce, gece
yarılarına kadar meseleler müzakere edilse
Allah’ın ilhamıyla müeyyed bir karar çıkmaz.
Zaten yatsıdan sonraya taşmış, gece hayatını
mahveden bir toplantıdan kim hayır
bekleyebilir ki? (Bize Rehber olan Zatın
yatsıdan sonra hiçbir toplantı yapmadığını
unutmayalım.)
Doğru istişare, doğru kişilerle, dua
edercesine bir ciddiyetle, gurur ve kibir
meselesi yapmadan konuları konuşabilmektir.
Böyle bir ortama Allah, bereket lutfeder ve
“Ümmetim dalalette içtima etmez” hadisi
desteğiyle de çoğunluk, Allah’ın ilhamıyla
doğru kararı verir.
Bu doğru kararı netice veren çözüm, kimin
aklına geldiyse o da bilmeli ki bu, Allah’ın
cemaate lutfu olan bir lem’adır.
Sahiplenilmemesi gerekir. Çünkü akla getiren
de Allah’tır.
Evet Allah’ın doğru karar ilhamı, istişare
eden topluluğun üstünde gezer ve inecek
müstaid bir gönül arar, bulamazsa da çeker
gider ve siz de kısır bilginiz ve gelecek
tahminlerinizle başa başa kalırsınız.
Pırlanta Kitaplardan:
Kur'ân-ı Kerim'de şûrâ, namaz ve infakla
aynı çizgide zikredilir ve "Onlar (öyle
kimselerdir) ki, Rablerinin çağrısına icâbet
eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların
işleri kendi aralarında şûrâ iledir;
kendilerine rızık olarak verdiğimizden de
infakta bulunurlar." (şûrâ, 42/38)
En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve
başkalarının düşüncelerinden de en çok
yararlanan insandır. İş ve plânlarında kendi
fikirleriyle yetinen, hatta onları zorla
diğer insanlara da kabul ettirmeye
çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden
kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli
nefret ve istiskal görürler. Evet, bir
insanın teşebbüs ettiği herhangi bir işinde
en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı
meşveret olduğu gibi; onun kendi gücünün kat
kat üstünde önemli bir kuvvet kaynağına
sahip olmasının yolu da başka değil yine
meşverettir. Evet, herhangi bir işe teşebbüs
etmeden evvel, her türlü danışma ve
araştırma yapılmak sûretiyle, sebepler
bazında ve tedbir plânında kusur
edilmemelidir ki, neticede kaderi tenkit ve
çevreyi suçlama gibi, musîbeti ikileştiren
zararlı davranışlara girilmesin.. evet,
herhangi bir işe azmetmeden evvel, âkıbet
güzelce düşünülmez, bilgi ve tecrübe
sahipleriyle de görüşülmezse, hayâl
kırıklığı ve nedâmet kaçınılmaz olur.
Önü-arkası düşünülmeden içine girilmiş nice
işler vardır ki, iki adım ileriye
götürülememiş olmaktan başka,
müteşebbislerin hem itibar kaybetmelerine,
hem de inkisârlarına sebep olmuştur.
Evet, Allah Rasûlü, her meseleyi ashâbıyla
istişâre ederek onların düşünce ve
görüşlerini alıyor, plânladığı her işi
ma'şerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyât,
duygu ve temâyüllerini âdeta blokaj gibi
kullanarak karar verdiği işlere mukavemet
açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani
yapılması plânlanan işlere, herkesin rûhen
ve fikren iştirâkini sağlayarak projelerini
en sağlam statikler üzerinde
gerçekleştiriyordu.
İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının
fikir ve tenkitleri alınmadan fert ve
toplumla alâkalı verilen kararlar, çok defa
hüsran ve fiyasko ile neticelendiği
görülmüştür. Kendi düşüncelerine kapalı ve
başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan
biri, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ,
hatta dâhi bile olsa, her düşüncesini
meşverete arz eden sıradan ve düz bir insana
göre daha çok yanılmalara maruzdur.
Meşverette her zaman icmâ olmayabilir;
herkesin görüşünün tek bir noktada
toplanmadığı durumlarda, ekseriyetin düşünce
ve kanaatine göre amel edilir. Zira Sahib-i
Şeriat'a göre ekseriyet icmâ hükmündedir. O:
"Allah eli (inâyeti) cemaat iledir. "
"Ümmetim sapıklıkta birleşmez. " "Allah'tan,
ümmetimin sapıklıkta içtimâ etmemesini
istedim, O da bu isteğimi kabul buyurdu"
beyanlarıyla çoğunluğun icmâ kuvvetinde
olduğunu ve "Sevâd-ı A'zam"a uyulması lâzım
geldiğini ihtar eder ki, bu mevzuda hayat-ı
seniyyelerinden pek çok misâl aktarmak
mümkündür. Ezcümle, Bedir ve Uhud'un hem
bidâyetindeki hem de nihâyetindeki
meşveretler bu çizgide cereyan etmişlerdir.
“Ayrıca her meseleye itiraz etme, her
teklife baş kaldırma, kim ne derse desin,
daha bir insan sözünü bitirmeden ona karşı
çıkma ve bunu bir ahlâk haline getirme ile,
samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı
kategoride değerlendirilemez. Bazı
insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde
olmalarını inkılâpçı bir ruha ya da isyan
ahlâkına sahip bulunuşlarına vermeleri,
sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine
mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların
durumu, “isyan ahlâkı” ile değil, ancak
“inat ahlâkı” ile tavsif edilebilir.
“Sadece dile getiren insanı beğenmedikleri
için açık hakikatleri bile kabule
yanaşmayanlar, hiç kimsenin bilgisine
tahammül edemeyen ve doğruyu yalnızca kendi
dağarcıklarında olana hasredenler, hatta
bazen kendilerinin de hoşuna giden çok doğru
ve güzel sözlere bile itiraz ederek, ‘güzel
söylediniz; ama daha güzeli ve daha doğrusu
şöyle olmalıydı..’ türünden şeytanî
hırıltıları seslendirenler, olsa olsa inat
ahlâkının temsilcileri olabilirler.”
Evet, istişarede alınan kararlara mutlaka
uyulması lazımdır. Meselâ, meşveret
meclisinde bir yere gidilmek üzere
ekseriyetle karar alındı ve yola çıkıldı.
Yolda -Allah muhafaza- kaza oldu. Kaza
sonucu karara karşı çıkanların "Biz dememiş
miydik?.. Gitmeseydik kaza olmayacaktı..
gittik başımıza bu iş geldi" gibi ifadeleri,
kaderi tenkidin yanında, diğer arkadaşları
gıybet sayılır.
Hasılı istişare, nebevî; münferid hareket
ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise
meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan
tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed
oldukları halde istişare ederek hareket
etmişlerdir. Bunun aksine, Ramses'ten,
Amnofis'e, Sezar'dan Napolyon'a; Cemil
Meriç'in ifadesi ile ondan da deli teke
Hitler'e, Stalin'e, Lenin'e kadar ne kadar
firavun varsa bunların hepsi de müstebit,
tek başlarına karar veren ve infaz eden
insan görünümlü şeytanların çıraklarıdırlar. |
|
|

|