|
Bu metni
Efendimiz (sav) 6 yaşındayken vefat eden,
kainatın en kutlu
annesi Hz.Amine
binti
Vehp
validemize (ra)
Ve Varlığın en kutlu babası Hz. Abdullah
b Abdulmuttalip
(ra)’a ithaf
ediyoruz.
Kur’an-ı
Kerim’de Anne-Baba
Nisa Suresi/
36:
Allah'a ibadet
edin ve o'na hiçbir şeyi ortak koşmayın.
Anne-babaya, akrabaya, yetimlere,
yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya,
yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında
bulunanlara iyi davranın; Allah kendini
beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi
sevmez.
Bakara Suresi/
83:
Ve bir vakit
İsrailoğullarından
şöyle söz almıştık: "Allah'tan başkasına
tapmayacaksınız, anne-babaya, yakınlığı
olanlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik
yapacaksınız. İnsanlara güzel söz söyleyin,
namazı kılın, zekâtı verin." Sonra pek
azınız müstesna olmak üzere sözünüzden
döndünüz, hala da dönüyorsunuz!
En’am Suresi/
151:
De ki: "Gelin,
size Rabbinizin neleri yasakladığını
okuyayım! O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın,
babanıza annenize iyilikten ayrılmayın,
yoksulluk yüzünden çocuklarınızı zayi
etmeyin; zira sizin de onların da rızkını
Biz veririz, kötülüklerin açığına da
gizlisine de yanaşmayın, Allah'ın muhterem
kıldığı cana haksız yere kıymayın. İşte
duydunuz ya, O, size düşünesiniz diye
bunları emretti!"
Yusuf
Suresi/99,100:
Ailesi
Yusuf'un yanına vardıklarında, anne ve
babasını kucakladı, yanına aldı ve: "Buyurun
Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenle girin!"
dedi.
Ve anne ve
babasını kendi tahtı üzerine oturttu.
İsra Suresi/23:
Rabbin sadece
Kendisine ibadet etmenize ve anne-babanıza,
Allah’ın sizi görmekte olduğu bilinci içinde
mümkün olan en iyi şekilde davranmanıza
hükmetti.
Eğer onlardan
biri veya her ikisi yaşlanmış olarak
yanınızda bulunuyorsa sakın varlıklarından
veya onlara hizmetten bıkkınlıkla
kendilerine ‘Öf!’ diyecek ölçüde bile kötü
söz söyleme!
Onları
azarlama ve daima onlara karşı tatlı dilli
ve gönül alıcı ol!
Lokman
Suresi/14:
Biz insana,
anne-babasına iyi davranmasını tavsiye
etmişizdir. Çünkü annesi onu nice
sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten
ayrılması da iki yıl içinde olur. Önce bana,
sonra da anne-babana şükret diye tavsiyede
bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.
Ahkaf Suresi/15:
Biz o insana
anne-babasına güzel davranmayı tavsiye
ettik. Annesi onu zahmetle karnında taşıdı
ve zahmetle doğurdu. Onun taşınması ile
sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet
olgunluk çağına ulaşıp kırk yaşına girdiği
zaman: "Ey Rabbim, beni öyle yönlendir ki,
bana ve anneme-babama verdiğin nimetine
şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş
yapayım. Soyumdan gelenleri de benim için
iyi kimseler eyle. Çünkü ben, gerçekten
tevbe ile Sana
yüz tuttum ve ben gerçek
müsümanlardanım."
der.
Bakara Suresi/
215:
Sana Allah
yolunda mallarını neye harcayacaklarını
sorarlar. De ki: "Vereceğiniz nafaka, anne,
baba, en yakınlar, öksüzler, yoksullar ve
yolda kalmışlar içindir.
Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah
onu muhakkak bilir.
Dua:
İbrahim
Suresi/ 41:
Ey Rabbimiz,
hesabın görüleceği kıyamet günü beni,
annemi, babamı ve bütün müminleri bağışla!"
İsra Suresi/ 24:
İkisine de
merhametle tevazu kanatlarını indir. Ve
şöyle de: "Ey Rabbim! Onların beni küçükten
terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de
kendilerine merhamet et."
Hadis-i
Şerifler’de
Anne-Baba
Sekiz yaşında
dedesi de vefat edince
Hz.Peygamberin (sav) sorumluluğunu
amcası Ebu Talip
üstlenir. Ebu
Talip ve hanımı Fatma
binti Esad
küçük Muhammed’e (sav) yetimliğin acısını
hissettirmemek için ellerinden geleni
yaparlar. Peygamberliğinden sonraki yıllarda
önce amcası ardından da yengesi vefat
eder.Hz.
Peygamber (sav) özellikle yengesinin
vefatına çok üzülür.
– “Bugün
sevgili annem vefat etti”, der.
Gömleğini
kefen olarak verir. Yetmiş kez tekbir
aldırarak cenaze namazını kıldırır. Kabre
iner, uzun uzun
dua eder..
Arkadaşları o güne kadar bir benzerini
görmedikleri bu olağanüstü ilginin sebebini
sorarlar.
– “O benim
annemden sonra annemdi” diye cevap verir.
ccc
Resulullah (sav)
der ki: “Ahirette
bir insan beklemediği ölçüde makamının
yükseltildiğini görür. Durumuna hayret
ederek: ‘Ben buraya layık değildim, niçin bu
makama yükseltildim?’ der. Kendisine: ‘Bu
makama, geriye bıraktığın evlatlarının senin
için ettikleri dua ve
istiğfarlarla eriştin.’ Denir.
ccc
Bir gün Hz.
Peygambere (sav) birisi gelir ve "Ya
Resulullah!
Bir genç ölmek üzere.
Ona ölürken ‘La ilahe
illalah...’ sözü
telkin edildi. Ama bunu söylemedi." der.
Resulullah
(sav):
-"Namaz
kılıyor muydu?" diye sorar. (Namazla ilgili
çok önemli bir detay)
Adam:
-"Evet" diye
cevap verince
Resulullah (sav) ile birlikte
kalkarak o
Gencin yanına
giderler. Hz. Peygamber (sav) ölmek üzere
olan delikanlıya:
- "La ilahe
illallah de" diye telkinde bulunur. O da:
- "Söyleyemiyorum,
gücüm yetmiyor." der. Hz. Peygamber (sav):
- "Niçin?" diye
sorunca, orada bulunanlardan birisi:
- "Annesine isyan
ediyordu." diye cevap verir. O zaman Hz.
Peygamber
(sav):
- "Annesi yaşıyor
mu?" diye sorar.
- "Evet!" derler.
Ve çagırırlar.
Kadın gelince Hz. Peygamber (sav) ile kadın
arasında şu konuşma geçer;
- "Bu senin
oglun mu?"
- "Evet" .
- "Kızgın
alevlerle yanan kocaman bir ateş
gördügünde
sana: "Eger
oğlunu sen bağışlarsan biz de bırakırız,
yoksa onu gördügün
bu ateşe atacağız denilse bağışlamaz mısın?"
- "Ya
Resulullah!
Öyleyse onu affediyorum."
- "Ondan razı
olduguna dair
Allah'ı ve beni şahit tut."
- "Allah'ım! Sen
ve Peygamberim şahidimsiniz, oğlumdan
razıyım" dedi.
Hz. Peygamber
(sav) bu konuşmadan sonra delikanlıya
dönerek:
- "Ey
Delikanli ‘La
ilahe illallahu
vahdehu la
şerike leh ve Eşhedü
enne
Muhammeden
Abduhu ve
Rasuluh ‘ de"
diye telkinde bulunur ve delikanlı bu kez
söyleyebilir. Bunun üzerine
Resulullah
(sav):
- "şeffaatim
sebebiyle onu ateşten kurtaran Allah'a
hamd olsun" der.
ccc
Bir arkadaşı
Hz.Peygambere
(sav) annesini şikayet
eder.
– “Huyu ve
ahlakı kötü”, der
Allahın Resulü
(sav) cevap verir.
– Ama seni
dokuz ay karnında taşırken kötü huylu
değildi.
Arkadaşı
tatmin olmamıştır.
– Ey Allah’ın
Elçisi! Gerçekten kötü huylu
– Ama seni iki
sene emzirirken kötü huylu değildi.
Arkadaşı yine
de ısrar eder. Efendimiz (sav) de devam
eder.
– Senin
yüzünden uykusuz kalırken kötü huylu
değildi.
Arkadaşı
dayanamaz.
– Ama ben de
karşılığını ödedim,
– Ne yaptın?
– Sırtımda
taşıyarak hac yaptırdım.
Efendimiz
(sav)’in dudaklarında acı bir tebessüm
belirir.
– Bir tek
doğum sancısının bile karşılığını ödemiş
olmadın.
ccc
Annesi 6
yaşında iken vefat eden
Hz.Peygamber (sav) annesine
göstereceği saygıyı süt
annesine gösteriyor hep vefalı
davranıyordu. Süt annesi
yıllar sonra yanına geldiğinde ayağa
kalkıyor, üzerindeki hırkasını oturması için
onun altına seriyordu. O’na iltifatlarda
bulunuyor gönlünü alıyordu.
ccc
Hac sırasında
bir sahabe hasta annesini
omuzuna alarak
Kabeyi tavaf
ettirmişti. Sonra
Resulullah'ın (sav) yanına
Gelerek: “Ya
Resulallah,
annemi sırtımda taşıyıp tavaf ettirerek
hakkını ödedim mi?" diye sormuş.
Resulallah (sav)
cevap vermiş:
-Hayır, sana
hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı
bile değildir.
ccc
Bir adam
Resulullaha
(sav) gelerek: “Ben büyük bir günah işledim,
buna tevbe
imkanım var mı?”
Dedi. Hz.Peygamber
(sav)” Annen var mı?” Diye sordu. Adam
“Hayır, yok!” Dedi. “Peki
teyzen de mi yok?” Dedi. Adam “Hayır, var.”
Dedi. Resulullah
(sav) “Öyle ise ona iyilik yap, teyzen annen
sayılır.” Dedi.
ccc
Bir gün yoksul
bir kadın, iki kızıyla beraber Hz.
Aişe’nin (r.a)
yanına geldi. Aişe
validemiz (r.a) kadına yiyecek bir şeyler
verdi. Kızları, kendi paylarını yiyip
annelerine kalanı da yemek istediler.
Anneleri kendi payını da onlara verdi. Kadın
gittikten sonra Hz.
Aişe (ra)
durumu kendisine anlatınca Allah Resulü
(sav) dedi ki:
“Kadın, o
davranışıyla cennete gitmeye hak kazandı.”
ccc
Efendimiz
(sav) buyururlar ki: "Üç grup kimse vardır
ki bunlar
cennete giremeyecektir.
Bunlardan
ilki, anne-babasının hukukuna riayet etmeyen
kimselerden oluşur.”
ccc
Hz. Peygambere
(sav) bir adam gelerek: "Ey Allah'ın
Resûlü iyi
davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyâde
kim layıktır?" diye sordu. Hz. Peygamber
(sav): "Annen!" diye cevap verdi. Adam:
"Sonra kim?" dedi,
Resûlullah (sav) "Annen!" diye cevap
verdi. Adam tekrar: "Sonra kim?" dedi
Resûlullah (sav)
yine: "Annen!" diye cevap verdi. Adam tekrar
sordu: "Sonra kim?"
Resûlullah (sav) bu dördüncüyü:
"Baban!" diye cevapladı."
ccc
Hz. Peygamber
(sav) der ki:
-"Allah,
anneye babaya asi olmanın dışındaki
günahlardan dilediğinin
Cezasını
kıyamet gününe kadar erteler.
Fakat, anneye
babaya asi olmanın
Cezasını
ölmeden önce verir."
ccc
Yine bir başka
hadisine Allah Resulü (sav) anne baba
hukukunun ne derece önemli olduğunu şu
sözlerle anlatır: "Ramazan ayı gelip geçtiği
halde günahları affedilmemiş olan insana
yazıklar olsun. Anne ve babasına veya
bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde
cennete girmeyen kimseye de yazıklar olsun."
ccc
Allah Resulü
(sav) bir köye gider. Herkes bir şeyle
meşguldü. Bir kadın tandırına yakacak odun
atıyordu. Tandırın alevi yükselince kadın
yanında duran çocuğunu uzaklaştırdı. Allah
Resulünün (sav) geldiğini görünce yanına
gitti. "Sen Allah
Resulü’sün, öyle mi?" dedi. Efendimiz
(sav): "Evet!" deyince, "Allah, merhametli
olanların en merhametlisi değil mi?" dedi.
Cevap "Evet"ti, kadın bu sefer: "Allah'ın
kullarına olan rahmeti, annenin yavrusuna
olan merhametinden daha fazla, değil mi?"
diye sordu. Allah Resulü (sav) yine:
"Elbette!" buyurdu. Kadın: "Anne, çocuğunu
ateşe atmaz, daha merhametli olan Allah
kullarını nasıl cehenneme atar?" dedi. Bunun
üzerine Hz. Peygamberin (sav) gözleri
yaşardı, başını önüne eğdi. Sonra başını
kadına doğru kaldırarak: "şüphesiz Allah,
doğru yoldan sapıp o’nun sözünü dinlemeye
tenezzül etmeyen ve kendisine inanmaktan
imtina eden azgın kullarından başkasına azap
etmeyecektir." buyurdu.
ccc
Resûlullah (sav)
anne hakkının ne derece önemli olduğunu bir
hadisinde de şöyle vurgular: "Kişiye
annesinin hakkına riayeti tavsiye ederim.
Kişiye annesinin hakkına riayeti tavsiye
ederim. Kişiye annesinin hakkına riayeti
tavsiye ederim". Sonra şöyle devam eder
:-"Kişiye babasının hakkına riayeti tavsiye
ederim, kişiye kendi yerine işini takip eden
velisinin hakkına riayeti tavsiye ederim,
hatta velisi kendisine eza vermiş bile
olsa."
ccc
Resulullah (sav)
Allahın rahmeti ile anne şefkati arasındaki
ilişkiyi şu sözlerle anlatır: Allah arz ve
semayı yarattığı gün yüz rahmet yarattı. Her
bir rahmet göklerle yer arasını dolduracak
kadardır. Ondan yeryüzüne tek bir rahmet
indirmiştir. İşte anne yavrusuna bununla
şefkat eder. Diğer canlılar birbirlerine
bununla merhamet ederler. Kıyamet günü
geldiği vakit Allah, rahmetine bunu da ilave
ederek tekrar yüze tamamlayacaktır.
ccc
Eendimize (sav)
bir kadın sahabe gelerek
sorar ;
- Ya
Resulallah,
müslüman olmayan
annem yanıma geldi, benimle görüşmek arzu
ediyor, anneme nasıl davranayım?
Resulullah (sav)
cevap verdi;
- Annen ile görüş
ve ona gereken hürmeti göster!
Risale-i
Nur’da anne ve baba
Yirmi birinci
Mektup:
Âhiret
kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir
zât vardı.
Dininde ve dünya işlerinde çok başarılı
görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım
ki, o başarının sebebi onun ihtiyar baba ve
annesinin haklarını anlaması ve o hukuka tam
riayet etmesiymiş. Onlar sayesinde rahat ve
rahmet bulmuş.
İnşâallah
âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar ve
mutlu olmak isteyen ona benzemeli.
Yirmi dördüncü
Deva:
Ahirette manevi
yükselmeyi sağlayacak şırıngalar
nev'indeki
hastalıklardan gelen
sevab, anne ve babaların amel
defterine, bilhassa
sırr-ı şefkatle çocuğun
sıhhatını kendi
sıhhatına tercih
eden validesinin iyilik defterine girdiği,
ehl-i
hakikatça
sabittir.
On yedinci
Deva:
Hasta,
akrabadan olsa, hususan
peder ve valide olsa, onlara hizmet mühim
bir ibadettir, mühim bir
sevabdır.
Hastaların kalbini
hoşnud etmek, teselli vermek, mühim
bir sadaka hükmüne geçer
Yirmi dördüncü
Deva:
İhtiyar baba
ve annesine tam itaat eden bahtiyar bir
çocuk, kendi evlâdından aynı davranışı
gördüğü gibi; talihsiz bir çocuk eğer anne-babasını
rencide etse,
azab-ı ahiretten
başka, dünyada da çok felâketlerle cezasını
gördüğü, çok vukuatla sabittir.
İkinci
Noktanın İkinci Mebhası:
Hem peder ve
valideyi şefkat ile
techiz eden ve seni onların
merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet
ve rahmet hesabına onlara hürmet ve
muhabbet, Cenab-ı
Hakkın muhabbetine aittir.
Peder ve
valideye karşı sevgin;
Cenab-ı Hak hesabına olduğu
için bir
ibadettir.
Doğrusu; onlar
ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti
artırmak, en âlî bir his
ile, en merdane bir himmet ile
onların ömürlerinin uzaması için ciddi arzu
edip dua etmek; «Tâ onların yüzünden daha
ziyade sevap kazanayım.» diye samimî
hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir
lezzet-i ruhanî almaktır.
Birinci Nükte:
Ben bu seksen
sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders
aldığım halde, yemin ediyorum ki; en esaslı
ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini
tazeler gibi aldığım nasihat ve
mânevî dersler
merhum annemden aldığım derslerdir ki; o
dersler ruhumda, âdeta maddî vücudumda
çekirdekler gibi yerleşmiş...
Barla Lahikası
Bedreddin’in
okuduğu her bir Kur’an
harfinin, on sevaptan tut,
tâ bine kadar
ahiret meyveleri vardır. Hem annesinin amel
defterine, hem hocasının defter-i
a’mâline
o sevaplar kaydolunur.
Şu gök kubbe
altında ne varsa, annenin eli, hepsinin
üstündedir ve ‘cennete giden yol onun
ayaklarının altından geçer’. Allah,
kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık
vermiştir ki yeryüzü sultanlıkları, ona
oranla kuru birer taçtan ibaret kalır.
Ölçüler
Anne-baba,
insanın en başta saygı göstereceği
kudsî iki
varlıktır. Onlara saygıda kusur eden,
Allah’a karşı gelmiş sayılır. Onları rencide
eden ve hırpalayan,er
geç hırpalanmaya maruz kalır.
Anne, bir
şefkat kahramanıdır. Şefkati, zarafetiyle
ele alındığında bir tüy gibi yumuşak, bir
ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında
çocuklarını koruma ve kollama hususunda bir
dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır.
Anne-babanın değerini
bilenler, onları Allah’ın merhametine
ulaşmaya vesile sayanlar; bu dünyada da,
öteler ötesinde de en talihlilerdendir.
Onların varlıklarını küçümseyen ve bıkkınlık
gösterenler ise sürüm
sürüm sürünmeye namzet bir kısım
uğursuzlardır.
***
Kırık
Testiden...
Hizmet Mazeret Olamaz!..
Bu temel kaideler zaviyesinden meseleye
bakacak olursak, anne-babanın hukukunu
gözetme hususunda hiçbir mazeret geçerli
değildir; her fert onlara karşı vazifelerini
eksiksiz eda etmek mecburiyetindedir. Bu
vazife, herkes kadar hizmet erlerini de
alâkadar eden bir mesuliyettir. Emr-i
bilmaruf nehy-i anilmünker düşüncesinden ve
dine hizmet gayesinden kaynaklanan bir kısım
zaruretler bazılarımızı bazı yerlere
bağlayabilir; ailemizden ve vatanımızdan
uzak diyarlarda yaşama ile karşı karşıya
bırakabilir. Fakat, ne ile karşılaşırsak
karşılaşalım, nerede yaşarsak yaşayalım,
bunlar sıla-yı rahimi ve valideyni görüp
gözetmeyi ihmal etmemize mazeret sayılamaz.
“Hizmet adına koşuyorum, öyleyse, onların
hukukunu gözetmesem de olur” mülahazası bir
aldanmadan ibarettir. Dahası, anne-babaya
bir başka kardeşin ya da akrabanın bakıyor
olması da diğer çocukları mesuliyetten
kurtarmaz; onların hakları diğerleri
üzerinde devam eder.
Bu açıdan, hizmet mülahazası ve hicret
düşüncesi çok önemli olsa da, anne-babayı
ihmal etmeye sebebiyet vermemelidir. Sevgi
erleri engin bir şefkatle bütün insanlığın
saadeti adına diyar diyar dolaşırken, kendi
anne-babalarını, aile fertlerini ve
akrabalarını da unutmamalıdırlar. Belki iki
vazifenin de hakkını beraberce
verebilecekleri hizmet zeminleri ve
imkanları oluşturmaya çalışmalıdırlar.
Keşke şartları zorlasanız ve anne-babanızı
yanınıza alsanız. Kaldığınız evlerin
mimarisini bile bu gayeye matuf olarak
planlayıp anne-baba ya da nine-dede için
yarı beraber yarı müstakil haneler
hazırlayarak, onlara istedikleri zaman
kendilerini dinleme, dilediklerinde de
torunlarını sevme fırsatı tanısanız. Şayet,
buna muvaffak olabilecek imkanlara sahip
değilseniz, o zaman da hiç olmazsa belli bir
zaman takdir ederek onları devamlı ziyaret
etseniz, ellerini öpüp gönüllerini alsanız;
birkaç gün yanlarında kalarak hal
hatırlarını sorsanız, bazı işlerini
görseniz, ihtiyaçlarını giderseniz. Onlara
gerçekten değer verseniz, saygı ve hürmet
gösterseniz ve tecrübelerinden, bilgi ve
becerilerinden istifade etseniz. Yine imkan
bulabilirseniz, onları kısa süreliğine de
olsa ara sıra kendi evinizde misafir
etseniz; hizmet ettiğiniz beldeyi, arkadaş
çevrenizi ve hayat tarzınızı onlara gösterip
gönüllerine itminan salsanız.
Bunların hiçbirini yapamıyorsanız –ki bunlar
yapılamayacak şeyler değildir ve onlar için
ne yapsanız değer– içinde yaşadığınız çağın
muvasala ve muhavere imkanlarını
kullansanız; sık sık telefon etseniz, hatta
görüntülü telefonlarla ya da İnternet
aracılığıyla onlarla görüşseniz; siz onların
güzel yüzlerini görseniz, doysanız; onlar da
sizi mimiklerinizde bile seyretseler, hasret
giderseler.. ve ister yanınızda kalsınlar
ister misafir olarak gelsinler isterse de
telefon ve İnternet vasıtasıyla sizinle
görüşsünler, bütün bu görüşüp konuşmaları,
yapılan hizmetlerin büyüklüğünü anlatma
yolunda birer fırsat olarak
değerlendirseniz. Gayesiz ve başıboş
olmadığınıza inanmalarını sağlasanız;
vazifenizin mahiyetini ve keyfiyetini
anlatarak, vesile oldukları için onların
hasenât defterlerine de pek çok sevap
yazılacağına, buradaki hasret ve hicrana
bedel ötede ebedî vuslatı kazanacaklarına
onları inandırıp yüzlerini güldürseniz.
İnanmış Valideynin Tavrı
Gerçi, siz ne derseniz deyin, ne
anlatırsanız anlatın, kafaları tatmin olsa
bile ayrılıktan dolayı kalbleri mutlaka
burkulacaktır. Fakat, bu kadarcık bir
burkuntu da insaniyetin muktezasıdır. Çocuğu
vefat etmiş bir anneye “Senin çocuğun kuş
oldu, Cennet’e gitti. Öbür tarafta Allah ona
şefaat hakkı verecek, Cehennem’in alevlerine
sürüklendiğin bir anda o seni Cennet’in
içine çekecek” deseniz; o kadıncağız mutlaka
biraz teselli bulacak, azıcık sevinecektir
ama yine de gönlüne söz geçiremeyecek,
“Keşke, beni böyle boynu bükük bırakıp
gitmeseydi” demekten de kendini
alamayacaktır. İşte, sizin anne-babalarınız
da belki böyle bir burkuntu yaşayacaklar;
ama şayet siz dert ve davanızı onlara iyi
anlatabilirseniz, onlar da her şeye rağmen
yüreklerine taş basacak ve ayrılığınıza razı
olacaklardır.
Evet, siz anlatmaya gayret edeceksiniz;
“Anneciğim, babacığım! Bakın, dinimize ve
milletimize hizmet etmeye, her yanda
bayrağımızı dalgalandırmaya ve öz
değerlerimizi âleme duyurmaya çalışıyoruz.
Sizin arzu ettiğiniz de bu değil mi? Siz de
Allah’ın rızasını kazanmak, Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ı
hoşnut etmek istemiyor musunuz? Siz de
biliyorsunuz ki, rıza-yı ilahiyi, şefaat-i
nebeviyeyi elde etmenin yolu buradan geçiyor
ve şimdiye kadar binlerce insan bu yolda
yürümüşler. Ecdadımızın bazıları evlerini
barklarını terketmişler, bir daha yurtlarına
yuvalarına dönememişler. Hatta siz de hep
anlatırsınız; babalarınız, dedeleriniz,
amcalarınız i’la-yı kelimetullah veya vatan
müdafaası ya da ırz-namus davası uğrunda
cepheden cepheye koşmuşlar, senelerce
askerlik yapmışlar ve bir daha geri
gelememişler. Bir evden beş insan gitmişse,
ancak birisi dönmüş, dördü şehit düşmüş.
Milletimizin en parlak dönemlerinde bile
evinden ayrılıp giden, bir cephede şehadet
şerbeti içen insanların sayısı şimdi ayrılıp
gidenlerin adedinin belki on katıydı. O
günlerde dahi on evin dokuzunda feryad u
figân vardı, çığlık vardı, gözyaşı vardı!..”
diyecek ve derdinizi dile getireceksiniz.
Kollarına atılacak, sarılacak, ellerini
öpecek ve “Hakkınızı ödeyemem, isterseniz
gitmeyeyim ama...” deyip boynunuzu
bükeceksiniz. Emin olun, siz bu kadarcık bir
samimiyet ve hürmet ortaya koyunca,
Anadolu’nun temiz insanları, ayyüzlü
anne-babalarınızın hepsi, birgün babamın
bana dediği gibi “Orada bekleyenlerin
var...” diyecek ve size hizmet beldelerinizi
işaret edeceklerdir.
Manisa’ya tayin olduğum günlerde Erzurum’a
gidip sıla-yı rahimde bulunmuş, anne-babamın
ellerini öpmüş ve birkaç gün yanlarında
kaldıktan sonra yeni yerime gitmek için
onlardan izin istirham etmiştim. “Müsaade
ederseniz gidip vazifeye başlayayım.”
deyince, babam “Önümüzdeki Perşembe’ye kadar
gitmesen, yanımda kalsan!” dedi. Ben
karşılık vermedim, sadece boynumu büktüm ve
gitmemin daha hayırlı olacağını ima ettim.
Babam, derince düşüncelere daldı, biraz
bekledi, sonra gözleri yaşlı, ellerini
omuzuma koydu, “Git” dedi, “Burada bir çift
göz, orada ise binlerce göz bekliyor, git!”
Bir programa yetişme gayretiyle ellerini
öpüp ayrıldım ve İzmir'e döndüm. Bir hafta
sonra, Ramazan ayının bir Perşembe gecesi
babamın vefat ettiğini öğrendim. Son
anlarında onun yanında bulanamayışıma çok
üzüldüm. Hele onun keramet gösterircesine
dile getirdiği “Bir hafta sonra gitsen!”
teklifini hemen kabul etmeyişim, içimde
sürekli kanayan bir yara olarak kaldı. O,
yaptığım işin doğruluğuna ve bereketine
inansa da, benden razı olarak “git” dese de,
ben başka bir çözüm yolu bulmalı ve arzusunu
yerine getirmeli değil miydim? O bir
civanmertlik yapmışsa, bu fedakarlığı ona
aittir ve onun fazilet hanesine yazılır;
fakat, acaba ben başka bir formül bulamaz
mıydım? İşte, bu endişeden dolayı hâlâ çok
ciddi bir sorumluluk hissiyle iki büklüm
olduğumu söyleyebilirim.
Annem yaşasaydı, doksan yaşını aşmış
olacaktı; zaten elden ayaktan düşmüştü.
Fakat, öyle de olsa, şu merdivenleri
çıkarken kaç defa düşünmüş ve kendi kendime
“Ah anacığım, keşke hayatta olsaydın da seni
sırtıma alsaydım, şu basamakları sırtımda
çıkarsaydım; yemeğini yedirseydim, yatağını
serseydim ve doya doya ellerini öpseydim.
Sen de bana “Oğlum, Allah seni Firdevsiyle
sevindirsin!” deseydin, hakkımda dualar
etseydin.” demişimdir. Babam için de aynı
hisleri beslemişimdir. Bunlar içimdeki
ukdeler... “Keşke” demekten alamıyorum
kendimi... Emin olun, bunları size bir şey
ima etme mülahazası taşımadan, sadece
meseleyi kendi sorumluluğuma bağlayarak
söylüyorum. Her gün sırtıma alıp taşısaydım,
oradan oraya götürseydim de haklarını ödemiş
olamazdım ama sevgi ve hürmetimi hiç değilse
o şekilde ifade edebilmeyi çok isterdim.
Vuslat Âhirete Kaldı
Heyhat ki, bazı şeylerin ve bazı kimselerin
kıymetleri yokluklarında anlaşılıyor. Anne,
baba, amca, dayı, teyze, hala gibi
insanların kıymetleri de ayrılıklarında daha
çok ortaya çıkıyor. İnsan ancak onlardan
cüda düşünce ve yerleri boşalınca fark
ediyor onların değerini. Firkat ateşi
sinesini yakınca “Vah anam, ah babam” diyor,
“dede, nine” diye inliyor, sağına soluna
“amca, dayı, teyze, hala” diyerek bakıyor
ama artık iş işten geçmiş oluyor. Ayrılık
kadr ü kıymet bildiriyor; fakat, o andan
sonra yitiği telafi etmek, eksikliği
gidermek ve o boşlukları doldurmak mümkün
olmuyor.
Artık, geriye tek tesellimiz kalıyor; o da,
ötede onlara kavuşmak, şayet şefaat
edebilecek ufka ulaşmışlarsa orada
şefaatlerine nail olmak. Keşke Cenâb-ı Allah
bizi temiz gitmeye muvaffak kılsa da ötede
biz onların ellerinden tutsak; onlar
ellerimizden tutacaksa yine tutsalar ama biz
de buradaki eksikliklerimize bedel ötede
onların ellerinden tutmaya hazır olsak.
Neden olmasın ki?!. Kainatın İftihar Tablosu
Efendimiz kıyamete ait bir sahneyi şöyle
anlatıyor: Allah Teâlâ meleklerine,
müminlerin çocukları için, “Bunları Cennet’e
götürün” buyurur. Melekler, çocukların
Cennet’e girmelerini söylerler. Çocuklar
girmek istemezler, “Anne-babamız nerede?”
diye sorarlar. Melekler, “Onlar sizin gibi
günahsız değildi; görülecek hesapları var!”
cevabını verirler. Çocuklar hem ağlaşır hem
de “Anne-babamızı almadan Cennet’e girmeyiz”
derler. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak buyurur
ki, “Ey yavrular, haydi gidin, anne-babanızı
da alıp Cennet’e girin!”
Sahih-i Müslim’de nakledilen bir rivayette
de şöyle denmektedir: “Küçükken ölen
çocuklar, Cennete girip çıkarlar.
Anne-babaları ile karşılaşınca, eteklerine
yapışır veya ellerinden tutarlar.
Ana-babaları Cennete girinceye kadar,
onlardan ayrılmazlar.” Taberânî’nin
rivayetine göre; Allah Rasûlü (aleyhi
ekmelüttehaya), “Üç çocuğu ölen, Cennet’e
girer” demiştir. Oradakiler, “İki çocuğu
ölen de girer mi?” diye sual edince
Peygamber Efendimiz, “İki çocuğu ölen de
Cennet’e girer” karşılığında bulunmuştur.
“Bir çocuğu ölen de öyle mi?” sorusu üzerine
de, “Allah’a yemin ederim ki, çocuk düşük de
olsa, annesi sabredip sevabını Allah
Teâlâ’dan beklerse, o çocuk annesini
Cennet’e götürür” buyurmuştur. Evet, Cenâb-ı
Hak dilerse, küçücük çocukları
anne-babaların imdadına yetiştirir. Rahmeti
Sonsuz, o rahmetin muktezasını yerine
getirirken çocukları da icraatına perde
birer sebep, birer argüman olarak
kullanabilir. Keşke, biz de burada salih
evlat olarak yaşasak ve ötede anne-babamızın
ellerinden tutsak, burada sebep olduğumuz
hicran ve hasrete mukabil orada ebedî
beraberliğe vesile olsak.
Evlatlarının sırtlarına vurup onları hizmete
salan anne-babalar, özellikle de sinelerinde
kabarıp duran şefkatten dolayı hasret ve
hicranı daha derinden duyan anneler, ne
mübarek ve güzel insanlardır onlar. “Git
oğlum, yürü kızım; iyi yoldasınız, doğrular
arkasındasınız. Bugün uyuşturucu kullananlar
var, cismaniyetinin altında kalıp ezilenler
var, bir şeytanî çukura yuvarlanıp bir daha
doğrulamayanlar var. Allah’a şükür ki, siz
O’nun yolundasınız. Kim bilir, şu
hizmetleriniz sayesinde ötede bize de el
uzatır, bizi de kurtarırsınız” diyen şefkat
kahramanları, ne yüce, ne bahtiyar kullardır
onlar... Çok büyük görünüyorlar gözüme,
şefkat ve saygı hissi dolduruyorlar
yüreğime. Birer âbide gibi duruyorlar
önümüzde. İşte, Refia annemden ayırmadığım
bu mualla annelerinizi siz de çok aziz
tutmalısınız. “Sırtında gezeceğim” dese,
tereddüt etmeden “İşte sırtım, bin anacığım”
demelisiniz. Kadının horlandığı, hakir
görüldüğü ve kendi değerlerinden
uzaklaştırıldığı günümüzde siz annelerinize
en yüksek payeyi vermeli ve gerçekten
Cennetinizi onların ayakları altında, onlara
hizmette aramalısınız.
Ebedî Hüsran İhtimali ve Bir Teselli
Vesilesi
Zinhar, bu konuda hataya düşmeyin, yanlış
yapmayın. Unutmayın; anne-babanın hakkını
gözetme meselesinde kaybedenler ebediyyen
kaybederler. Bu hakikate binaen, kolay kolay
yemin etmeyen Nur Müellifi, vâlideynin
hukukundan bahsederken bir kaç defa, “sözüme
kanaat et, kasem ederim şu hakikat gayet
kat’idir...” demekten kendini alamaz. Başka
eserlerde öyle konuşmaz; ele aldığı mevzuyla
alakalı sağlam deliller ortaya koymakla ve
akla hitap etmekle yetinir. Fakat, söz
konusu anne-baba olunca, adeta çığlık olur
inler; onların hor hakir görülmeleri ve
istiskal edilmeleri karşısında feryad ü
figân eder. Hakikati en tiz perdeden
seslendirir ve hatta yeminler ederek bu
gerçek karşısında ciddi olmaları için
muhataplarını uyarır.
Öyleyse, biz anne-baba hukukuna çok dikkat
etmeliyiz; bu vazifenin ihmaline mazeret
olabilecek bir hususun bulunmadığına
inanmalıyız. Belki bu meseledeki
kusurlarımıza karşı bir teselli kaynağı
olarak sadece hâlis niyetlerimizi ve salih
amellerimizi vesile yaparak Cenab-ı Hakk’ın
merhametine sığınmalıyız. Çünkü, biz ihsan-ı
ilahi olarak omuzlarımıza yüklenen ve bütün
hayatımızı kendisine adamamız iktiza eden
bir iman hizmetiyle de mükellefiz. Şayet,
anne-babamıza karşı kusurlarımız nefsanî
sebeplerden ve şeytanî mazeretlerden değil
de gerçekten hizmet ile onlar arasında
kalmamızdan ve mecburen hizmeti tercih
etmemizden kaynaklanıyorsa, işte o zaman
bizim için bir çıkış yolu olacağını ümit
edebiliriz.
Onlara karşı vazifelerimizi eksiksiz yerine
getirmek için çırpınıyorsak, gerçekten
şartlarımızı zorluyor ve onların rızasını
almak için uğraşıyorsak, ama bu arada
aksatmamaya çalıştığımız hizmetlerin hakkını
verme gayretiyle koştururken elimizde
olmadan onların hukukuna dair bir kısım
kusurlara da engel olamıyorsak, ihtimal
Cenâb-ı Allah yapabildiğimiz kadarını makbul
sayar. Kim bilir, belki de onlar hakkındaki
hasret ve hicranlarımızı bir kısım hata ve
kusurlarımızın telafisine vesile kılar.
Mevla-yı Müteâl der ki, “Senin valideynine
karşı şu kusurların var; fakat, din-i mübin
uğrundaki civanmertliklerini de görüyorum;
anne-babana karşı gönlünde beslediğin sevgi
ve hürmeti biliyorum; dualarına hangi temiz
duygularla onları da kattığından haberdârım.
İşte, bu samimi hislerinden ve ciddi
gayretlerinden dolayı bir gayeye bağlı
yürüdüğün yoldaki kusurlarını affediyorum.”
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın böyle harikuladeden
bağışladığı kimseler vardır ve hadis-i
şerifler “Haydi seni affettim” hitabına
mazhar bazı talihlilerden bahsetmektedir.
Böyle bir mazhariyete ermenin yolu ise, hem
anne-babanın haklarını gözetme hususunda hem
de iman hizmeti uğrunda bütün imkanları
değerlendirmeye çalışmak, ebedî hayat
yolunda ortaya konan hiçbir ameli yeterli
bulmamak, hep “Hel min mezid- Daha yok mu?”
ufkunda yaşamak ve insana bir kere verilen
sonsuz saadeti kazanma fırsatını tedbirli,
temkinli ve dikkatli davranarak en güzel
şekilde kullanmaktan geçmektedir.
Soru: Valideyne sevgi ve hürmetin sadece
bazı özel günlere sığıştırılmaya çalışıldığı
günümüzde, çoğu Kur’an talebelerinin dahi
anne-baba hukukunu tam gözetmedikleri
söylenebilir. Dine ve millete hizmet yolunda
koşarken karşılaşılan çeşitli meşguliyetler
ve hicret gibi zaruretler bu meselede
mazeret teşkil eder mi?
Cevap: Maalesef, pek çok değer ölçüsünün
unutulduğu, ailevî ve ictimaî esasların
yerle bir olduğu zamanımızda, anne-baba
hakkı da bu umumî yozlaşmadan nasibini aldı.
İnsanın en başta hürmet etmesi gereken iki
kudsî varlık, bugünün şımarık nesilleri
tarafından sadece birer yük gibi kabul
edilir oldu. Aslında, daha küçük birer canlı
halinde var olmaya başladıkları günden
itibaren, hep anne-babanın omuzlarında
dolaşan ve onların kucaklarında gelişip
büyüyen çocuklardı yük olan; fakat,
anne-babanın derin şefkati, yavrularını yük
değil mukaddes birer emanet olarak
görmelerini sağlıyordu. Onların hayat boyu
devam eden fedakarlıkları karşısında
çocukların da onlara sevgi ve hürmetle
muamele etmeleri hem bir insanlık borcu hem
de bir vazifeydi; her insan, kendi
ebeveyninin kadrini bilmeli ve onları
Hakk’ın rahmetine ulaşmaya vesile
saymalıydı. Heyhat ki, günümüzde sadece
Allah’a karşı saygısız olanlar arasında
değil, O’nu sevdiğini iddia edenlerin içinde
bile, anne ve babalarının varlıklarını
istiskal eden, yaşamalarına karşı bıkkınlık
gösteren ve sürekli saygısızlıkta bulunan
insan bozması canavarlar türedi.
Huzur Evi mi, Hicran Yurdu mu?
Ne acıdır ki, artık anne-babalar yalnızlığa
ve kimsesizliğe mahkum yaşıyorlar; biraz
yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini
düşkünler evinde buluyorlar. Önceleri
“darülaceze” denilen, şimdilerde biraz
kibarlaştırılarak “huzur evi” adı verilen bu
hicran yurtlarıyla teselli olmaya, senede
bir gün kendilerine uzatılacak çiçeklerle
avunmaya çalışıyorlar.
Oysa, insan çocuklarını bağrına basamadığı,
torunlarını kucağına alamadığı, ne ihtimamla
büyüttüğü ciğerparelerini sevemediği ve
onlara bakıp bakıp “Yavrularım!..”
diyemediği bir yerde nasıl huzurlu olur
ki!.. Kendisine sevgi ve hürmetle nazar eden
yakınlarının bulunmadığı, onun için bir
tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman arayıp
soranının olmadığı bir yerde mutluluğu nasıl
bulur ki!.. Biz kendi kafamızda mevhum bir
huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına
“huzur evi” demekle onun sakinlerinin de
gerçekten huzurlu olacaklarını sanmışız.
Allah’tan ki bu müesseseler ve oralarda bazı
samimi gönüller var da yaşlılarımızı bütün
bütün sokağa terketmiyoruz; kendileri gibi
muhtaç kimselerin arasına atıp bıraksak bile
hiç olmazsa bir rahat yatak, bir sıcak çorba
imkanı sağlıyoruz. Akabinde, onların da
bizim var olduğunu vehmettiğimiz huzuru
duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Daha ne
olsun, ne güzel yiyip içip yatıyorlar!” der
gibi bir tavır takınıyoruz.
Halbuki, insan hayvanlar gibi yiyip içen,
sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde
saadete eren bir mahluk değildir. İnsan,
çevresine alâka duyan, tabiata açık bir
fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla,
hatta torunlarının torunlarıyla münasebeti
olan ve ancak tabiatından kaynaklanan bu
alâka ve münasebetlerin gerekleri yerine
getirildiği zaman huzur bulan bir varlıktır.
Bir tüketim mevsimi halini alan hususî zaman
dilimlerinde “dostlar alış-verişte görsün”
kabilinden sözde arayıp sormalar ve sun’î
tavırlar mutlu etmez insanı. Senede bir
eline tutuşturulan bir demet çiçek sadece
onun gönlündeki hasret ateşini
alevlendirmeye yarar, dindirmez hicranını. O
alâkaya, sevgiye ve içten bir tebessüme
muhtaçtır; yalnızca yeme, içme ve sıcak
döşekte uyuma karşılamaz manevî
ihtiyaçlarını.
Kur’an Üslubu ve Valideyn
Genelde, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i
seniyyede, insanın, tabiatı ve cibilliyeti
itibarıyla arzu duyduğu, bir zorlama olmadan
yaptığı ve yapmaktan lezzet aldığı hususlar
fazlaca nazara verilmemekte; onlarla alakalı
fıkhî hükümlerin ve hukukî disiplinlerin
tesbitiyle iktifa edilmektedir. Fakat, şayet
nefsin hoşuna gitmeyen ve insanın yapmakta
zorlanacağı bir husus ele alınıyorsa, o
zaman o meselenin ehemmiyeti daha genişçe
anlatılmakta ve herkes o işe teşvik
edilmektedir.
Mesela; izdivaç, hem fert hem de toplum
hayatı açısından çok önemli bir meseledir;
ailenin teşkili, milletin bekâ ve devamı,
ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan
kurtarılması ve cismânî hazlarının zapturapt
altına alınması ancak evlilik ile mümkündür.
Bununla beraber, dini kaynaklarımızda “Aman
hemen izdivaca yönelin, sakın hiç durmayın
en kısa zamanda evlenin; evlenmezseniz şöyle
derbeder olursunuz!” türünden tehditler ve
evliliğe teşvikler yoktur. Teşvik ve tergîb
adına sadece onun fıtrî bir ihtiyaç olduğu
ve meşruluğu ifade edilmiştir. Çünkü,
izdivaca karşı insanların tabiatlarından
kaynaklanan bir istek zaten vardır; bir
teşvik olmasa da insanlar evliliği
arzulayacaklardır. Dolayısıyla, hem Kur’an-ı
Kerim hem de Sünnet-i seniyye insanları
izdivaca heveslendirmekten ziyade, evliliğin
sağlıklı yürümesi ve huzur vaadetmesi için
gerekli olan kuralları ortaya koymayı esas
almış; nikahın şer’i çerçevesini belirlemiş
ve eşlerin haklarını, biribirine karşı
vazife ve sorumluluklarını detaylıca
anlatmıştır.
Bu espriye bağlı olarak, ayet ve hadislerde
anne-baba hukuku üzerinde ısrarla durulmuş
ve onların haklarının gözetilmesi ve
valideyne zulüm etmekten kaçınılması
hususunda tergîb (teşvik etme,
isteklendirme) ve terhîblerde (sakındırma,
uzaklaştırma) bulunulmuştur. Zira, insan
tabiatında başkalarıyla alâkadar olma ve
onların ihtiyaçlarını görme isteği
sınırlıdır; cibilli olarak onda kendisini
anne-babasına adama iştiyakı yoktur. Her
insan mutlaka anne-babasına karşı belli
ölçüde bir alâka duyar; ama valideynin
şefkati evladı için kurban olmayı dahi
sıradan bir iş haline getirse bile, çocuğun
anne-babayı görüp gözetmesi biraz iradesini
zorlamasına bağlıdır. Oysa, çocuk kendisini
onların hoşnutluğunu kazanmaya vakfetse,
valideynin memnuniyetini Hakk’ın rızasına
vesile bilerek hizmette hiç kusur etmese,
sürekli onların gözlerinin içine baksa ve
onları asla incitmese, hatta bir manolya
gibi buruşup solmalarından korkarak onlara
dokunurken bile dikkatli davransa... anne ve
babanın bütün bu güzel muamelelere hakkı
vardır. Bundan dolayı da, Kur’an ve Sünnet,
iradenin hakkının verilmesi icap eden böyle
önemli bir mesele üzerinde ısrarla durmakta
ve tergîb ü terhîbler sıralamaktadır.
Bu tergîb ü terhîblerde ortaya konan nükte
de çok latif ve ibretâmizdir: Allah Teâlâ,
ana-babayı “valideyn” diye isimlendirerek
ikisini bir varlık gibi göstermekte, Kendi
haklarını zikrettikten hemen sonra
anne-babanın hukukunu nazara vermektedir;
öyle ki, mevzu ile ilgili ayetlerde
Peygamber hakkı bile araya girmemektedir.
Mesela, Cenâb-ı Hak, “Allah’tan başkasına
ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel
muamelede bulunun.” (İsra, 17/23) buyurmakta
ve Kendi hakkıyla valideynin hukukunu
yanyana, beraberce vurgulamaktadır. Sonra
da, şayet onlardan her ikisi veya birisi
yaşlanmış olarak evladın yanında bulunursa,
onlara hizmetten yüksünmemek, hatta “öff!”
bile dememek, onları azarlamamak, tatlı ve
gönül alıcı sözler söylemek gerektiğini
belirtmekte; şefkat ve tevazu ile onlara kol
kanat gerilmesini emretmektedir. Evet, Allah
Tebâreke ve Teâlâ, anne-babanın evlat
üzerindeki haklarını anlatırken, onlara öf
demeyi bile yasaklamakta ve onları
azarlamayı, küçük görmeyi, yalnızlığa
terketmeyi haram kılmaktadır. Özellikle
bebek sütten kesilene kadar annenin çektiği
sıkıntıları ve anne-babanın çocuklarına
karşı ortaya koyduğu fedakarlıkları
hatırlatmakta ve “Hem Bana, hem de annene
babana şükret! Unutma ki sonunda Bana
döneceksiniz.” (Lokman, 31/14) mealindeki
ilahî beyanıyla valideynin haklarını Kendi
hakkından ayırmayarak hem o valideyni nasip
eden Zât’ına şükrü hem de anne-babaya
teşekkürü evladın borcu ve vazifesi
saymaktadır. Onların dinî esaslara ters
olmayan isteklerinin yerine getirilmesini, -müslüman
olmasalar bile- gönüllerinin hoş
tutulmasını, dünyevî ihtiyaçlarının
giderilmesini ve kat’iyen aradaki irtibatın
kesilmemesini emir buyurmaktadır.
Dön Anne-Babana!..
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
Efendimiz de, pek çok söz, hal ve tavrıyla
anne-baba hakkının gözetilmesi gerektiği
üzerinde durmuş; “ukûk”u (vâlideynin hak ve
hukukunu gözetmeyip onlara zulmetmeyi) en
büyük üç günah arasında şirkten sonra ikinci
sırada saymıştır. Anne-babasına hürmette
kusur edenin, Hakk’a karşı gelmiş ve
kendisine yazık etmiş olacağını
belirtmiştir. Nitekim, bir gün peşipeşine üç
defa, ”Yazıklar olsun o kimseye!” demiş;
Ashab-ı Kiram’ın “Ey Allah’ın Rasûlü, kimdir
kendisine yazık eden o talihsiz?” suali
üzerine “Ana-babası veya bunlardan birisi
yanında ihtiyarladığı halde, onları hoşnut
etmek suretiyle Cennet’e giremeyip
Cehennem’i boylayan kimse” buyurmuştur.
Dinimizde valideynin hukuku o kadar
önemlidir ki, Sâdık u Masdûk (sallallahu
aleyhi ve sellem), bir soru üzerine “Cihada
denk bir amel bilmiyorum” demesine rağmen,
huzuruna gelerek cihada katılmak istediğini
söyleyen pek çok sahabiye “Annen, baban sağ
mı?” diye sormuş, “evet” cevabını alınca da,
“Git, anne-babana hizmet et. Senin cihadın
onların yanında; yapış annenin ayaklarına,
Cennet orada.” buyurmuştur.
Yine, hadis kitaplarında Fahr-i Kâinat
Efendimiz’e biat etmek için gelen birinden
bahsedilir. Ashab-ı Kiram’ın altın halkasına
girmekle şereflenen o sahabi, en kutlu
elleri tutar ve “Sana biata koştum ama annem
babam arkada hicranla ağlıyorlardı” der.
Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi ve
sellem), hemen ellerini geri çeker,
memnuniyetsizliğini yüz işmizazlarıyla ifade
ederek şöyle seslenir: “Dön anne-babana, dön
de ağlattığın gibi güldür onları.”
|