|
Her namazınız son namaz gibi olsun, diyordu
ashabına; tıpkı vedalaşır gibi… Biraz sonra
hayat son bulacak ve sanki, hayatla ölüm
arasındaki o incecik perde
kalkıverecekmişçesine!..
İşte, bir pazartesi günü tan yeri
ağarırken.. Mescid-i Nebevi’ye açılan perde
son kez kalkıyordu.
Genç-ihtiyar herkes, ‘acaba namaza çıkar mı’
diye mescide koşmuş, mihraptaki imamı merak
ediyorlardı; zira, on dört gündür hastaydı.
Perşembeden bu yana dört gündür, namazlara
da çıkamaz olmuştu.
Halbuki Çarşamba günü ağırlaşıp bayılmış,
kendine gelir gelmez de, üzerine su
döktürerek mescide gelmişti. Belli ki,
ashabıyla helalleşmeyi arzu ediyor, kimin de
kendisinde hakkı varsa gelip almasını
istiyordu.
Zihinlerdeki hatıralar tazelenmeye
çalışılıyordu; yoksa, bu bir vedalaşma
mıydı!? Daha önceki beyanlarını hatırlamaya
çalışıyorlardı. Bir gün aralarına çıkmış ve
onlara şunları söylemişti:
- Sizler Beni, aranızda en son vefat edecek
olan birisi olarak mı sanıyorsunuz!
- Evet, demişlerdi o zaman. Halbuki, o gün O
(s.a.s.):
- Şüphesiz ki Ben, aranızda en önce vefat
edeniniz olacağım, buyurmuştu.
- Şüphe yok ki Ben, yolculuk için davet
aldım ve bu davete icabet sözü verdim,
demişti başka bir gün.
Amcası Hz. Abbas bir gün, rüyasını anlatmış
ve semaya doğru sağlam bir halatın
yükseldiğini söylemişti O’na. O zaman da:
- O gördüğün, senin kardeşinin oğlunun
vefatıdır, demiş ve bunu, yüce dostluğa
pervâz edişi olarak yorumlamıştı.
Birkaç gün önce de, bir mecrasını bulup sözü
vedaya getirmiş ve şöyle buyurmuştu:
- Şüphe yok ki Allah (cc), dünya hayatının
güzelliklerinden dilediğini vermek ve
katındakilere nail kılmak arasında kulunu
muhayyer bıraktı; kul ise, Allah katında
olanı tercih etti.
Daha cümlelerini tamamlamamıştı ki, mescidin
bir köşesinden yakıcı bir çığlık
kopuvermişti:
- Analarımız-babalarımız Sana feda olsun yâ
Resûlallah!
Şaşkınlıkla bakıyorlardı sesin geldiği
tarafa ve:
- Adama bak, diyorlardı. Allah Resûlü
(s.a.s.), bir adamın dünya ile huzur-u
ilahide olan konusunda muhayyer
bırakıldığını ve onun da Allah katındakini
tercih ettiğini haber veriyor, Ebû Bekir
ise, tutmuş, ‘analarımız-babalarımız Sana
feda olsun yâ Resûlallah, deyip ağlıyor.
Anlayan anlamıştı; Allah Resûlü de, sâdık
yâri Ebû Bekir’i nazara veriyordu.
Aynı zamanda o gün:
- Şayet Ben, Rabbimden başka dost edinecek
olsaydım, mutlaka Ebû Bekir’i dost
edinirdim, demiş ve Ebû Bekir’in kapısı
dışında mescide açılan bütün kapıların
kapatılmasını istemişti.
Çarşamba günü ağırlaştığı duyulunca, herkes
mescide koşmuş ve dışarıda merakla beklemeye
başlamıştı; ölümünden endişe duyuyorlardı.
Önce, amca oğlu Fadl, ardından sırasıyla Hz.
Ali ve Hz. Abbâs girdi huzura; her biri,
dışarıda bekleşen topluluktan
bahsediyorlardı. O gün, iki kişinin
yardımıyla huzurlarına çıkmış ve şunları
söylemişti cemaatine:
- Ey insanlar! Bana ulaştığına göre sizler,
nebinizin vefatından endişe ediyormuşsunuz;
Benden önce hangi peygamber ebedi yaşadı ki
Ben, burada ebedi kalayım! Dikkat edin! Ben
de Rabbime kavuşacağım, sizler de!
Sonra da şu hakikati aktardı onlara:
- Şüphe yok ki sizin için Benim, hayatım da
hayırlıdır ölümüm de!
Zaten son kıldırdığı namaz da, Perşembe
günkü akşam namazıydı ve bu namazda,
Mürselât suresini okumuştu.
Bugün olduğu gibi o gün de Bilâl, yatsı
namazı için ezan okumuş, mescide koşan
cemaat de imamını beklemeye durmuştu.
Hücre-i saadetlerinde olanlardan
habersizlerdi; zira, hastalığı şiddetlenen
Resûlullah (s.a.s.), orada kendinden geçmiş
ve bayılmıştı. Ayılır ayılmaz namazın
kılınıp kılınmadığını sormuş ve abdest alıp
namaza çıkmak istemişti. Ancak, bunun için
takati yoktu; zira, tekrar tekrar
bayılıyordu. Nihayet, namazı Hz. Ebû
Bekir’in kıldırmasını isteyecek ve daha
sonra da kendisi, ancak iki kişinin
yardımıyla namaza çıkabilecekti.
Gelişini bekleyenlerin üzerine dolunay
misali doğuverince o gün, mescide bir
heyecan dalgası yayılıvermişti. Feraset
insanı Hz. Ebû Bekir, işi sahibine bırakmak
için geri geri çekilmek istiyordu. Elleriyle
işaret ediyor ve ‘yerinde kal!’ diyordu.
Açılan safların arasından, imamın yanına
kadar geldi. Ayakta duracak takati yoktu ve
ancak, oraya oturarak namazını
tamamlayabildi.
O gün de cemaatine dönmüş, aynı zamanda
şunları söylemişti:
- Artık sizin aranızdan Benim ayrılık vaktim
geldi; şüphe yok ki Ben de bir beşerim.
Kimin Bende bir alacağı varsa, gelsin ve
bugün alsın!
İşte, o perşembeden bu yana Allah Resûlü
(s.a.s.), namazlara çıkamamış ve ashabına
imam olup namaz kıldıramamıştı.
O gün geldiği gibi, belki bugün de gelir
diye ümit ediyorlardı.
Bugünün sabah namazına da, bir umut deyip
gelmişlerdi; iyileştiğini görmek ve yine
önlerine geçip de namaz kıldırmasını
istiyorlardı.
Halbuki O (s.a.s.), aylar öncesinden mesajı
almış ve yönünü de, ebedi dostluğa
çevirmişti.
Onun için, her yıl on gün mescide çekilip
itikaf yaparken bu yılın Ramazan ayında,
mescidde yirmi gün kalmayı tercih etmişti.
Ayrıca bu Ramazan, Cibrîl-i Emîn gelmiş ve
karşılıklı olarak Kur’ân’ı iki defa mukabele
ederek hatmetmişlerdi.
Aylar öncesinden, Muâz İbn Cebel’i Yemen’e
gönderirken yanına çağırmış ve ona da
şunları söylemişti:
- Yâ Muâz! Şüphe yok ki sen, bu yıldan sonra
Beni göremeyeceksin; geri geldiğinde artık,
Benim şu mescidimle kabrimi ziyaret edersin!
Demek ki O (s.a.s.), daha o günden
vedalaşmaya başlamış, Yüce Dostluğa pervaz
edeceği bu pazartesi günü, yanında
göremeyeceğini bildiği dostlarıyla daha o
günden teker teker helalleşiyordu.
İlk ve son haccı da, zaten böyle bir
vedalaşmayı ifade ediyordu.
O gün, Hacûn’da toprağa emanet ettiği çeyrek
asırlık hayat arkadaşı Hz. Hatice
validemizin mezarını ziyaret edecekti; vefa
insanıydı ve ashabına da vefa dersi
veriyordu.
Zaten, Arafat’ta gelen ayet, dinin tamam
olduğunu ilan etmiş, kitleler halinde
insanların dine girdiklerini gördüğünde de
Rabbini zikirle tesbih etmesi istenmişti.
Onun için:
- Ey insanlar, diye başlamıştı hutbesine.
Sözlerimi iyi dinleyin! Çünkü Ben, bu yıldan
sonra bir daha sizinle burada asla
buluşamayacağım!
Bu ifadeleri duyar duymaz, bir kenara
çekilip de ağlaşanlar vardı… Zira
biliyorlardı ki, din tamamsa, vazife bitmiş
demektir; vazife bitmişse, yolculuk var;
Resûlullah da gidecektir!
Bir de işin, hüsn-ü şehadet boyutu vardı;
zira, ümmet-i Muhammed’in şehadetine Allah (cc)
da, ayrı bir ehemmiyet atfediyordu. Onun
için:
- Yarın size, Beni de soracaklar; ne
diyeceksiniz? Bana düşen tebliğ vazifemi
yerine getirdim mi, diye soracaktı.
Arafat meydanı, kazan gibi kaynıyor:
- Evet, hepimiz şehadet ederiz ki Sen
vazifeni hakkıyla eda ettin, çığlıkları,
Fârân dağlarına çarpıp geri geliyordu.
Nur insan, huzur kesilmişti. İşaret
parmağını semaya doğru kaldıracak ve şunları
söyleyecekti:
- Allah’ım, Sen şahid ol! Allah’ım, Sen
şahid ol! Allah’ım, Sen şahid ol!
Her cümlesinde bir veda bûsesi gizliydi.
Yirmi üç yıllık birikimi siyah gözleriyle
süzüyor ve cemaatini, kendisinden sonraki
günlere hazır hale getirmek istiyordu. Onun
için bir ara sesini yükseltecek ve:
- Hac vazifesiyle ilgili amel ve
davranışlarınızın keyfiyetini bugün Benden
öğrenip alın; zira Ben, bu yıldan sonra bir
daha hac vazifesi yapacağımı sanmıyorum,
diyecekti.
Medine’ye döndükten sonra da vedalaşmaya
devam etmişti; Uhud’a gitmiş ve yaşayan
ashabıyla vedalaştığı gibi Hz. Hamza ve
Mus’ab başta olmak üzere Uhud şehidlerine de
selam verip vedalaşmıştı.
Cennetü’l-Bakî’ye emanet ettiği ashabını da
unutmamıştı; onların yanına da uğruyor,
adeta her biriyle konuşarak helalleşiyordu.
Bu helalleşme sonrasında, yanında bulunan
Ebû Müveyhibe’ye şöyle seslenmişti:
- Ey Ebâ Müveyhibe! Şu anda Bana, dünya
hayatının hazinelerine ulaştıracak
anahtarlarla burada ebedi kalma imkanı,
ardından da cennet vaat edildi; ve Ben,
Rabbime kavuşmak ve cennetle bunlar arasında
muhayyer bırakıldım!
Böyle bir tercihten memnuniyetini dile
getirmek isteyen azatlı Ebû Müveyhibe:
- Anam-babam Sana feda olsun yâ Resûlallah,
diyecekti. Önce dünya hayatının hazinelerine
ulaştıracak anahtarları ve burada ebedi
kalmayı, ardından da cenneti tercih et!
O (s.a.s.), tercihini çoktan yapmıştı:
- Vallahi de ey Ebâ Müveyhibe, dedi. Ben,
Rabbimle buluşmayı ve cenneti tercih ettim!
Yaklaşık bir ay önce de, yakın akrabalarını
bir araya toplamış ve ruhu pervâz edip
vuslata erince, bedeni konusunda kimin ne
yapacağını anlatmıştı onlara bir bir…
İşte, bütün bu süreci O’nunla birlikte
yaşayan sahabe, dikkat kesilmiş sabah
namazını birlikte kılabilmek için mescidde
Resûlullah’ı bekler olmuştu. Nereden
bileceklerdi ki bu namaz, O’nunla birlikte
kıldıkları son namaz olacaktı!
Takvimler, Rebîülevvel ayının on ikisini
gösteriyordu. Ümmü Mektûm’un ezanıyla
müdavimlerini toplayan mescid, Bilâl’in
ezanıyla birlikte dolup taşmıştı.
Yine gelememişti; sabah namazını da, yerine
tayin ettiği imam Hz. Ebû Bekir (ra)
kıldırıyordu.
Bir aralık mescidin köşesinde bir
hareketlilik olmuştu; Âişe validemizin
hücresindeki perde aralanmış ve Nur Cemali,
dolunay misali mescide doğuvermişti. Yine
mübarek başını sarmış, öylece kapıda
duruyor, mushaf sayfası gibi duru ve aydın
Sima, mihrabındaki imama nazar ediyordu.
Mübarek yüzlerindeki tebessüm dikkatlerden
kaçmadı; huzur doluydu.
İşte bu nazarlar, aynı zamanda ashabını
dünya gözüyle görebileceği son bakışlarını
ifade ediyordu. Sevinçten, neredeyse
namazlarını bozacaklardı!
İkinci rekata kalkmışlardı. İntizam içinde
saf tutmuş cemaati, gelişini hissedip yol
veriyorlardı. O (s.a.s.) da, Ebû Bekir’in
arkasına kadar geldi; geri çekilmek isteyen
Ebû Bekir’in omzuna koydu ellerini. Belli
ki, yerinde durup da namazına devam etmesini
istiyordu.
Tayin ettiği imamın arkasında O (s.a.s.) da,
oturduğu yerden namaza durdu. İmam selam
verince, yetişemediği rekatı da kıldı. İşte
bu, O’nun son namazıydı. Ardından,
direklerden birisine sırtını dayayıp, sesini
de yükselterek, fitneler konusunda ashabını
uyardı ve daha sonra da nazarlarını, yeniden
Kur’an’a çevirdi. Cezîratü’l-Arap’da iki
dinin bulunmasını fazla buluyor ve İslamdan
başka bir anlayışın burada barınmasını
istemiyordu. Oradan ayrılırken de şunları
söyleyecekti:
— Bir Nebi, cemaatinden birisi kendisine
imamlık yapmadan vefat etmez!
Ve.. içeri girerken inen bu perde, bir daha
açılmamak üzere kapanıyordu.
İyileşmiş gözüküyordu. Endişeler geride
kalmış gibiydi. Cemaatinin sevincine diyecek
yoktu. Yeniden aralarına dönmüş ve
kendileriyle birlikte saf tutup namaz
kılmıştı. Sanki her şey, normale dönüyor
gibiydi.
Bir aralık, Rûm diyarına komutan olarak
tayin ettiği genç Üsâme, yanına girdi;
ordusu hakkında tekmil verip vedalaşmak için
geliyordu. Bir gün önce de gelmiş ve ‘işin
ucunda ayrılık da olsa’ hareket emri
almıştı. Yanına yaklaşıp oturduğunda,
mübarek elleriyle başını sıvazlayacak ve on
sekiz yaşındaki genç komutan Hz. Üsâme’ye,
giderayak dua edecekti.
Genç komutan ve ordusu hakkında ashabına
şunları tembih etmişti:
- Benim hazırladığım bu orduyu, sakın geri
bırakmayın ve gecikmesine mahal vermeden
vazifesini yerine getirmesine yardımcı olun!
Daha birkaç gün önce de, yanına çağırdığı
Üsâme’yi sinesine sarmış ve onu yetersiz
görenlere karşılık, onun da babası gibi bu
işe layık olduğunu bir kez daha tescil
etmişti.
Güneş doğup da kuşluk vakti yaklaşınca, kızı
Fâtıma’yı yanına çağıracak ve kulağına bir
şeyler fısıldayacaktı.
‘Benden bir parça’ dediği Hz. Fâtıma, bir
çığlık kopardı; hıçkırıklara boğulmuş
ağlıyordu.
Ardından, tekrar kulağına eğildi ve yeniden
bir şeyler fısıldamaya başladı; az önce,
matem havasına bürünüp feryat koparan Hz.
Fâtıma, bir anda değişmiş ve sürûrundan
uçacak gibi olmuştu.
Ona bir kez daha döndü ve:
- Bugünden sonra senin baban, artık hiç
sıkıntı yaşamayacak, dedi.
Torunları Hasan ve Hüseyin’i yanına almış,
öpüp kokluyor ve hayır tavsiye ediyordu.
Hz. Abbas da, yeğeni Hz. Ali’yi bir kenara
çekmiş, Resûlullah’ın ebedi aleme göç etmek
üzere olduğunu haber veriyordu.
Yanındakilere nasihatte bulunuyor ve henüz
imkan varken burada ahireti kazanmak
gerektiğini hatırlatıyordu. Eldeki imkanlar,
hayır adına kullanılmalı ve bunlara ebediyet
libası giydirilerek, daha buradayken ahiret
yurdu kazanılmalıydı.
Bir gün önce de, hizmetçi ve kölelere
hürriyet yollarını gösterip serbest
bırakmış, Âişe validemizde bulunan altı
dinarı da, ihtiyaç sahiplerine dağıtmalarını
söylemiş ve bayılmıştı. Ayılır ayılmaz,
altınların dağıtılıp dağıtılmadığını sordu.
Henüz dağıtılmamıştı. İstedi onları ve
avucuna koyup teker teker saydı önce.
Ardından onları, yeğeni ve damadı Hz. Ali’ye
göndererek, hepsini ihtiyaç sahiplerine
dağıtmasını emredecekti:
- Bunlar yanındayken Muhammed, nasıl olur da
Rabbinin huzuruna gidebilir, diyordu.
Kılıç ve kalkan gibi savaş malzemelerini de,
mü’minler arasında paylaştırmıştı. Belli ki,
dünya adına neye malikse, hepsini dağıtıyor
ve ebedi dünyaya intikal ederken yalın
gitmeyi hedefliyordu. O kadar ki, o günün
akşamı Hz. Âişe validemiz, kadınlardan
birisine kandilini gönderecek ve:
- Bizim kandile, birkaç damla yağ
damlatabilir misin, diyerek, akşam
karanlığında odacığını aydınlatacak kadar
ödünç yağ talebinde bulunacaktı.
Başka alternatif bulamayınca da, bazı
ihtiyaçlarına karşılık, savaşlarda kalkan
olarak kullandığı zırhını, bir yahudiye
rehin vermişlerdi.
Gün, zevâle doğru kayıyordu; zira mevsim,
artık buluşma mevsimiydi. Derken, sancıları
yeniden şiddetlenmeye başladı. Hz. Âişe
validemizle şunu paylaşıyordu:
- Ey Âişe! Şüphen olmasın ki Ben, hâlâ
Hayber’de yediğim o yemeğin elemini
duyuyorum! İşte bundan dolayı, sanki o
zehirin tesiriyle içimin parçalandığını
hissediyorum.
Ardından, mübarek yüzünü örttü. Bir ara
bunalınca da onu yeniden açtı.
Peygamberlerinin kabirlerini puthaneye
çevirenlerin, lanetle karşılanacaklarını
tekrarlıyordu. Bu arada, yeniden sözü namaza
getirdi ve defalarca:
- Namaz! Namaz! Ve, elinizin altında bulunan
emanetler, diye tekrarlamaya başladı. Belli
ki, ‘namazı aman ihmal etmeyin ve köleler
başta olmak üzere sorumluluğunu üzerinize
aldıklarınız konusunda da daha duyarlı
olun!’ demek istiyordu. Dünya ve
dünyadakilere veda etmeden önce ashabına son
tavsiyeleriydi bunlar…
Cumartesi ve Pazar günü yanına gelen
Cibril-i Emîn yine huzurdaydı; bir farkla ki
bu sefer, huzur-u nebevi meleklerle
doluvermişti. Her biri, yetmiş bine hükmeden
yetmiş bin melek vardı huzurda!
- Yâ Muhammed, diyordu yine. Allah’ın selamı
var ve beni özellikle Sana, Seni tekrim ve
tazim için gönderdi. O (cc), bildiği halde
Sana sormamı istedi; kendini nasıl
hissediyorsun, nasılsın?
- Biraz halsizim ve ağrılar içindeyim, ey
Cibril, buyurdular. Yanına daha da
yaklaşmasını istiyordu.
- Rabbin diyor ki, dedi Cibril. Şayet
dilerse O’na şifa verir, isterse huzuruma
alıp O’nu rahmetimle kucaklarım!
- Bu, Rabbim’e ait bir iştir; O (cc), Benim
için dilediğini yapar, diye mukabelede
bulundu.
Daha sonra da, Cibril-i Emîn’in tanıştırdığı
melekü’l-mevt, izin istedi:
- Allah’ın selam ve rahmeti Senin üzerine
olsun yâ Resûlallah, diyordu. Allah beni
Sana gönderdi ve ne emredersen onu yapmamı
emir buyurdu. Şimdi Sen, ey Ahmed! Eğer
emaneti almamı emredersen ben onu yerine
getirecek, bırakıp da geri gitmemi dilersen
ben de onu yapacağım!
Tercihinde bir değişiklik yoktu ve ona da:
- Ey ölüm meleği! Sen, yapman gerekeni yap,
dedi.
Bu arada, hafifçe ıslattığı eliyle mübarek
yüzünü sıvazlayacaktı. Bunu yaparken de:
- Allah’ım, diyordu. Ölümün sıkıntılarına
karşı Bana yardım et!
Artık, vakit tamamdı; yolculuk emareleri
iyice belirmiş ve Resûlullah (s.a.s.), dünya
ile ahiretin arasındaki incecik perdenin
öbür tarafına geçmek üzereydi. Mübarek
başlarını, Âişe validemizin sinesine
yaslamış, siyah gözlerini de tavana
dikmişti.
Bu sırada huzura, Hz. Ebû Bekir’in oğlu
Abdurrahman girdi; elindeki misvak dikkatini
çekmişti. Feraset sahibi Hz. Âişe, çok
hoşlandığı misvağı arzuladığını anlamış ve:
- Onu senin için alayım mı, demişti.
- Evet, dercesine başını sallıyordu.
Kardeşinden aldı ve onu, Alemin Efendisi’ne
vermek istedi. Ancak, misvak çok sertti.
Bunun üzerine Âişe validemiz:
- Onu senin için ıslatıp yumuşatayım mı,
diye teklif etti. Yine mübarek başları
hareket ediyor ve:
- Evet, diyordu. Belli ki, artık dil sükûta
başlamış, gözler konuşuyordu.
Maksat anlaşılmıştı; hemen misvağı ağzına
aldı ve onu ıslattıktan sonra Efendiler
Efendisi’ne uzattı.
Aldı onu ve inci misal dişleri üzerinde
gezdirmeye başladı. Ebedi aleme giderken
bile, dişlerini temizliyordu. Bir taraftan
da:
- Lâ ilâhe illallah! Gerçekten de ölüm için
ciddi sekerât var, diyordu.
Bir aralık, sıhhat ve afiyet bulması için
elinden tutup da dua etmek isteyen Âişe
validemize nazar atfetti:
- Hayır, diyordu. Belli ki, aslî vatana
giderken burada kalmayı talep uygun değildi.
Onun için elini şiddetle geri çekiverdi.
Yine bayılmıştı. Belli ki, dayanılmaz acılar
içindeydi.
Bir müddet sonra, yeniden kendine geldi.
Bu arada parmağını da yukarıya doğru
kaldırmıştı. Gözleri tavana yeniden yönelmiş
ve dudakları da hareket ediyordu. Âişe
validemiz, söylediklerini duymak için
kulağını fem-i mübareklerine doğru
yaklaştırdı. Şunları söylüyordu:
- Peygamberler, şehidler, sıddîkler ve
Salihlerden, kendilerine nimette
bulunduklarınla beraber, Beni de affet ve
rahmetinle kucakla! Artık Beni, yüce
dostluğuna kabul buyur!
Allah’ım, Yüce dostluğunu istiyorum!
Allah’ım, Yüce dostluğunu istiyorum!
Allah’ım, Yüce dostluğunu istiyorum!
Atmış üç yıl önce bir pazartesi günü
başladığı bu yolda, yine bir pazartesi günü
son noktayı koyuyordu. Vahyin sağanak olup
yağdığı yirmi üç yıllık hayatında, kıyamete
kadar karşılaşılacak her türlü ihtiyaca
cevap verecek bir model bırakmış, tebliğ
vazifesini de arkadakilere emanet ederek
yoluna devam ediyordu.
Sabahleyin perdeyi aralayıp mihrabdaki imama
bakarken zaten, bu emanetin yerde
kalmayacağını görmüş ve son namazını da bu
huzur içinde kılmıştı.
Vazife bitmişti ya! Artık, iki omuz küreği
arasında bulunan ve Son Nebi olduğunu
gösteren risalet mührü de yoktu.
Odaya, enfes bir koku yayılmıştı.
Derken eli, bir kenarda duran su kabının
üstüne doğru akarken, mübarek parmakları
arasında duran misvak da, yere doğru
kayıvermişti.
Her namazı son namaz olan Resûlullah
(s.a.s.), artık arzuladığı vuslata ermiş ve
ebedi aleme pervaz etmişti.
Yeni Ümit Sayı 71 Dr. Reşit
HAYLAMAZ |