<% dim say if Session("say") ="" then %> <% else end if %>

BİR PEYGAMBER AŞIĞI-YAMAN DEDE

Nisandır… Bahardır… Ufkumuzda gül yağmurları vardır.

Harbiye'deki Dame De Sion Fransız Lisesi'nin önünden geçerken, yıllar önce burada öğretmenlik yapan Yaman Dede düşüyor hayalime.

Güllerin Efendisi'nin aşkı, önceleri bir Ortodoks olan Yaman Dede'yi de yakmıştır,

“Geldim sana kan ağlayarak, sızlayarak bak!

Ağlat beni, inlet beni, ta haşre kadar yak.”

Sözleri onun aşk ateşinde sadece kalbinin değil, dilinin de nasıl yandığını gösterir.

"O (s:a:v), ufukların sultanı" diye kıpırdıyor dudaklarım.

* * *

Yaman Dede…

1887 tarihinde Talas'ta dünyaya gelir. Ortodoks bir ailenin çocuğudur. İlk adı, Diyamendi Keçeoğlu'dur. İlkokulu Ortodoks mektebinde okur.

Aşk yolculuğunu kendi dilinden dinleyelim:

"Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Bir gün Farsça hocamızın siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti.

İştiyakımın derdini dökmek için benim

Ayrılıktan pare pare olmuş bir sine isterim

Mevlana

'Mevlânâ' ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Sinemi şerha şerha yardı. O andan itibaren tatlı tatlı yanmaya başladım. Şiddetle yakan fakat anne bûsesi kadar tatlı gelen alevler iç âlemimi kaplamıştı."

Kızı ve eşi onun İslam'la şereflendiğinden habersizdir. O günleri anlatırken,

"Tam kırk yıl bazen sahursuz, bazen iftarsız oruçlar tuttum; ama ailem bunu hiç bilmedi!" der.

Talebelerinden Ahmet Kahraman, bir gün okuldan çıkarak Taksim'e doğru giderken Alman Sefareti yanındaki mescidin duvarına yaslanmış, son nefesini verir gibi bir halde görür hocasını Halsiz, mecalsiz, başı hafifçe sağ öne düşmüş, boynu bükülmüş, öylece durmaktadır. Hemen koşarak yanına gider ve: 'Hocam, hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız?' der. "Baktım Hoca ağlıyor, hocam! Niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?' dedim. Şöyle çok ince, çok tiz, çok gevrek, ipil ipil dökülen bir sesle:

'Hayır yavrum hayır! Resulullah (s.a.s) aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecalim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor veya oturmam icap ediyor."

1942 yılının Şubat ortaları…

Yaman Dede, adını ve dinini değiştirerek Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu adını alır.

Üsküdar'daki evinde Müslüman olduğunu soğuk bir Şubat gecesi öğrenir, eşi ve kızı. O an "eyvah" diyerek feryat ederler.

Dönemin metropolitleri, din adamları, dinine geri dönmesi ya da eşinden boşanması konusunda baskı yaparlar. Aynı evde kalmaları imkansızdır. Eşi ve kızı bir ölümün verdiği acı kadar ıstırap duyarlar ayrılığından. Gözyaşları kurur.

Yaman Dede, zor bir karar alır.

Dışarısı dizlere kadar kardır. Bıçak gibi soğuk kesmektedir Üsküdar. Ailesine:

"Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ızdırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın" diyerek ceketini alır ve ayrılır.

"Dahilek Ya Rasulallah ! sözleri lav gibi fışkırır volkanlaşan dudaklarından. Kararsızdır…

Altunizade Camii'ne namaza gider. Bir beşaret beklemektedir. İmamın, "Allah kullarına güç yetiremiyeceği yük yüklemez" mealindeki ayeti okumasıyla "kurtuldum" diye kendini yere atar.

Namazdan sonra Üsküdar, Selamsız Yokuşu'ndan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokaklarda ve sahilde sürüklenir.

Ortalıkta kimsecikler yoktur. İçi alev alev yanmaktadır. Boğazın buz gibi sularına dalsa bir damla su değmeyecektir yüreğinin alevlerine. Ağlasa, alevlerin üzerine gamlı gözlerinden damlalar dökse, ateşinin harı hafifleyecektir ama istemez. Yandıkça yanmak, aşk ateşinde can vermek ister. Yıllarca, yanar dağlar gibi içten içe yanmış, korla ateş yer değiştirip durmuştur. Sonunda bir volkan gibi patlamış, yanar dağ nefes almış, ferahlamıştır.

“Susuz kalsam, yanan çöllerde can versem elem duymam

Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam

Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam

Cemalinle ferahnâk et ki yandım Ya Rasûlallah”

Yaman Dede'nin; İftihar Abidemiz Efendimize (s.a.v) karşı yıllarca gönül fırınlarında yanan aşkı, lav topu kelimeler halinde Üsküdar sahillerinden, buz kesen boğazın sularına dökülüyordu.

Üsküdar'ın minarelerinde ezanlar kanatlanmaya başlamıştır göklere. Şafak yeni bir günü soluklamakta, İstanbul bu seslerle derin uykulardan uyanmaktadır.

O artık bahtiyar bir sürgündür. Bazı akşamlar, dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur.

Dostlarının tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım'la evlenir.

Yaman Dede, aşk yokuşlarında yorgunudur, hastadır.

Bir gün Mehmet Şevket Eygi, Fevzi Özçimi, Ali Kemal Belviran'lı gibi yakın dostları ziyaretine gelirler. Ali Kemal Bey, "Yanan kalbe devasın"ı bestelediğini söyler.

Pek memnun olur.

Misafirler koro halinde rast makamında okumaya başlarlar:

“Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen

Muazzam bir sehasın sen, dilersen rehnümasın sen

Gül açmaz çağlayan akmaz, İlâhi nurun olmazsa

Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa

Cemalinle ferahnâk et ki yandım Ya Rasûlallah.”

Olan olmuştur. Yorgun ve bitkin hâli gitmiş, vecd haliyle dönmeye başlamıştır. Muhtereme refikası Hatice Hanım içeri girerek: "Ne olur, lûtfedin devam etmeyin. Hastadır, yakında kalb krizi geçirdi, böyle bir hâle tahammülü yoktur." der.

Bir daha kendini toparlayamaz. Artık çok mecalsizdir.

Yaman Dede adlı yanardağ sakinleşmiştir. Debisi yüksek aşk ırmağı yatağına çekilmiş, kararsız kasırgalar Karaca Ahmet'in sükûn ikliminde dinmiştir.

Şimdi artık geceleri yıldızlara yükselen bir yanık ses duyarsınız Karaca Ahmet'ten;

"Cemalinle ferahnâk et ki yandım Ya Rasûlallah"

 Harun Tokak-Yenişafak,Pazar eki

 

2. YAMAN DEDE İKTİBASI

 Mevlânâ’nın izinde bir aşk yolculuğu Yaman Dede’nin hikâyesi

“Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsçaya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevî’nin ilk beyitleri idi:  

Bişnev in çün şikayet mî küned

Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned

Kez neyistân ta mera bübrideend

Ez nefirem merd ü zen nalideend

Sîne hâhem şerha şerha ez firâk

Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyak.  

Tahtaya yazılan ‘Mevlânâ’ ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit sinemi hakikaten şerha şerha etmişti. O andan itibaren tatlı tatlı yanmaya başladım. Şiddetle yakan fakat anne bûsesi kadar tatlı gelen alevler iç âlemimi kaplamıştı.”

Yaman Dede, ya da Müslüman olmadan önceki adıyla Diyamandi Keçeoğlu, Mevlânâ ile tanışmasını bu etkileyici cümlelerle anlatıyordu. O İslam’ın tüm kurum ve değerleriyle ikinci plana itilmeye çalışıldığı bir dönemde yaşadı. Kültürü, edebiyatı, tarihi, hâsılı her şeyiyle İslam ya da onun son temsilcisi Osmanlı’nın neredeyse lanetlendiği yıllardı Diyamandi Molla’nın İslam’ın ulvi ateşiyle yanıp tutuştuğu dönemler...  

O sıradışı bir insandı. Kayserili bir Hıristiyan Rum genci olmasına rağmen Farsça derslerinde Mesnevî’den ve İslam klasiklerinden beyitler ezberler, din dersine gayrimüslim talebeler girmezken sınıfta oturur ve bir Müslüman gibi ilmihal bilgilerini, Resulullah’ın (sas) hayatını, İslam’ın inanç esaslarını öğrenirdi.  

Her şeye rağmen o zamanlar hayatta olan lisan zevki, şiir ve edebiyata olan düşkünlük, bu alanlarda uzman kıymetli zâtların o yıllarda hayatta olması küçük Diyamandi’nin farkında olmadan İslam’a yönelmesindeki etkenler arasındaydı. Yine bir Rum genciydi; ama İslam’a duyduğu sevgi farkında olmadan gün geçtikçe artıyor, içinde filizlenmekte olan iman çiçeği her geçen gün dal budak sarıyordu. İçin için yanan bu iç yangını kimselere anlatamıyordu.  

Çevresi onu hâlâ Hıristiyan olarak biliyordu. Din derslerinde ayetler, hadisler ezberleyen, Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alan Diyamandi, liseyi birincilikle bitirir. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder. İstanbul’da Hukuk Fakültesi’ne kaydolan “Yamandi Molla”, okulu bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu sırada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder.  

Kendi ifadesine göre artık hidayeti bulmuş, lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadet-i çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur Mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevî’de Mevlânâ’nın mikrobu, aşıyı haber verdiğini görünce aşkı ve hayranlığı kat kat artar.  

Mikroplardan bahseden beyit şöyledir:  

Zerhâ dîdem dehâ nîşân cümle bâz,

Ger begûyem horde, şân gerdad dirâz

(Ağızları hep açık zerreler gördüm/ Onların ne kadar küçük olduğunu söyleyecek olsam uzun gider.)  

Genç Diyamandi Mevlânâ’nın hayata gözlerini yumacağı tarihi bir beyitte ebced hesabı ile ifşa ettiğini de görünce artık ona çok daha büyük bir muhabbetle hayran olur. Bu Mesnevî’nin 28’inci beytidir:  

Her ki, o ez hem zebanî şüd cudâ

Bî nidâ şüd gerçi dâred sad nidâ  

(Her kimse ki, söyleştiği kimseden, muhatabdan uzak düşer/ Yüz sesi, yüz dili olsa da sessiz ve dilsiz kalır)  

Ebced değeri Hazret-i Pir’in hicri vefat tarihi olan 672’dir.  

Mevlânâ, yine bir başka beytinde “Birinci ‘ibret’te benim için ağlayacaksınız” demiştir. “İbret” kelimesinin ebced değeri de yine 672’dir. Ankara Radyosu’nda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yaptı. Bu programlar, o dönemin edebiyatseverlerinin dikkatini çekti. Kısa sürede bu çevrelerde kendine kıymetli bir yer edindi. Müslümanlığını ilanı Azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılır, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlar.  

Anadolu’nun çeşitli illerinde Mevlânâ ve Mesnevî konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta, Ramazan aylarında oruçlarını gizli gizli tutmaktadır.

Kızı ve eşi onun İslam’la şereflendiğinden habersizdir. O günleri anlattığı notlarında, “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum; ama ailem bunu hiç bilmedi!” şeklinde anlatır.  

Avukatlıktan çok zamanını okuldaki derslerinde gençliğin Mevlânâ’yı ve manevi aşkı tanımasına sarf etmektedir. 15 Şubat 1942 tarihi onun için dönüm noktası olur. Bu tarihte resmi olarak adını ve dinini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu adını alır. Ailesi de artık durumu öğrendiğinden onun için ısdıraplı bir dönem başlamıştır. Ceketini alır ve evden ayrılır Üsküdar’daki evinde Müslüman olduğunu 1942’nin bir Şubat gecesi çok sevdiği kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an “eyvah” diyerek feryadı basarlar.  

Haber Patrikhane’ye kadar ulaşır. Dönemin metropolitleri din adamları, ya Hıristiyanlığa geri dönmesi ya da karısından boşanması konusunda Yaman Dede’ye baskı yaparlar. Dede, zor bir karar alır. Yerde dizlere kadar kar, havanın bıçak gibi kestiği soğuk bir şubat gecesi ailesine: 

“Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ızdırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!” der ve dediği gibi ceketini alır ve ayrılır. Üsküdar, Selamsız Yokuşu’ndan iskeleye iner.  

Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah ilk vapurla Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler.  

O artık “Bahtiyar Bir Sürgün”dür. Talebeleri her şeyiydi Bundan sonra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Y. İslam Enstitüsü’nde de Farsça dersleri vermeye başlar. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Emin Işık, İstanbul eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Osman Nuri Topbaş gibi pek çok öğrenci Farsçayı ondan öğrenir. Mevlânâ’yı onun ağlayarak anlattığı derslerden tanırlar.  

Allah, Resûlullah, Mevlânâ, Konya, aşk deyince hemen ağlamaya başlayan Yaman Dede, bu kuşağın zihninde derin izler bırakır. Dostlarının tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la evlenen Dede, eski hanımı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir.  

Hatice Hanım ise 31 Aralık 1985’te vefat etmiştir. Hasta yatağında gelen vecd Bir gün Konyalı merhum Dr. Ali Kemal Belviranlı, dostları diş hekimi Nuri Yılmazgil, Fevzi Özçimi ve M. Şevket Eygi’yle birlikte Dede’yi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey.  

Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde rast makamında bestelenen naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede, birden yatağından fırlar, cezbeye gelerek, semazenler gibi dönüp kendini duvardan duvara gözyaşlarıyla vurmaya başlar. Olan olmuştur. Yorgun ve bitkin hâli gitmiş, vecd haliyle dönmeye başlamıştır. Muhtereme refikası Hatice Hanım içeri girerek: “Ne olur, lûtfedin. Devam etmeyin. Hastadır, yakında kalb krizi geçirdi, böyle bir hâle tahammülü yoktur.” der.  

O ziyaretten sonra çok geçmeden de fani dünyadan ayrılır (3 Mayıs 1962). Sevenlerinin omzunda Kadıköy Osmanağa Camii’nden Çiçekçi Camii’nin hemen kapı karşısındaki Karacaahmet Mezarlığı’nın Eski Üsküdarlılar Mezarlığı bölümü 8. Ada girişine kadar omuzlarda taşınır ve hemen soldaki bölüme defnedilir.  

Fatihalar yoldaşı, mekânı Cennet olsun. Amin.

Ahmet Kahraman anlatıyor: “Yaman Dede 1959-1960 döneminde Farsça dersimize geliyordu. Bir gün dersler bitti, okuldan çıktık. Taksim’e doğru gidiyorum. Alman Sefareti (elçiliği) civarında bir mescit var. İşte oradan yukarı doğru tek başıma gidiyorum. Bir baktım Yaman Dede, mescidin duvarına yaslanmış, son nefesini verir gibi bir hali var. Halsiz, mecalsiz, başı hafifçe sağ öne düşmüş, boynu bükülmüş, öyle duruyor. Hemen koşarak yanına gittim ve: ‘Hocam, hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız?’ dedim. Baktım Hoca ağlıyor. ‘Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?’ dedim. Şöyle çok ince, çok tiz, çok gevrek, ipil ipil dökülen bir sesle: ‘Hayır yavrum hayır!’ dedi. ‘Resulullah (sas) aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecalim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor veya oturmam icap ediyor.”  

Fahri Duran Hoca Yaman Dede’yi anlatıyor 1982’de hacdan karayoluyla dönüyoruz. Halep’te Zekeriya Aleyhisselam’ı ziyaret etmek istiyoruz. Camiye girdik, her direğin dibinde bir adam var. Sesli sessiz kimisi Kur’an okuyor, kimisi ilahi, kaside filan derken, bir de baktık ki, o direklerden birinin dibinde bir adam, bir Arap, Türkçe bir kaside söylüyor ama yakıyor kavuruyor etrafı. Söylediği kaside şu: Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma Ruhumda yanan ateşe nîrânıma bakma Hiç sönmeyecek aşkıma imanıma bakma Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma! Allah, Allaaah. Şaşırdım kaldım. Neyse sonra, adam kasideyi bitirince yanına vardım, bu kasideyi kimden öğrendiğini sordum. “Türk müsünüz?” dedim. Arap’mış. “Peki, bu kasideyi nereden öğrendiniz?” dedim. “Burada, Suriye’de.” dedi. Allah Allah, dedim, bu kaside bizim Yaman Dede’mizin. Siz kimden öğrendiniz?” “Urfalı bir TIR şoförü var, o belletti bana.” “Allah Allah, dedim, bizim Dede’nin manzumesi Halep’te, Zekeriya Aleyhisselam’ın camiinde hiç Türkçe bilmeyen güzel sesli bir Arap’ın ağzından yakıyor, kavuruyor etrafı. Sübhanallah, sübhanallah.”  

MUSTAFA AYDIN-ZAMAN-AİLEM sayı:107

   

 

<% 'say=say+1 Session("say")="2" %>