|
Tanım
Gıybetin Sosyolojik
Etkisi
Gıybetin Şeytani
Lezzeti Hakkında
Hizmete Zarar
Verenlerin Gıybeti
'Gıybete
Karşı Sabır' ve Muzafferiyet Sevinci
Sıratı Geçmek
Üzereyken Sizi Bekleyen Dosyalar
Altın Metinlerde
Gıybet
Pırlanta Seride Gıybet
Helâlleşme-Kur’an
Talebesine Yakışır mı?
-Gıybete
Karşı Tavır
En Büyük
Kahramanlık
-Gıybet,
Rahmetten Mahrumiyettir
-Gıybetle ilgili link mp3
Tanım:
Bir insan
hakkında
Sizin
yanınızda bulunduğunda söyleyemeyeceğiniz,
söylemekten çekineceğiniz bir sözü gıyabında
söylemektir.
Bu çağda
bir insanı dikey olarak en çok yükseltecek
veya en çok batıracak fiillerden birinin
harama nazar edip etmemek olduğunu
söyleyebiliriz.
Harama
nazar edip etmemek insanın kendini, şahsi
hayatını ilgilendirir.
Ama gıybet
toplumsal bütünlüğü bozmaya yönelik bir
günah olduğundan ateş olup cürümü kadar yer
yakmaz. Diğer insanların hukukuna tecavüz
içerir. Böylece daha büyük bir günah olarak
karşımıza çıkar.
Dolayısıyla
siz temiz bir insan olarak dururken biraz
gıybet eder müthiş bir günahkâr haline
gelebilirsiniz, ama dişinizi sıkıp gıybete
sabreder, susarsanız tam tersine o anda
dikey olarak yükselip bir veli haline de
gelebilirsiniz.
Harama
nazar edip sonrasında Allah’tan özür diler,
tövbe ederseniz Allah affeder.
Ama gıybet
sonrasında tövbenizi Allah belki affeder ama
bu günah,
kul hakkına
tecavüzü ihtiva ettiğinden, gıybetini
ettiğiniz şahıs sizi affetmedikçe veya
hakkınızı ona helal ettirmedikçe büyük bir
veli bile olsanız cennete girmeniz mümkün
olmaz.
Kul
hakkıyla cennete girmek mümkün değil.
“Eğer hatırımızı sayıyorlar ve sözlerimizi
kaldırabiliyorlarsa, yüzyüze geldiğimizde
onlara eksiklerini ve hatalarını söyleriz.
Bunu yaparken de, gurur ve çalımdan, elayak
hareketleri ve mimikler gibi Allah'ın
sevmediği şeylerden kaçınmaya dikkat ederiz.
Dolayısıyla onlara bir şey anlatırken
kalblerinin buna tepki göstermesine meydan
vermeyiz. Eğer doğrudan söyleyemeyeceksek
bir topluluk içinde ortaya konuşur, onun da
kendi payını almasını umarız. Ama kat'iyen
hiç kimsenin hiçbir yanlışını gıyabında
konuşamayız. Birisi hakkında alaylı ve
tenkit ima eder şekilde "Falan mı? Hâ!"
dememiz, göz ucuyla onu işaret etmemiz bile
mümince bir tavır değildir.
Bir insan hakkında söylenen "aval aval
yüzüme baktı.." demek kadar da olsa duyduğu
zaman muhatabın hoşuna gitmeyecek bir söz
gıybettir ve haramdır. Yalan söylemek, zina
etmek, hırsızlık yapmak ve namazı terk etmek
gibi haramdır.***”
Gıybetin Sosyolojik Etkisi
Kur’an-ı
Kerim gıybeti ölü eti yemeye benzetir.
اَيُح ِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ َلحْمَ
اَخِيهِ مَيْتًا
“Sizden biriniz kardeşinin ölü halindeki
etini yemek ister mi hiç?
Demek tiksindiniz! “ (49/12)
E! Ayetteki
soru hemzesi aşağıdaki diğer kelimeleri de
niteler
اَيُح
ِبُّ
Eyuhibbu-nasıl seversiniz?
اَحَدُكُمْ
Ehadüküm-sizden
birinin,
اَنْ يَاْكُلَ
En ye’ küle-yiyorsunuz,ısırıyorsunuz.
َ لحْمَ
اَخِيهِ مَيْتًا
Lahme ahihi-
kardeşinizin etini
مَيْتًا
Meyten - ve
hatta ölmüş etini
Yakınınızdaki insanlardan birinin adını
hayalen şuraya yazın:
.........................
İsmini
yazdığınız şahısla ilgili size şunları
desem:
“Ona ben
pek güvenmem”
“Hakkında
iyi şeyler söylemiyorlar”
“Boyu da
çok kısa”
“Onun aklı
ermez”
“Çok
kaypak”
“Senin
arkandan konuşuyor”
“Sözünde
durmaz”
“Çok yalan
söylüyor”
“Seni biraz
riyakar buluyormuş”
Bu
cümleler, yakınınızdaki şahsın zihninizdeki
olumlu imajını yok eder, öldürür.
Yani ben
kurduğum cümlelerle yakınınızdaki şahsı önce
sizin zihninizde öldürüyor sonra da
karşılıklı gıybet ederek ortaklaşa cesedini
zihnimizde tamamen yok ediyoruz.
Kur’an’ın
tanımına itimad ediyorsak beraberce gıybet
ederkenki ruhi durumumuz fotoğraflansa ölü
bir cesedi didikleyen ve çekiştiren
akbabalara benzer bir fotoğrafımız ortaya
çıkar.
Bir gün Efendimize: ”Ey Allah'ın Resulü,
sana Safiyye'deki şu şu hal yeter! demiştim.
(Bundan memnun kalmadı ve): "Öyle bir kelime
sarfettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı
(denizin suyuna galebe çalıp) ifsad
edecekti" buyurdu.
Bir gün yine: “Falan kadının boynu ne kadar
uzun!” diyen Hz. Âişe Validemize (ra): “Onun
gıybetini yaptın ve etini dişledin.” der;
Bir başka
zaman
bir sahâbi, Mâiz’i
kasdederek: “İşlediği gizli günahı açıkladı
ve ona layık bir şekilde öldü.” deyince,
Allah Rasulü kaşlarını çattı: “Arkadaşınızı
gıybet ettiniz. Allah’a yemin ederim, Mâiz
öyle bir tevbe etti ki, yeryüzündeki bütün
günahkârlara dağıtılsaydı kâfi gelirdi”
buyurur.
Yanınızda
olmayan şahıs ile ilgili konuşmalardan sizin
etkilenmeme ihtimaliniz var mı?
İnsanlar
gıybet ettikçe, birbirlerini birbirlerinin
zihninde öldürüyorlar ve sonuçta
birbirlerini sevmeyen, birbirinden kopuk bir
topluluk oluşuyor.
Kur’an-ı
Kerim’de “Bünyan-ı
marsus” gibi(61/4)
“ tuğlaları harçla
kenetlenmiş bir duvar” gibi olmamız
istenirken, biz gıybetle aramızdaki çimento
ve harcı yok ediyoruz.
Eğer bu
konuşmalarımızda yanımızda olmayan şahısla
ilgili doğru şeyler söylüyorsak bu işin adı
gıybet.
Bir de bu
gıybeti yalanlarla süslüyorsak günah ikiye
çıkıyor:
GIYBET + İFTİRA
Bir sahabe
Efendimize : "Ya benim söylediğim onda
varsa, (Bu da mı gıybettir?) dedi.
Aleyhissalatü vesselam: "Eğer söylediğin
onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer
söylediğin onda yoksa bir de bühtanda
(iftirada) bulundun demektir." Müslim, Birr
“Kur'an alaylı bir işareti bile gıybet
sayıyor; "Veylün likülli hümezetin lümezeh-
Vay haline her türlü hümeze ve lümezenin;
yani, insanları arkadan çekiştiren, küçük
düşüren, kaş göz hareketleriyle alay
edenlerin!" (Hümeze, 104/1) diyor. Evet,
birinin paltosunun uzunluğunu kısalığını
bile serrişte etmeyi din gıybet sayıyor. Ve
bu gıybeti bir hadisi şerif en yakın
mahremiyle zina etme ölçüsünde büyük günah
olarak anlatıyor. Kim bu kadar alçalabilir
ki?***”
Gıybetin Şeytani Lezzeti Hakkında
Ulvi bir
gaye için olmayan her bir araya geliş toplu
gıybete bir davetiyedir. O an bir
meşguliyeti olmayan insanlar için en zevkli
neşeli sohbet konusu orada olmayanların ayıp
ve kusurları, orada olanlarınsa fazilet ve
üstünlükleridir.
Şeytan bu
sohbete müthiş bir lezzet verir.
Ömür boyu
herhangi bir maddi savaşla imtihan
edilmeden, maddi savaş vererek, kan dökerek,
tehlikelere atılarak imtihan olunanlarla
beraber cennete girmeyi mi hayal
ediyorsunuz?
''Düşmanla savaşın
küçük cihat, nefisle savaşın büyük cihat''
Hadisi şerifine istinaden her gıybet
ortamının bir cihat meydanı olduğunu
söyleyebiliriz.
Ve siz bir
şekilde bu grubun içindeyseniz yapacağınız
iki şey olabilir.
“Hep iyilik yapmak, hatta kötülüklere bile
iyilikle karşılık vermek.. başına ne gelirse
gelsin “of” bile dememek ve gıybetlere
girmemek. İşte bence hakikî kahramanlık
budur!***
Evet ya bu
müthiş lezzete başkaldırarak ya kahramanlık
yapacak onları kibarca ikaz edeceksiniz ve:
“Kim bir
mü'mini gıybetçiye karşı himaye ederse,
Allah da kıyamet günü ona cehennem ateşinden
onu koruyacak bir melek gönderir.”
Sınıfına
dahil olacaksınız ya da oradan
ayrılacaksınız.
Veya
konuşulanları dinleyerek yapılan işe ortak
olacaksınız.
”Öyle bir fitneden
sakının ki, içinizden yalnızca zulüm
yapanlara dokunmakla kalmaz.” 8/25
ayetinin tehdidine maruz kalacaksınız.
Hizmete Zarar Verenlerin Gıybeti
Şeytanın
sağdan gelerek yaptırdığı gıybet:
Hizmete
zarar verenlerin gıybeti.
Bu, en
halislerin düşmesi muhtemel çukur.
Sizin
geceniz gündüzünüz, her işiniz hizmetse
ve hizmetin
her şeyiyle ruhen alakadarsanız;
hizmet
edenlerin saflarındaki her dağılma,
her
perişanlık,
her pürüz
sizi rahatsız eder.
Ve
karşınızda büyük bir imtihan belirir.
Bu olay
sizin aşıyorsa ve daha yukarıya
ulaştıramıyorsanız,
Ya hizmet
kaygısıyla “dertli söylegen olur” kendinize
hâkim olamayıp birileriyle dertleşip gıybet
edeceksiniz, imtihanı kaybedeceksiniz.
Veya
hizmetin
sahibinin Allah olduğu ve
O’nun her
şeyi görüp gözettiği,
Allah’ın
rızasının bazen mağlubiyette de olabileceği
şuuruyla dilinizi tutacak hikmetini ahirette
öğreneceğiniz olayları görmezlikten gelerek
savaş kazanacaksınız.
'Gıybete
Karşı Sabır'
ve
Muzafferiyet Sevinci
Önünüze
muhteşem bir gıybet mevzuu çıktı.
Ortam da
müsait. Gıybet şakşakçıları hazır.
Tam
ağzınızı açıp konuşacak, karbondioksitinizi
boşaltacaksınız.
Ve hatta
konuşmasanız çatlayacaksınız.
Bunu
hissediyorsunuz.
Müthiş bir
imtihan!
Evet, bu
lezzete mukavemet etme,
Söyleyeceğiniz bir cümleden vazgeçme kolay
değil.
Ama siz
dilinizi tutuyor konuşmuyorsunuz.
Emin olun!
Bu işten
kazandığınız sevap ve rızayı İlahiyi o gece
kılacağınız nafile 1000 rekat namazla
kazanamazsınız.
Ve bu işin
mükafatını görecek vaktiyle size lezzetli
gelen gıybetten, bir süre sonra tiksinmeye
başlayacaksınız.
Hatta
gıybet edenleri görünce iğreneceksiniz.
Sıratı
Geçmek Üzereyken Sizi Bekleyen Dosyalar
Evet mahşer
yerine geldiniz,
Allah,
merhametiyle kusurlarınızı bağışladı,
günahlarınız affedildi.
Ve siz
artık cennete girebilirim ümidi içinde
sırata yaklaşıyor,
bunu da
aşarsam her şeyden kurtulurum diye hayal
kuruyorsunuz.
Bir de ne
göresiniz! Yıllarınızı beraber geçirdiğiniz
yüzlerce insan ve tanımadığınız bir sürü
insan sizi bekliyor.
Kiminin
elinde bir, kiminin elinde onlarca dosya.
Siz
terlemeye başlıyor ve ümidinizi
kaybediyorsunuz.
En
yakınlarınızdan birinin elindeki dosyayı
alıp okuyorsunuz:
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı:
Davalı:
Konu:
Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında
gıyaben “Çok cimri!” demişsiniz.
Bir başka
dosyayı açıyorsunuz:
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı:
Davalı:
Konu:
Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında
gıyaben
“Hiç
sözünde durmaz!” demişsiniz.
Bir başka
dosyayı açıyorsunuz:
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı:
Davalı:
Konu:
Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında
gıyaben
“Yüzüme
aval aval baktı...” demişsiniz.
Bir başka
tarafa bakıyor binlerce dosyadan oluşan ayrı
bir yığın görüyorsunuz.
Ön
kapağında UMUMİ yazıyor.
Yıl:
Gün:
Saat:
Davacı: ...
bin kişi
Davalı:
Konu:
Davacı hakkında … isimli şahıs hakkında
gıyaben “Bu cemaat, namazı vaktinde kılmaz,
kitap okumaz, Kur’an okumaz. ” demişsiniz.
Evet kul
hakkına raci, Allah’ın affını davacıyla
anlaşmaya bağladığı binlerce dosya ile
cedelleşmek istemiyorsak;
ya dilimizi
tutacak dikey olarak yükseleceğiz.
Veya
gıybetini ettiklerimizle dünyada
helalleşeceğiz ki bu iş, (gidip ’senin şöyle
şöyle gıybetini ettim.’ demek) oldukça zor
olup,
erkek oğlu
erkeklerin veya Rabiatu-l Adeviye gibi asil
kadınların yapabileceği bir iştir.
Bunları da
yapmazsak maruz kalacağımız manzara:
Resulullah
(sav) buyurdular ki: "Mirac gecesinde, bakır
tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla
yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı.
"Ey Cebrail! Bunlar da kim?" diye sordum:
"Bunlar," dedi, "insanların gıybet edenler
ve ırzlarını (şereflerini) payimal
edenlerdir."
Ebu Davud,
Edeb
Resulullah
(sav) buyurdular ki: "Kim bir mü'mini bir
münafığa (gıybetçiye) karşı himaye ederse,
Allah da onun için Kıyamet günü, etini
cehennem ateşinden koruyacak bir melek
gönderir. Kim de Müslümana kötülenmesini
dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu,
kıyamet günü, cehennem köprülerinden birinin
üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp)
çıkıncaya kadar hapseder. Ebu Davud, Edeb
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kattat (söz
taşıyan) cennete girmeyecektir." [Müslim'in
rivayetinde "nemmam cennete girmeyecektir"
şeklinde gelmiştir.” Buhari, Edeb 50
Altın
Metinlerde Gıybet
Hâtime
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Yirmibeşinci
Söz'ün Birinci Şu'lesinin Birinci Şuaının
Beşinci Noktasının makam-ı zemm ve zecrin
misallerinden olan birtek âyetin, mu'cizane
altı tarzda gıybetten tenfir etmesi;
Kur'an'ın nazarında gıybet ne kadar şeni'
bir şey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden,
başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet
Kur'anın beyanından sonra beyan olamaz,
ihtiyaç da yoktur.
İşte
اَيُح
ِبُّ
اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ َلحْمَ اَخِيهِ
مَيْتًاâyetinde
altı derece zemmi, zemmeder. Gıybetten altı
mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil
gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit,
manası gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malûmdur:
Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ)
manasındadır. O sormak manası, su gibi
âyetin bütün kelimelerine girer. Her
kelimede bir hükm-ü zımnî var.
İşte
birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevab
mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece
çirkin bir şey'i anlamıyor?
İkincisi,
يُحِبُّ
lafzıyla der:
Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan
kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi
sever?
Üçüncüsü,
اَحَدُكُمْ
kelimesiyle
der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı
içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki,
böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul
eder?
Dördüncüsü,
اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ
kelâmıyla
der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle
canavarcasına arkadaşınızı diş ile
parçalamayı yapıyorsunuz?
Beşincisi, اَخِيهِ
kelimesiyle
der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i
rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle
kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı
manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç
aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi
dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?
Altıncısı,
مَيْتًا
kelâmıyla
der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş
mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize
karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi
yapıyorsunuz?
Demek şu
âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı
delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben
ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve
milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu
âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi
zemmetmekle, i'cazkârane altı derece o
cürümden zecreder.
Gıybet, ehl-i
adâvet ve hased ve inadın en çok istimal
ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis
sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal
etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:
اُكَبِّرُ نَفْسِى فَكُلُّ
اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لاَ لَهُ*عَنْ
جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ جَهْدٌ
Yani:
"Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi
yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum.
Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların
silâhıdır."
Gıybet odur
ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve
işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer
doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan
dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı
çirkin bir günahtır.
Gıybet,
mahsus birkaç maddede caiz olabilir:
Birisi: Şekva
suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım
edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin
ve hakkını ondan alsın.
Birisi de:
Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister.
Senin ile meşveret eder. Sen de sırf
maslahat için garazsız olarak, meşveretin
hakkını eda etmek için desen: "Onun ile
teşrik-i mesaî etme. Çünki zarar
göreceksin."
Birisi de:
Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki
maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: "O
topal ve serseri adam filân yere gitti."
Birisi de: O
gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir.
Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği
seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz
ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette
işliyor.
İşte bu
mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve
maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa
gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet
dahi a'mal-i sâlihayı yer bitirir.
Eğer gıybet
etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit
اَللّهُمَّ
اغْفِرْلَنَا وَ لِمَنِ اغْتَبْنَاهُ
demeli, sonra
gıybet edilen adama ne vakit rast gelse,
"Beni helâl et" demeli.
اَلْبَاقِى
هُوَ الْبَاقِى
Pırlanta
Seride Gıybet
Gıybet etmeme de bir
meziyettir, iman işidir,
yürek
işidir. Yiğitliğin emaresidir. Onun için
yanımızda gıybet edilmeye başlandığı an bu
yiğitliği göstermek
zorundayız.
“Dinlemiyorum böyle şeyleri, kalkın, defolun
gidin yanımdan.” demeliyiz. Bunu yapacak
cesaretimiz
yoksa, bari kendimiz kalkıp gitmeli ve o
şeytan meclisini terk etmeliyiz.
Zira bu tür konuşmalar koskoca bir cemaati
gıybet etmek demektir. Gıybet ise, Hakk'a
hizmet eden bir cemaatin hukukunu ihlâl
olduğundan, o cemaati teşkil eden bütün
fertlerle onlar hakkında söylediklerini
zikredip ferden ferda helâlleşmedikçe o
şahsın kurtulması ve cennete girmesi mümkün
olmayabilir.
Bu konuda önemli bir kayma noktası ise şu:
Bazıları sözde gıybetten kaçınıyor
görünerek, arkadaşları hakkında “Daha neleri
var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve
hepsini söylemiyorum.” Bu söz, o kasdettiği
şeyleri söylemekten çok daha büyük bir
gıybettir. Çünkü müphem bir isnad, sarih bin
iftiradan daha büyüktür. Zira muhatabın
aklına, acaba: Livata mı, zina mı, içki mi,
kumar mı... vs. gibi şeylerin hepsi birden
gelebilir. Böylece hem ikili münasebetler,
hem de içtimaî salah zedelenir. Evet, böyle
diyeceğine, o zatın 100 tane günahını
açık-açık söyleseydi, her halde sözleri,
akla gelebilecek şeylere sınır teşkil etmesi
bakımından daha ehven olurdu...
Bence prensip kararına varmalı.. hatta:
“Ağzımdan gıybet adına bir söz çıkarsa, 3 ay
muttasıl oruç tutacağım” demeli. Ve gıybete
giden yolları baştan kapamalı. Ben bir kerre
böyle bir şey demiş ve neticede 3 ay oruç
tutmuştum.
Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan,
muhatabını bulup helâllık dilemek
mecburiyetindedir. Bu hak, gıybet, iftira,
yalan isnadı vs. gibi manevî boyutlu ise,
ancak hak sahibiyle açıkça konuşularak helâl
ettirilebilir. Eğer borç-alacak cinsinden
ise, bunları hemen ödeme cihetine
gidilmelidir.
Helâlleşme
Helâlleşme bir ahlâk haline
getirilmelidir. Ve mutlaka helâllik istenen
şahsa durum olduğu gibi anlatılmalıdır;
Mesela: “Senden şu kadar haksız yere şunu
aldım; seni gıybet ettim...” vs. gibi. Ne
var ki, aynen anlatma karşı tarafta derin
yaralar açacaksa, o zaman mes’ele
şerhedilmeden, mutlak olarak helâllik
istenmelidir. Bir zaman arkadaşlardan biri
gelerek bana, “Hakkını helâl et, senin
gıybetini yaptım” dedi. Tam neler
söylediğini ifade edecekti ki, hemen
susturdum ve hakkımı bütünüyle helâl
ettiğimi söyledim.
İnsanız ve zayıf taraflarımız var. Söylenen
söz içimizde bir ukde ve yara olarak
kalabilir. İnsanın Cenab-ı Hakk’ın huzuruna,
içinde mü’min kardeşine karşı, herhangi bir
ukde varken gitmesi ise büyük bir
talihsizliktir. Onun içindir ki, Efendimiz
sık sık: “Bana arkadaşlarım aleyhinde hiçbir
şey söylemeyin. Zira, Rabbimin huzuruna
selim bir kalple gitmek isterim” der ve
mü’min bir kardeşi aleyhine birşey söylemek
isteyenleri böyle ikaz ederdi. O’nda bizim
için her hususta üsve-i hasene (en güzel
örnek) vardır. Bu mevzuda da rehberimiz,
yine Resûlullah’tır (sav).
Bir gün
İbrahim b.Ethem’in evine ziyaretçiler gelir.
Yemeğe başlamadan kendi aralarında orada
olmayan birini çekiştirirler. Hazret onlara:
“Bizden öncekiler ekmeği etten önce
yerlerdi. Siz ise daha ekmek yemeden ete
başladınız.” der.
Kıyamet günü
amel defteri eline verilen kul orada
işlememiş olduğu iyiliklerin yazılı olduğunu
görünce “Ya Rabii, bu iyilikler bana
nereden geldi?”der. Allah (cc) da “ O
iyilikler senden habersiz olarak senin
gıybetini yapanlardan geldi.” der.
(Tenbihü’l
Gafilin)
Bu hususta bir de konum
meselesi var. Meselâ benim konumum. Bazen
oluyor ki bana intikal eden
hâdiseler
karşısında kendimi şikayet bürosu şefi gibi
görüyorum. Gelen-giden belki günde 100 adam
problemini
anlatıyor ve ardından “çöz bunu” diyor.
Problemleri çözme neyse ama onların
intikalinde
gıybetlere
girme yok mu, işte onlar beni mahv u perişan
ediyor. İmanlı sînelerde, imanlı dillerde bu
kâfir
sıfatını
görmeye hiç tahammül edemiyorum. Ben
sizlerden tekrar rica edeyim. Allah aşkına
bu türlü
davranışları
hayatımızdan silip atalım. Zira şu hale
gelen hizmeti hafizanallah yiyip-bitirecek
iftirak ve
gıybet
virüsünden başka bir şey bilmiyorum. Hele
gıybet, hele gıybet!.
Meselâ İslam’a hizmet
yolunda öyle
insanlar
tanıyorum ki, zinaya karşı olabildiğine
kapalı, yediği-içtiği, giydiği şeylerde
harama kilitli,
namazları
çok mükemmel, fakat gel gör ki gıybetin
merkezinde. Hâlbuki gıybet de en azından
zina
ölçüsünde
haram. Onun için tekrar rica ediyorum
birilerini çekiştiren, her fırsatta gıybet
eden insanlara
karşı
ortaklaşa tavır alalım. Konuşmayalım,
konuşturmayalım o insanları. Bulunduğumuz
ortamları iftirak
ve
gıybete nâmüsait hale getirelim. İçtimaî
hayatımızı perişan eden bu iki virüsten,
yılandan, çıyandan kaçar
gibi
kaçalım.
Asr–ı Saadete bakıldığında, Hz. Ebu Bekir’le
Hz. Ömer gibi.. üstün insanlar arasında dahi
zaman zaman birbirlerini tenkit etme
mahiyetinde muhaverelerin cereyan ettiği
görülecektir. Evet, esasen bu bir sahabi
ahlakıdır. Onlar birbirlerinde gördükleri
yanlışlıkları, bütün bir ihlas ve
samimiyetle gidermeye çalışırlardı. Tıpkı
onlar gibi bugünkü müminler de belli bir
üslupla Allah için yapılan işlerde
birbirlerini ikaz etmeli ve buna kendilerini
alıştırmalıdırlar. Bu ikaz etme meselesi yüz
yüze yapıldığı takdirde, gıyabında konuşma
da kendiliğinden kalkacaktır.
Bazen mü’minde kâfir sıfatı olabileceği
gibi, bazen de kâfirde mü’min sıfatı
bulunabileceğini söylemektedir. Mesela;
gıybet, yalan ve iftira birer kâfir
fiilidir; fakat maalesef, bazı mü’minler de
bu çirkin günahlara girebilmektedirler.Gıybet
etmektense Allah dilimizi koparsın!
Kur’an
Talebesine Yakışır mı?
Evet, günümüzün en büyük
dertlerindendir su-i zan ve gıybet. Öyle ki,
bugün imana ve Kur’an’a hizmet dairesi
içinde müslümanlara ait pek çok problem
halledilmiştir. Mesela, şöyle-böyle bir
kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek
hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i
hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği
peşinde olma gibi çok önemli hasletler,
Allah’ın izniyle, herkesin benimseyip kendi
hayatında tatbik etmeğe çalıştığı esaslar
haline gelmiştir.
Fakat, kötü ahlakın birer
parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki,
maalesef, onların üstesinden hâlâ
gelinememiştir. İnsanların hatalarını arama,
gizli hallerini araştırma, kabahatlerin
izini sürme, kulağı olumsuz sözler için
kullanma, gözü faydasız resim kareleriyle
yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve
bütün bu menfilikleri kalb mutfağında, fuad
tezgahında kesme, doğrama, pişirme..
böylece, çok küçük meseleleri büyütme; bazen
bir sözle bir insanı ademe mahkum etme,
bazen de bir başkasının bir anlık haline
bakıp onu defterden silme.. gibi öyle çirkin
günahlar vardır ki, herkes için olmasa bile
bazılarımız için bunlar hâlâ bertaraf
edilememiştir ve bu günahlar, kuyruğunu
dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir
akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına
zehir akıtmaya devam etmektedir.
Bu meselenin önemli bir yanı
da şudur: Bazı insanlar, kendileri aleyhinde
konuşulmasından ve gıybetlerinin
yapılmasından dolayı mukabele hakkına sahip
olduklarını zannediyorlar; birisi onları
çekiştirip gıybet edince, onlar da
başkalarının gıybetini yapmayı ve
kendilerini çekiştirenler hakkında ileri
geri konuşmayı mübah gibi görüyorlar. Sanki
gıybeti yapılan insanın gıybet etme hakkı
varmış gibi hatalı bir yoruma giriyor ve
meseleyi çok yanlış algılıyorlar. Oysa ki,
günahlar zatında günahtır; insanların
çoğunun bir günahı işlemesi onu günah
olmaktan çıkarmaz ve o cürme mazeret olamaz.
Mesela, Allah korusun, komşu
bir ülkenin askerleri ülkenizi işgal
etseler; ırz payimal olsa, namus çiğnense;
kirli eller anaların, bacıların iffetine
dokunsa; yaşlı-genç, kadın-erkek,
çoluk-çocuk ayırımı yapılmadan insanlar bir
bir öldürülse... bütün bunlar çok büyük
günahlardır ve birer zulumdür. Zulüm devam
etmez; Allah onları bir gün mutlaka
cezalandırır. Başka bir zalimi onlara
musallat eder, onları da ezdirir. Fakat, siz
kesinlikle onlara karşı aynı şekilde
mukabelede bulunamaz, zatında günah olan
hiçbir fiili irtikap edemezsiniz.
Karşınızdakiler düşman da
olsa, siz çocukları öldüremez, hiçkimsenin
namusuna yan gözle bile bakamaz, hiçbir
kadıne el süremezsiniz. Düşmanlarınızın, o
günahların hepsini işlemiş olmaları sizin
günahınızı tahfif etmez, onları size mübah
kılmaz.
Aynen öyle de, biri sizin
gıybetinizi etse, aleyhinizde konuşsa,
mesela, size “insan şeklinde yaratılmış bir
yılan” dese ve siz de onun hakaretine
karşılık meseleyi biraz da hafifleterek,
“gibi” şeklinde bir benzetme edatı da
ekleyerek “yılan gibi bir adam” sözüyle
mukabele etseniz, yine büyük bir günah
işlemiş olursunuz. Ahirette, dilinizin ve o
gıybetin hesabını da vermek zorunda
kalırsınız. Çünkü, başkasının sizin
hakkınızda o günahı işlemesi, sizin de aynı
günahı işlemenizi mübah kılmaz. Kur’an-ı
Kerim’de, farklı bir üslupla bu hususa
dikkat çekilmiş ve “Bir topluluğun size
karşı zalimâne tavrı, kini, nefreti ve sizin
de onlara karşı içinizde büyüttüğünüz öfke,
sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil
davranın, takvâya en uygun hareket budur.”
(Mâide, 5/8) buyurulmuştur.
Aslında, bir insan büyük bir
gâyeye kilitlenmişse, hep onunla oturup
kalkar ve davasına ait meseleler onu öyle
meşgul eder ki, başkalarıyla alakalı
dedikodulara, su-i zanlara ve gıybetlere
ayıracak zaman bulamaz; zaten onun gönlünde
kötü şeylere karşı meyil hiç yer tutamaz.
Bir noktayı hedefleyen ya da bir uçağa
kilitlenen bir füze, onu vuracağı âna kadar
sürekli takip eder, hedeflediği uçak eğri
büğrü yol alsa, zikzaklar yapsa bile füze
onun peşinden ayrılmaz. İşte, yüce bir
mefkureye kilitlenen insan da hedefine
götürecek vesilelerden başka hiçbir
meseleyle meşgul olma ihtiyacı duymaz. O
davası adına yapabileceği vazifeleri
düşünür, onları eda etmeye çalışır ve sadece
gaye-i hayaliyle alakalı konularla uğraşır.
Bir kitapta okuduğuma göre,
bir grup insan, çağımızın önemli bir
simasıyla konuşurken, Marmara
Kahvehanesi’ndeki insanların akşama kadar
onlarca devlet yıkıp yerine ütopyalar inşa
ettikleri gibi, milletin kurtuluşundan,
nizamdan ve siyasetle alakalı değişik
mevzulardan bahsediyorlar. Bir müddet onları
dinleyen o muzdarip insan, sonunda
dayanamıyor ve söz istiyor: “Efendiler,
efendiler! Çok güzel şeyler söylediniz,
mühim meseleleri şerh ettiniz. Fakat, Allah
aşkına, davam adına benim yapmam gerekli
olan şey nedir, bana onu söyleyin!” diyor.
Aslında, O’nun bu sözü ve
çıkışı mefkure insanları için güzel bir
ölçüdür. Şayet, siz Allah rızası hedefine
kilitlenmiş bir insansanız her anınızı o
istikamette değerlendirmelisiniz. Yanınıza
gelen biri, “aldık, açtık, yaptık” deyince,
üslubunca “Arkadaş, senin şu bahsettiklerin
ila-yı kelimetullah yolunda ve Allah’ın
rızasını kazanma uğrunda ne ifade ediyor? Şu
anlattığın şeyler, ne ölçüde ila-yı
kelimetullah’a vesile olacak, kaç yerde
ruh-u revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasını
sağlayacak ve bizi Allah’ın hoşnutluğuna ne
kadar yaklaştıracak?” demeli ve vazifenizle
alakalı olmayan laflara karşı tamamen
kapanmalısınız.
Gıybete Karşı Tavır
İman hizmetine çok emeği
geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O,
bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir
meselede de şikayetini arz etmek için
Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze
başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine
has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben
bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre
sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor;
Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey
bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince
yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim
ben bir şey bilmiyorum.”
Bir başka zaman, diğer bir
abiden de benzer bir hatıra dinlemiştim. O
da demişti ki, “Bir gün Üstad’ın yanına
gittim. Bir meselenin halli için, belki
birileri hakkında zemm de ifade eden bazı
şeyler söyleyecektim. Üstad anlatmak
istediğim mevzuyu bilmiyordu. Fakat, ben ne
zaman söze başlasam, “Kardeşim, ben dinlemek
istemiyorum” deyip meseleyi kapattı. Ben
anlatmakta ısrar ettim; ara ara söze girmeye
çalıştım ama O da her defasında “Kardeşim,
bu hususta bir şey dinlemek istemiyorum”
dedi ve bana başkalarıyla alakalı tek cümle
söyleme fırsatı bile vermedi.”
Üstad’ın davranışı, su-i
zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin
bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır
alma demektir. Zannediyorum, biz de bir kaç
yerde böyle ders versek, yanımızda
vazifemizi alakadar eden konular haricinde
konuşulmasına fırsat vermesek, su-i zanları
seslendirme ve gıybetlere girmelerin alanı
da kendi kendine daralacaktır. O türlü
hırıltıların alanının genişlemesi, biraz da
bizim hırıltılara müsamahamızdan
kaynaklanmaktadır.
Kur’an’ın halis bir talebesi,
birisi ağzını gıybete açtığı zaman yiğitçe
“Allah’a ısmarladık” deyip oradan
uzaklaşmasını bilmelidir. Bu mü’mince
tavırla gıybet meclislerini bir kaç defa
terketseniz, su-i zanlarını dillendiren
kimselere “hoşçakalın” deyip yanlarından
ayrılsanız, zamanla onlar da sizin yanınızda
o türlü şeylere teşebbüs etmemeye
çalışacaklardır. Maalesef, biz müsamaha
gösterilmemesi gerekli olan bir konuda
müsamahalı davrandığımızdan, gıybet
edenlerin ve müfterilerin hareket alanlarını
da genişletmiş oluyoruz.
Hadd-i zatında, Allah’a,
Rasûl-ü Ekrem’e, Kur’an’a ve ahirete
inandığını söyleyen bir insanın, su-i zan ve
gıybetle alakalı onca ilahî terhîbi ve
tehditkâr ifadeyi duyup bildikten sonra hâlâ
o şeni’ fiilleri işlemesi anlaşılacak gibi
değildir. Zira dinin emir ve yasaklarını
bilmesine rağmen onlardan bazılarını yerine
getirip bir kısmını görmezlikten gelen
insanların durumu, kendi kitaplarındaki bazı
hükümlerle amel eden bir kısmını ise hiç
görmemiş gibi davranan bazı
İsrailoğulları’nın durumu gibidir ki, Kur’an
onların yaptığını dini tahrif etme olarak
anlatmıştır. Onlar, dinin bazı
disiplinlerini hayata geçirmiş, diğer
prensipleri ise adeta yok saymışlardır.
Doğrusu, bugün bazı mü’minlerin yaptığı da
bundan farklı değildir.
Kur’an-ı Kerim, gıybeti
yasaklıyor, onu ölü kardeşinin etini yemek
olarak ele alıyor, en büyük hayasızlık ve
utanmazlık sayıyorsa; fakat, buna rağmen
insanların bir kısmı, onu hükümden iskat
etmiş gibi davranıp onun-bunun gıybetini
ediyorlarsa, bu bir tahrif ve Kutsal Kitabın
canına okuma demek değil midir? Peygamber
Efendimiz’den şeref-sudur olmuş dünya kadar
hadis-i şerif varken, onları görmezlikten
geliyor ve o çirkin cürmü işlemeye devam
ediyorlarsa, bu, Allah Rasûlü’nün va’z
ettiği hükümleri değiştirme değildir de ya
nedir?!. “Bizden önceki bazı kavimler, kendi
kitaplarını tahrif etti, Allah’ın kelamı
olmaktan çıkardı ve beşer lafıyla
doldurdular.” deyip onları kınarken aynı
günahı işleyerek dinin bazı emirlerini yok
saymak o kavimlerin yaptığını yapmak değil
midir? Öyleyse, meseleye samimiyetle ve
hakperestlik mülahazasıyla bakmamız lazım.
O zaman, birbirimize “Hele
gelin, bir kere daha hakiki mü’minler
olalım” dememiz gerektiğini anlayacağız.
Evet, imanımız bugüne kadar aksayarak ve
sekerek gelmişse, hele gelin, hiç olmazsa
bundan sonra aksamayan ve sekmeyen bir
imanla Cenab-ı Allah’a yönelelim. Hele
gelin, her hareketimizi ahiret hesabına ve
mizana bağlayarak, tartılı ve ölçülü
yaşamaya karar verelim.
Ayrıca, tecessüste bulunma,
iz sürme, insanlar hakkında kötü düşünme ve
ihtimallere hüküm bina etme birer paranoya
emaresidir. Hususiyle son zamanlarda bütün
dünyayı saran paranoya kabusu en samimi
mü’minlere bile tesir etmiştir. Bugün,
hissiyatı azıcık kurcalanan hemen her
insanın bir sürü şüphe, tereddüt ve su-i
zanla yaşadığı görülecektir. Hemen herkesin
“Şöyle demişti, ondan şu mana çıkar; böyle
söylemişti, demek ki şöyle düşünüyor”
türünden mülahazalarla yatıp kalktığı ve
çeşit çeşit vehimlerle dolu olduğu müşahede
edilecektir. Oysa, Kur’an, kulağı kîl ü kâle
kapamayı, çirkin manzaralar karşısında gözü
yummayı, yakışıksız sözler söylemekten dili
muhafaza etmeyi emretmektedir.
En Büyük Kahramanlık
Evet, inanan gönüllerin
mülahazaları ve sözleri de imanları
çerçevesinde olmalıdır. Onların konuşma ve
sohbet mevzularını dedikodular, gıybetler ve
vehimler belirlememeli; her muhavereleri
dinin emirleri etrafında, harama girmeme
sınırları içinde ve rıza-yı ilahiye vesile
olabilecek bir keyfiyette cereyan etmelidir.
Unutulmamalıdır ki, vifak ve ittifak
tevfik-i İlahî’nin vesilesi, ihtilaf ve
iftirak da başarısızlığın ve maksada
ulaşamamanın sebebidir. Uhuvveti zedeleyecek
her mülahaza, söz ve davranış, hayırlı
faaliyetlerinizin bereketini de alır
götürür.
O halde, Allah’ın sizi
muvaffak kılmasını istiyorsanız, uyuşmazlık,
kırgınlık, kavga ve ayrılık sebebi
olabilecek kötü düşünce, çirkin laf ve kaba
tavırlardan uzak durmalısınız. İnsanları
sizden uzaklaştıracak, size karşı nefret
hislerini tetikleyecek hal ve hareketlerden
kaçınmalısınız. Hasımca duygularla yanınıza
gelen insana bile bir gül uzatıp “Bunu mu
almak istiyordunuz?” demeli ve onu da sıcak
bir tebessümle karşılamalısınız. Nihayet
karşı taraf da insandır, muhatabınızın
gönlündeki buzların eridiğini göreceksiniz.
Başkaları size karşı insanca davranmasa
bile, siz kat'iyen mukabele-i bilmisil (bir
davranışa aynıyla karşılık verme)
mülâhazalarına takılıp kalmamalı, ölseniz
bile mutlaka Müslüman karakterinin
gereklerini yerine getirmeli ve –bir yazıda
dendiği gibi– başınıza atılan taşları,
atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa
çevirerek etrafınıza maytap ziyafetleri
çekmelisiniz!
Dinin emirlerini kılı kırk
yararcasına, ciddi bir titizlikle yerine
getirmektir yiğitlik. Zulme uğrasan da
zulmetmeme, ezilsen de ezmeme, hep Müslüman
karakterine yakışan tavrı sergileme,
mefkûrenin muhabbetiyle yanarak sürekli
onunla alakalı konuları düşünme, su-i zan,
tecessüs ve gıybet gibi şeytanî tuzaklara
düşmemedir en büyük kahramanlık. Buna
kıyasla, savaş meydanında ölme çok küçük
kalır. Çünkü, bunda dinin için her gün yüz
defa ölüp ölüp dirilme ve davan için ayakta
durmaya çalışma vardır.
Hasılı, “Bilmediğin şeyin
izini sürme!” mealindeki ayet her şeyden
önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçmayı
ve kesin bilgiye dayanmayan hükümlerle
insanları suçlamamayı emretmektedir. Bununla
beraber, bu ilahî kelam, yeterli araştırma
yapılmadan sadece söylentilere göre hiç
kimsenin aleyhinde olunamayacağını; yalnızca
tahmin, varsayım ve bir kısım teorilere
dayanan bilimlerin mutlak doğru olarak kabul
edilemeyeceğini; Cenâb-ı Allah ve Rasûl-ü
Ekrem tarafından bize öğretilen ilme
dayanarak her türlü hurafe ve batıl inançtan
uzak durmamız gerektiğini ve ilmi de bilgi
muzahrefatını da alıp işleme vesileleri olan
göz, kulak ve kalb gibi organların da
yaptıklarından mesul olacağını ifade
etmektedir.
Gıybet, Rahmetten
Mahrumiyettir
Soruda aynı duygu ve
düşüncenin yeniden teessüsü nasıl olur diye
soruluyor. Bunun için;
Birincisi, Müslüman,
kendinden evvel gelmiş geçmiş büyükler
hakkında doğru da olsa nâsezâ nâbecâ sözler
sarf edildiği zaman, bu sözü söyleyene, “Bu
bir gıybettir. Gıybet de haramdır.” diye çok
ciddi tavır almalı ve o sözü ona
söylettirmemelidir. Böyle bir gıybeti
engellemek için yapılanlar bir işe yaramazsa
gıybet yapanların yanından kalkıp gitmeli ve
onları günahlarıyla baş başa bırakmalı.
İkincisi, ne seviyede olursa
olsun din-i mübîn-i İslam’a hizmet etmiş
insanları daima takdirle yad etmek, onlara
saygı göstermek ve her yerde tazimkâr
ifadelerle insanların sinelerinde onlara
karşı bir sevgi ve muhabbet uyarmak önemli
bir vazifedir. Biz saygı telkin ettiğimiz
takdirde kafalardan bu saygısızlık
düşüncelerini de kısmen silip atmış oluruz.
Aynı zamanda bu sayede Cenab-ı Hakk’ın
hoşnutluğunu elde etmiş sayılırız. Aslında
bir vakitler hizmet etmiş kimselere hor
bakıp onları hafife alma hissi insanı
çeşitli füyûzattan mahrum bırakan bir
hastalıktır. Bunların pek çoğunun
kendilerine göre bir âlemi vardır ve onlar
başımızda ya da yanımızda Cenab-ı Hakk’ın
rahmetini celbe birer vesiledirler. Onların
aleyhlerinde bulunan kimse, Cenab-ı Hak’tan
gelecek rahmetten mahrum olur.
Evet, şayet bugün Cenab-ı
Hakk’ın ilham esintilerinden mahrum
bulunuyorsak bunun en önemli sebeplerinden
biri, hiç şüphesiz geçmişteki büyük zatların
aleyhinde olma ve onlar hakkında uygunsuz
söz söylemek olsa gerek…
***
Gıybetle
ilgili sohbet lingi
http://tr.fgulen.com/a.page/multimedya/bamteli/a12614.html
|