|
Hz. Musa (a.s.) ile Hz.
Hızır'ın seyahatleri
Prof.Dr. Alaaddin Başar
Arif Bey, gençlere:
— Kur'an-ı Kerimde, Hz. Musa
(a.s.) ile Hz. Hızır'ın
seyahatlerine yer verilir.
Bilmem hiç okudunuz mu? diye
sordu.
Her ikisi de okumadıkları
ifade ettiler.
— İşte bu kıssa, dedi, bu
tip itirazlara karşı en
güzel bir cevap.
Kısaca özetleyeyim:
Hz. Hızır, ilm-i ledün
denilen hadiselerin hikmet
yönünü bilme hususunda İlâhî
lütfa mazhar olmuş bir zat;
bir peygamber.
Hazret-i Musa (a.s.) bu
zattan hikmet dersi almak
ister. Hz. Hızır onun
arkadaşlık teklifini, “sen
benimle beraberliğe
sabredemezsin,” şeklinde
ilginç bir gerekçe ile
reddetmek ister. Ve sözünü
şöyle tamamlar:
“(İç yüzünü) kavrayamadığın
bir bilgiye nasıl
sabredersin?”
“Hz. Musa'nın, 'İnşallah sen
beni sabreden bir kul olarak
bulacaksın, senin emrine de
karşı gelmem,” demesi
üzerine arkadaş olurlar. Hz.
Hızır bu arada bir de şart
koşar: Sana o konuda bilgi
verinceye kadar hiçbir şey
hakkında bana soru sorma!”
Bir gemiye binerler. Hz.
Hızır gemiyi yaralamaya
başlar. Hz. Musa dayanamayıp
itiraz eder. Hz. Hızır'ın
ikazı üzerine, 'unuttuğum
şeyden dolayı beni muaheze
etme...' şeklinde özür beyan
eder. Yolculuğa devam
ederler. Hz. Hızır küçük bir
çocuğu öldürür. Hz. Musa
buna da itiraz eder. Hz.
Hızır kendisini tekrar ikaz
edince, Musa aleyhisselâm:
— Bundan sonra sana bir şey
sorarsam artık bana
arkadaşlık etme,... der.
“Daha sonra bir köye
uğrarlar, kimse onları
misafir etmez. Hz. Hızır o
köyde yıkılmaya yüz tutmuş
bir duvarı doğrultur. Hz.
Musa, biraz da sitem
karışımı bir üslupla, böyle
yapmasının hikmetini
sorunca, Hz. Hızır,
'arkadaşlığımız burada sona
eriyor; şimdi sana
sabredemediğin şeylerin içi
yüzünü haber vereceğim,'
der.”
Gemiyi yaralamasından
başlar: “Zâlim bir
hükümdarın sağlam gemilere
el koyduğunu, gemiyi bu
yüzden ayıplı kılmak
istediğini söyler. Öldürdüğü
çocuğun babasının salih bir
zat olduğunu, çocuğun onları
azgınlığa ve nankörlüğe
boğmasından koktuğunu ifade
eder. Duvar tamirine
gelince, o duvarın altında
bir hazine bulunduğunu,
evdeki iki yetim çocuğun
büyümelerine kadar duvarın
yıkılmaması gerektiğini,
onun için tamir yoluna
gittiğini anlatır.
Ve bütün bu işleri, kendi
hevesiyle değil, İlâhî
ilhamla yaptığını özellikle
vurgular.
Murat ve Çetin kıssayı
dikkatle dinlemişlerdi. Çok
memnun kaldıkları her
hallerinden belliydi.
Arif Bey, sordu:
— Bu kıssada dikkatinizi en
fazla neler çekti?
Kısa bir sessizlik oldu.
— İsterseniz, dedi, soruyu
şöyle sorayım: Sizce bu
kıssadan alacağımız hisse
nedir? Allah kelâmında yer
almış bu kıssa ile ne gibi
öğütler, dersler veriliyor?
Murat, biraz doğruldu ve bir
elini masaya koydu diğerini
yanağına yumruk gibi sıkarak
yanağına dayadı:
— Hz. Musa kitap sahibi
büyük bir peygamber... O
bile İlâhî hikmeti tam
olarak bilemediğine göre biz
boşuna kendimizi yoruyoruz.
Sonra şöyle sürdürdü
konuşmasını:
— Bir de içimi şöyle bir his
kapladı: Beşerin iradesi
dışında cereyan eden
olaylara kendilerince
yorumlar getirenler, bir
bakıma Hz. Hızırı taklide
kalkışmış oluyorlar. Ancak o
bütün bunları İlâhî ilhamla
söylüyordu, bunlar ise
nefislerinin sözlerini
aktarıyorlar.
Kısa bir süre sessiz kaldı:
— Yahut, şeytanın
telkinlerini, diye tamamladı
sözünü.
Arif Bey Çetine dönerek:
— Murattan güzel şeyler
dinledik. Bilmem senin de
bir ilaven olacak mı?
Çetin, derin düşüncelere
dalmıştı. Arif Beyin
sorusuyla, istemeyerek
ayrıldı o zevkli âlemden:
— Ben “İnşaallah” kelimesi
üzerinde bir düşünceye
dalmıştım. Hz. Musa, “eğer
Allah dilerse beni sabreden
bir kul olarak bulacaksın,”
dediği halde, üç olaya bile
tam sabredemedi ve Hızırla
arkadaşlıkları son buldu.
Hafifçe dudak büktü:
— Bilmem yanlış mı
düşünüyorum? Demek ki
diyorum, kendi kendime,
Allah, Hz. Musa'nın (a.s.)
sabrına müsaade etmedi.
Burada kalakalıyorum.
Sonrası için sizden bir
şeyler dinlemek isterim.
Arif Bey, gençlerin ikisini
de tebrik etti:
— Çok ilginç noktalar
yakalamışsınız. Ben de bu
kıssa hakkında bazı şeyler
söylemek isterim. Ama
öncelikle Çetinin sorusunu
cevaplandırmam gerek, dedi.
Konuşmasını şöyle sürdürdü:
— Nur külliyatında, “Ehl-i
hakikat gaybî olan şeyleri
bildirilmezse bilmezler”
buyurur. Hakikat ehli
denilince en başta
peygamberler hatıra gelir.
Onlar bile gaybî şeylerden,
yani görünmeyen, gizli
olaylardan ve bilinmeyen
hikmetlerden, ancak Cenâb-ı
Hakk'ın kendilerine
bildirdiği kadarına vakıf
olabilirler. Peygamberlik
görevlerini yürütürken,
olayların zahirine bakar,
onların ilâhî emirlere uygun
olup olmadığına nazar eder,
ona göre hükmederler.
Hadiselerin altında yatan
bütün ilâhî hikmetleri
bilmeleri bazen bu kutsi
görevlerinde aksamaya yol
açabilir. Bu hikmete binaen
kendilerine bütün olayların
içi yüzleri, hikmet yönleri
bildirilmemiştir. İşte bu
kıssa bunun en güzel bir
örneğidir.
Sonra Çetine sordu:
— Bu kadarı yeterli mi?
Çetin,
— Teşekkür ederim, dedi. Siz
konuşurken kalbime şöyle bir
mânâ da doğdu: Bizler Allah
Elçisini (a.s.m.) aynen
taklit etmekle görevliyiz.
Olayların içi yüzlerini
bilemediğimize göre, onları
olduğu gibi kabul etme ve
gereğini yapma durumundayız.
Peygamberler de Hz. Hızır
gibi olayların hikmet yönünü
bilse ve ona göre hareket
etselerdi, ümmetleri onları
nasıl taklit edeceklerdi?!..
Vefatlarından sonra herkes
dilediği gibi hareket edecek
ve kendilerine karşı
çıkanlara, ‘sen bu işin
hikmetini bilmezsin’ diyerek
suçlarını örtbas etmeye
çalışacaklardı.
Arif Bey, Çetinin dikkatine
hayran olmuştu. İlk
görüşmelerinden bu yana
hayli yol aldığı belliydi.
Devam etti konuşmasına:
— Ben kıssanın ayrı bir yönü
üzerinde duracağım, dedi.
Dikkat edilirse, seçilen üç
olay adeta birer sembol.
Birincisi insanların
mallarına gelen zararları,
ikincisi canlarına, çoluk
çocuklarına, yakınlarına
gelen musibetleri, üçüncüsü
de din düşmanlarının ve hak
yoldan sapan kimselerin
dünyada nâil oldukları
yardımları, ihsanları temsil
ediyor. Ve bize bir kul
olarak kendi vazifemizi
yapıp, ötesine karışmamak
düşüyor.
Arif Bey, başını önüne
eğerek düşünceye daldı. Bir
şeyi hatırlamaya çalışıyor
gibiydi:
— Yeri gelmişken, dedi,
Muhyiddin Arabî’den bir
nakil yapmak isterim:
Muhyiddin Arabî, kıssada
geçen üç olayla Hz. Musa'nın
(a.s.) başından geçen üç
olay arasında ilgi kurar.
Bunlardan ikisi şu an
hatırlayamadım. Birisi şöyle
idi: Hz. Musa'yı da annesi
bir sandığa koyup Nil
nehrine atmıştı. Ama bu
atışın “Zahiri helâk, batını
necat idi.” Yani görünüşte
annesi onu boğulmaya terk
ediyordu. Halbuki, o böylece
ölümden kurtulmuş, bununla
da kalmayıp Firavunun
sarayına yerleşmişti. Hz.
Hızır’ın gemiyi yaralaması
da böyle idi.
Konuşmasını sürdürdü:
— Hz. Hızır, Hz. Musa'ya
(a.s.) “kendisiyle
arkadaşlık etmeye güç
yetiremeyeceğini,”
söylemekle ona ilk gaybî
haberi de vermiş oluyordu.
Bu haberini bir teselli
cümlesiyle tamamlamıştı:
“(İç yüzünü) kavrayamadığın
bir bilgiye nasıl
sabredersin?”
Değerli kardeşlerim,dedi
Arif Bey:
— Ben bu teselli cümlesinde
aynı zamanda büyük bir
müjdeyi hisseder gibi
oluyorum: İnsanoğlunun,
kadere itiraz noktasına
varmamak şartıyla,
musibetler anında gösterdiği
sabırsızlıktan dolayı ceza
görmeyeceği konusunda bir
teselli veriliyor bu âyetle.
Yerinden kalktı. Kütüphaneye
doğru yürürken:
— Bakın, bu mânâyı ders
veren bir yer okuyayım size
diye söyleniyordu.
Bir kitap getirerek masanın
üstüne koydu. Kısa süren bir
aramayla sözünü ettiği
konuyu buldu:
— Sabır hakkında güzel bir
bahis, dedi. Ama ben size
sadece şu kısmını okuyayım:
“Ve sabırsızlık ise
Allah'tan şikâyeti tazammun
eder. Ve ef'âlini tenkid ve
rahmetini ittiham ve
hikmetini beğenmemek çıkar.
Evet, musibetin darbesine
karşı şekva sûretiyle
elbette âciz ve zaîf insan
ağlar; fakat şekva Ona
olmalı, Ondan olmamalı.
Hazret-i Yâkub
Aleyhisselâm'ın: “İnnemâ
eşkû bessî ve huznî ilâllah.”
demesi gibi olmalı.Yâni:
Musîbeti Allah'a şekva
etmeli, yoksa Allah'ı
insanlara şekva eder gibi,
“Eyvah! Of!” deyip, “Ben ne
ettim ki, bu başıma geldi”
diyerek, âciz insanların
rikkatini tahrik etmek
zarardır,
mânâsızdır.”
Mektûbat
|