|

HAYATA
DERKENAR
veya
Adab-ı Muaşeret Denemesi
Giriş
Yemek
Ağzı açık yemek-Miktar-Geğirmek-Hapşırma-Kaşık
Yalama-Kürdan-Aynı Kaptan Yemek Yeme
Hitap
Gıyaben Hitap-Yakından Konuşma
Randevu
Telefon
Arama Saatleri-Telefon Bağlatma-SMS
Misafirlik
Çocuk
Sevme
Nasıl Sevmeli?
Oturma
Oturma-Gülme -‘Selam’dan kaçış-Hapşırma
Otomobil Kullanma
İyi Bir Sürücü-İyi Bir Yolcu-Sürücülüğün
Müeyyidesi-Trafik kuralları
Görüşme
Tokalaşma -Sarılma,
Muanaka, Öpüşme-El Öpmek
Temizlik
Abdest-Duş
Almak-Tuvalet-İstibra-Diş Rengi
Giyim
Takım elbise-Gömlek-Kravat-Ayakkabı-Çorap
Birer Cümleyle…
Adab-ı
Muaşeret Denemesi
Giriş
Kainatın iftihar tablosu Hz. Muhammed (SAV)’e layık
olmak, davranış ve görüntüsüyle onu utandırmamak
durumunda olan ve bunun yanında ‘inancını temsil’
zorunluluğuyla yaşayan bir insanın kendini kaba,
biçimsiz, hoyrat her türlü davranış ve görüntüden
arındırması ihmal edilmez bir gerekliliktir.
Bugüne kadar “adab-ı muaşeret “ olarak
adlandırılmış, toplumdaki genel geçer nezaket
kurallarına dayalı prensipler, görüntüsüyle
inancını tebliğ etme konumundaki insanlar için şahsi
zorunlulukları derecesinde önem taşımaktadır.
Adab-ı muaşeret kurallarını anlatılırken bazen
hiciv üslubunda, bazen de ironik ve didaktik bir
dil kullanılmıştır. Maksadı aşan teşbihler ve
didaktik üslup için özür dileriz.
(Bu bölümde yanlış gördüğünüz veya eksik kaldığını
düşündüğünüz hususları bize bildirirseniz düzeltip
metne ekleyebiliriz.)
Yemek
“Ye’külüne kema te’külü’l enam”
“…yemeklerini hayvanlar gibi yerler.” 47/12
Yemek Yerken Ağzı
Açma, Konuşma, Gülme
Kibar yemek yiyen bir insan görürseniz biraz
seyredin. (Fazlası nezaketsizlik olur.) Ne kadar
asil bir görüntü oluştuğunu fark edersiniz.
Allah’ın insan tasarımında, çirkin gereklilikler bir
örtüyle kaplanmıştır.
Mesela yemek yerken ağzın içi çirkin bir görüntü
oluşturur.
Dudakların fonksiyonlarından biri bu çirkinliği
örtmektir.
Siz kalkar inek-misal bir şekilde her çiğneyişinizi
kamuya açarsanız insanlar sizden iğrenir,
tiksinirler.
Evet, ilk prensip yemek yerken ağzı kapalı
tutmaktır.
Ağızdakileri yavaş yavaş çiğnemektir.
Görüntülü ileri moduyla çiğnemek ağzınız kapalı da
olsa komik bir manzara oluşturur.
Toplu yemek yenen bir yerde ağzı açık olarak
yemekleri çiğneme, ses olarak da insanları rahatsız
eder. Bu tiksindirici ses insanların iştahını
kapatır.
Ve yemek yerken ağız hacminin yarısı kadar yemeği
ağza almak.
Fazlasını aldığınız zaman ağzınızda pinpon topu
geveliyor gibi bir görüntü oluşur.
Bu top bir o yanağınızda bir diğerinde dolaşır
durur.
İnsanlar bakmazsa problem yok ama…
Bu manzaranın daha kötüsü ağız dolusu yemekle
konuşmaya kalkmak.
Bu ise bir çöp kamyonunun arka kapağının açılıp
açılıp kapanması gibi bir manzara oluşturur.
Çünkü bir başkasının ağzında gevelenen lokma benim
için iğrenç, çöp gibi bir şeydir. Siz kendi
ağzınızdan çıkardığınızı bile tekrar ağzınıza
almaktan iğrenirsiniz.
Bu manzaranın daha kötüsü ağız dolusu yemekle sesli
gülmeye kalkmak. Bu olayda ağızda yer alan çöp
kıvamındaki malzemeler gülmenin coşkusuna kapılıp
kendilerini dışarı atarlar.
Bu da iğrençliğin zirvesidir.
Ağzınızdan fırlayacak bir kırıntı sizi bitirebilir.
Ağzı tıka basa doldurduğunuzda, diyelim ki bu bir
baklava. Bir baklava dilimini bütünüyle yediğinizde
5 saniyede alacağınız lezzeti onu dörde bölüp yavaş
ve kibarca, efendice yiyerek 1-2 dakikaya
yayabilirsiniz.
Bazıları bu süreyi bir porsiyon yiyerek doldurabilir
ve 'Su içsem kilo alıyorum.' diyebilirler.
Siz, siz olun; yemek yerken ağzınızı kapalı tutun
bir, istiap haddini aşan fazla hacimde lokma (yani
yanaklarınızın eğimini bozmayacak) almayın iki,
ağzınızda yemek varken konuşmayın üç, hele hele
gülmeye hiç kalkışmayın dört.
Kaşık
Miktarı
Kaşığın dolduruluş miktarı kuru yemeklerde kaşığın
çukurunun simetrisini aşmamalıdır.
Eğer sulu bir yemekse doldurulan miktar kaşık kenar
düzleminin 1 mm altında olmalı, yüzey gerilim
hesapları mutlaka yapılmalıdır. Çorbayı yapanlar da
su kıvamında çorba yapmamalılar.
Yemeği yerken kaşığı ağzın bulunduğu yere getirmek
yerine bazıları ağzını yemeğin dikey düzlemine
götürürler ki bence bu da hoş bir görüntü değildir.
Çorba içerken kaşığa ölçülü alınmalı ki bir kaşık
çorba için reverans yapıp eğilmeyelim. Çorbayı
kupada içmek de fena fikir değil! (Kimse yoksa!)
Çorbayla ilgili ikinci ikaz, çorbayı elektrik
süpürgesini andıran bir ses ve fonksiyonla
hüpletmemek hakkında. Genelde farkına varılmadan
yapılır. Hakeza çay…
Çorbanın sıvı oluşu veya fazla sıcak oluşundan
dolayı bazen hüpleterek soğutma veya dökülmesini
önleme teşebbüsleri olabilir. Bu da hem mideye hava
girişine (faturası ağır) ve insanların dikkatini
ağız faaliyetlerinize çekmeye neden olur ki bu da
yine gürültüsüz ve kibar yemek yeme prensibini
ihlaldir.
Sulu yemeklerde veya çıkıntılı aksam içeren
yemekleri yerken arada bir, hatta daha sık, ağzı
peçete ile silmekte yarar var. Bir yemek yiyenin
ağız kenarına konuşlanan ekmek kırıntısı veya yemek
artığı yemek boyunca ona bakamamama ve zihnimi
meşgul etmeye sebep olur.
Ketçaplı makarna
yiyenlerin, yüz coğrafyalarını ara sıra peçeteyle
kontrollerinde fayda vardır.
Çay içerken şekeri karıştırmak için, çay kaşığıyla
bardağın cidarlarını döğmek de aşırı sesli
hüpürdetmek de pek zarif değildir.
Evet yemek yerken, acemi bir yüzücünün batmama
telaşı ses ve görüntüsünü değil, usta bir yüzücünün
sessiz ve tek damla sıçratmadan yüzüşünü örnek alın.
Geğirmek
Geğirmek de yine çok yemenin yan etkilerinden. Yemek
yenirken fazla şehvetten, hızlı yemekten veya ağzı
açık yemekten lokmalarla beraber bir o kadar da hava
mideye iner.
Midedeki yemeklerle haşir neşir olan o tertemiz hava
yemeklere ait tüm molekül örneklerinden kokular
sürünerek yukarıya yönelirler. Ve ortalık…
Bilhassa namazda safta duranların şiddetle kaçınması
gerekir.
Yemek Yerken
Hapşırma
Bu da genellikle hızlı ve çok yeme hırs ve telaşıyla
oluşur ki bir felakettir. Böyle bir felaket
geliyorum dediği an o ortamın selameti açısından
kaçmakta fayda vardır. İnsanların iştahını kesmek de
bir insan hakları ihlalidir.
Kaşık Yalama
Bazı insanlar yemekte kedilere öykünüp kaşık ve
çatallarını yalarlar. Bunun da müstekreh ve komik
bir görüntü oluşturduğu muhakkak.
Her ne ve nasıl yenirse yensin arada bir peçete ile
ağız silinmeli dudak kenarlarında bir şeyler kalması
engellenmeli.
Ağzı, parmaklarla karıştırmak, balık ve pirzola gibi
şeyler yiyip parmakları yalamak da bir başka kerih
görüntüdür.
Kürdan
Uluorta elinde kürdanla dolaşıp dişlerini
sergileyerek sondajlayanların görüntüsü; kebapçı
önlerinde doymuş, güneşlenecek yer arayan, bu arada
yalanan kedileri çağrıştırıyor bana.
Aynı Kaptan
Yemek Yeme
Bu alışkanlık bir köy âdetinin şehirde devamı gibi.
Zaman ve şartlar bir dönem gerektirmiş de olabilir.
Ama şehir insanına ulaşma, bir şeyler anlatma
kaygısı varsa bundan vazgeçilmeli; zayıf tabiatlı
insanların bazen sunulan güle değil, sarılan
ambalaja takılabileceği göz ardı edilmemelidir.
Hakkında nass olmayan bu âdet, bazı evlerde hâlâ
kaldıysa da terk edilmeli.
Siz bir kişiyi bile tiksindirecekseniz bunu yapmaya
hakkınız yok.
Örnek kabul edilen insanın şu anki sofrası ve masası
örnek alınmalı.
Köylülüğü devam ettirmek için kutsi mehaz arayışına
girerek anakronizmaya düşülmemelidir.
Hitap
Yabancı filmlerden geçen bir kötü alışkanlık da
insanların birbirlerine hitap etmeleriyle ilgili.
Tüm insanlara isimleriyle hitap etme hastalığı.
Yaşça sizden küçüklere sizle bir yakınlıkları varsa
isimleriyle hitap edebilirsiniz.
Fakat daha dün tanıştığınız birine ismiyle hitap
etme bedevilik olmasa bile kabalıktır.
Gurur ve kibir asrı olan bu zamanda bu tarz bir
hitap enaniyeti de okşamaktadır.
Beraber hizmet ettiğiniz insanlara ‘bey’ demek bile
size zor geliyorsa size bir gün ne derler bilinmez.
Bu tür isimle hitap tarzı veya ‘âdab’sızlık
maalesef hızla yayıldı. Kendinden bir basamak
aşağıda hizmet edenlere Ahmet, Mehmet, Ali, Veli
demek, adlarıyla hitap etmek, o isimlerin de
aşağıya aynı tarzda hitap etmelerine sebep oldu.
Artık müdür yardımcısı öğretmenine ismiyle, genel
müdür müdür yardımcısına ismiyle hitap ediyor.
Muktediler böyleyken hâlbuki Mukteda Bih çoluk
çocuğu yaşındakilere ‘bey’i ‘hoca’yı çok görmemekte
nezaket dersi vermektedir.
Yine aynı Zat çoluk çocuğa muhatap olurken bir defa
bile “sen” demezken muktediler herkesle “sen”li
benlidirler.
“Ruhtaki edebsizlik önce dilden sızar.”
Gıyaben
Hitap
Bu hitap tarzı, adapsızlığının daha kötüsü!
Yanında bulunurken insanlara ‘bey’, ‘hoca’ derken
onların gıyabında isimleriyle hitap etme
seviyesizliği.
Bu da hızlı yayıldı. Enaniyet ve gururu incimad
etmiş hizmet senadidleri nazarında herkes sadece
ismidir.
İnsanların yüzlerine karşı yapamadıkları bu hitap
tarzını arkalarından yapmakta, 3-5 yaşındaki
çocuklardan bahseder gibi 3-5 çocuk sahibi insanlar
hakkında terbiyesizce konuşabilmekteler.
Bir başka mürai hitap da herkese yanında “abi,
abi, abi” deyip arkasında isimle hitap ederek
konuşma. (Bundaki tahfif, gurur da içeriyor.)
"Mümin, karşısındaki insana hem yanındayken hem de
gıyabında aynı terbiye ve nezaketi gösterebilen,
ikiyüzlü davranmayandır."
Yakından
Konuşma
İnsanlarla konuşurken ağzımızın kokusundan rahatsız
olunmaması için belli bir mesafeye ihtiyaç vardır.
Hem yeterince ağız temizliği yapmayan, hem de sesin
dalgalarla değil tükürük tanecikleriyle yayıldığını
sanan bazı kimseler burnunuzun dibinde gelip
konuşabilirler.
Size düşen böyle yapmamak, yapanlara da sabretmek
veya kaçmak.
Randevu
İnsanlar gösterdiğimiz saygının en belirgin
göstergesi randevu saatlerine sadakatimizdir.
Bir yerde buluşuyorken, bir yere giderken ağzımızda
çıkan sözlere fevkalade dikkat etmeliyiz.
10 dakika diyorsak bunun açılımı ve tefsiri yarım
saat olmamalı yalancı olmamalıyız. 5 dakika 5
dakika olmalı, 15 dakika 15 dakika olmalı.
İnsana saygısızlığın ve onu ciddiye almamanın en
önemli delili zamanlamaya önem vermemedir.
Randevu saatlerine önem vermeyen ve bu konuda
dikkatsiz insanların hayatı incelenirse namazlarını
vaktinde kılmadıkları, her işlerini tehirle ömür
geçirdikleri ve aşırı paspallıkları açıkça görülür.
Bu tür insanların en önemli sığınakları trafiktir.
Bu ise bilinmeyen, sanki yeni icat olmuş bir engel
gibi her türlü gecikmede argüman olarak öne
sürülmekte, gecikme ciddiyetsizliğini
perdelemektedir.
Bir insan trafiği gecikme faktörü olarak göremiyor
ve ona göre erken yola çıkmıyorsa trafik bahanesine
sığınmamalı veya büyük şehirde yaşamamalı.
Telefon
Önce kötü örnekler:
Bir yeri arayıp “Alo kimsiniz?”, “Sen kimsin?”,
”Orası neresi?” demek yanlıştır. (Orası bir kurum
değilse.)
Doğru olan insanın önce kendisini tanıtmasıdır.
Yani “Alo, Ben Mehmet Fidan. Ahmet Öz’le
görüşebilir miyim?” gibi olmalı.
Hemen hemen her gün görüşülen kimselerle “Nasılsın,
iyi misin?” gibi lüzumsuz mukaleme de bence
lüzumsuz. Direkt olarak iletilmek istenen konuya
girilmeli.
Aranan siz iseniz arayan telefonu kapatma eğilimi
göstermedikçe telefonu kapatmaya kalkmamalısınız.
Kim aradıysa kapatma hakkı ona aittir.
Telefonla bir yeri ararken şu tanıtım da iticidir.
”Alo ben Çetin Hoca”
“Alo ben Mahmut Hoca”
“Hoca” unvanı fahri bir lakaptır. Öğretmenlik
mesleğini ifade etmez.
Hocalık paşalık gibidir. Kenan Evrenin telefon edip
‘Ben Evren Paşa!’ demesi gibi.
Şöyle diyebilirsiniz:
“Alo ben Türkçe Öğretmeni Murat Özen” veya ”Ben
matematik öğretmeni Suat Ceylan” denebilir.
Fakat “Alo ben Nuri Hoca” yanlıştır. Kim seni hoca
yaptı. Hocalık kendinden menkul olabilecek bir
meslek adı değildir.
Telefonla
Arama Saatleri
Telefon acil bir
görüşme aracıdır. İstişare, müzakere ve mütalaa
aracı değildir. Herhangi bir haberi, bir cümleyle
öğrenme ve bir cümleyle iletme aracıdır.
Fazlası her
bakımdan yanlıştır. 505'e sığınıp uzun
konuşmayın.Bazen karşınızdaki insanın vakti SMS
hatlarından değerli olabilir.
Akşamları 20.00 - 22.00 arası bir yere telefon
açılıyorsa, telefon 3 defadan fazla
çaldırılmamalıdır.
22.00 - 06.00 arası ise insanın özel dinlenme
saatleridir. Bilhassa erken yatması gereken çocuklar
açısından. (Kapı zili de hakeza…)
Bu saatler arası olağanüstü bir durum yoksa katiyen
telefon edilmemelidir.
Saat 24.00’te veya daha sonrasında telefonla arayıp
“ Alo yoksa uyuyor musun?”, ”Alo …..uyudun mu?” gibi
abukluklara düşülmemeli.
Bayanları veya erkekleri meşguliyetleriyle ilgili
akşam evden aramak o meselelerin eve yansımasına,
bir bakıma gündüze ait problemlerin evde de problem
haline gelmesine sebep olur. Ertesi sabah söylense
olabilecek bir meseleyi akşamdan söylemenin huzur
bozmaktan başka etkisi olmaz.
Bilhassa çalışan bayanların evde anne
yükümlülükleri taşıdıkları unutulmamalı.
Telefon
Bağlatma
İdareci düzeyinde yapılan bir telefon bağlatma
hatası da şudur:
Bir müdür, astını, yardımcısını veya öğretmenini
santrale veya sekreterine söyleyerek bağlatabilir.
Karşı tarafın beklemesinde bir sakınca yoktur.
Ama bir müdürün emsalini veya üstünü telefonla
kendine bağlatması bedeviliktir. Sekreterinin karşı
tarafın telefonu çalarken hemen kendi müdürüne
bağlatması gerekir.
Bazen safiyane böyle telefon bağlatan müdürler veya
benzer konumdakiler büyük bir pot kırdıklarını
bilmelidirler.
Bu prensip müessese dışını ararken de geçerlidir.
Bir müdür veya emsal makamdaki bir idareci
dışarıdaki bir idareciyi –bu zat bir firmanın depo
müdürü veya kadastro müdürü veya mahalle muhtarı
olabilir- telefonuna bağlatamaz. Çalarken ahize
elinde olmalı.
Ayrıca cep telefonunu eline alıp, diğer elini
pantolon cebine sokarak gezinmek de iyi bir görüntü
değildir.
Telefon herhangi bir problemden ötürü kesilirse,
araması gereken ilk arayandır.
Sizi arayan, fakat meşgul olduğunuz için cevap
vermediğiniz bilinmeyen numaraları sonradan aramanız
bir centilmenlik olur.
Kandil SMS
Mesajları
Arkadaşlarınıza veya müessese adına gönderdiğiniz
bir mektup veya bayram kartı imzanızı taşıyorsa
bir anlam taşır. Yani elle atılmış bir imzaya
sahipse. Bu, karşınızdaki insanı muhatap aldığınızı
ifade eder. Ama bu bayram tebriği matbaa baskılı bir
imza taşıyorsa veya imza kaşe ile basılmışsa direk
çöpe atabilirsiniz.
Size tebrik gönderen bir imza atacak kadar sizi
muhatap almıyorsa, gelen tebrikten mutluluk duyarak
kendinizi aldatmayın.
SMS mesajları da bu
kategoride değerlendirilmeli.
Size mesaj atan
mesajın başında
.......falan diye
başlamıyorsa, isminizi belirtmemişse bunu spam mesaj
kabul edip, sanal alemin en özgün sms edebiyat ürünü
de olsa direk 'trash'a gönderin.
Toplu mesaj
gönderme sadece cep telefonu şirketlerini memnun
eder.
Herhangi bir
bayramda aynı şehirde olsanız kendisini ziyaret
edecek kadar yakın olduklarınıza mesaj göndermeli ve
hususi bir şeyler yazmalısınız.
Böyle bir
yakınlığınız yoksa SMS de göndermeyin.
Misafirlik
Ev ziyaretleri (büyük şehirlerde) oldukça büyük bir
problemdir.
İdarecilerin kendi astlarının veya personellerinin
evlerini ziyaret etmeleri fevkalade önemlidir. Bu
tür ziyaretler kadro uyumunun da garantisidir.
Bir insanın evi ziyaret edilmeden, özel hayatının
nabzı tutulmadan hiçbir zaman hakkında kanaat
belirtilmemelidir.
Fakat bu ziyaretler büyük şehirlerde belli bir
standarda getirilmezse problem haline gelir,
yapılamaz.
Öncelikle ziyaret süresi normalde 1 saat, maksimum
1,5 saat olmalı. (Ne kadar ısrar edilirse edilsin.)
Misafirlikte televizyon mutlaka kapatılmalıdır. Ev
sahibi ve misafir beraberce ağızlarını açıp
televizyon seyredeceklerse niye bir araya gelirler
ki?
Bir insan 22.30’da, en geç 23.00’te namazını kılmış
olarak evinde değilse, o gecesi mahvolur. Ne evrad,
ne teheccüt ve hatta ne de sabah namazı doğru dürüst
ifa edilir.
Nadle b. Ubeyd-i Eslemî rivayet ediyor: Sahâbî
yatsı namazlarının vaktinden bahsederken:
"Resûlullâh(SAV) yatsıdan evvel uyumaktan ve ondan
sonra da oturup konuşmaktan hoşlanmazdı" (Buhari,
Mevakit)
Gecesinde yapılması gerekenlerin yapılmadığı bir
gece, gündüzünde sadece bereketsizlik getirir.
Her ziyarete mutlaka küçük de olsa bir hediye
götürülmelidir. Götürülecek hediye insanların
birbirini ziyaretine engel olmayacak çapta
belirlenmelidir.
Bu kimi zaman çocuklar için 1-2 çikolata bile
olabilir.
Ev sahibi, yapacağı ikramlarda da ifrat etmemelidir.
3 küçük parçadan oluşan pasta tabağı ve çay vakit
varsa 2 çeşidi aşmayacak meyve, sınır olarak
benimsenmelidir.
İkram Allah rızası için sunulmalı, enaniyet meselesi
yapılmamalıdır.
Her iki aile de çocuklu ise en geç 21.30’da müsaade
istenmelidir.
Toplantı severlerin de bu konuları göz önüne alması,
hiçbir toplantının 21.30’u aşmaması gerekir.
İttiba edilen zatın 22.00’ den sonra hiçbir zaman
toplantı yapmadığı herkesin bildiği ama genelde
uygulamadığı bir prensiptir.
(Gündem mücahitlerine, toplantı kahramanlarına
duyurulur!)
Fatih Sultan Mehmed Hazretleri, İstanbul’u
fethederken düz bir öğretmenimiz kadar toplantıya
katılmamıştır her halde!
Çocuk Sevme
Çocuk sevme şunlar değildir:
Çocuğu yakalayıp sıkmak,
Havaya atmak,
Bağırtmak,
Sevme niyetiyle bir tarafını ısırmak,
Sulu sulu öpmek (Yani tükürüklemek!)
Veya şu cümlelerle
“Sen bizim evde kal,
Bizim çocuğumuz ol,
Annen bizde kalsın,
Kardeşini götürüyoruz,
Kardeşin bizim olsun,
Babanı döveyim mi,
Kazağını ben alacağım,
Atkın benim olsun,
Seni ham yapayım mı,
Çikolatanı bana ver,
Gel, senin koluna saat yapayım,
…”gibi konsantre sevgi sözcüklerinden! siz
hoşlanabilirsiniz ama çocuklar için bu teklifler
bayağı teröristçedir.
Çocuk sevme, çocuğun mutluluğu ve sevinci hedefli
olmalı, bizim gıcıklığımızı veya eğlenmemizi tatmin
maksatlı olmamalı.
Allah’ın koyduğu kendini koruma güdüsü daha yeni
tanıdığınız çocukların sizden kaçmasını tabi ki
gerektirir.
O sizin zararsızlığınızı anlarsa zaten yanınıza
gelip sizinle oynayacaktır.
Terörist teklifleriniz onu uzaklaştıracak,
hırçınlaştıracaktır.
Nasıl
Sevmeli?
Önce ona içimizden güzel bir dua etmeliyiz.
Mesela: “ Allah’ım bu çocuğu maddi ve manevi
musibetlerden koru, cinni ve insi şeytanların
şerrinden muhafaza buyur. Rızanı tahsile memur
eyle!”
Ve çocukla büyük insan gibi konuşmaya çalışmalı.
(Bebeklere bebekçe davranılabilir.)
İletişim kurduktan sonra onun arzusu istikametinde
beraber oynanabilir. Arkadaşlık edilebilir.
Dini edep gereği
7-8 yaşını aşkın kız çocukları başından öpülmeli.
Oturma
Misafir olarak bulunduğumuz bu dünyada misafirlik
edep ve saygısıyla bulunmak, bir müminin en bariz
vasfıdır. Oturma, kalkma, yatma hepsi mümine yakışır
bir keyfiyette olmalı. Kendi başınayken bu denge ve
adabı korumak belki “ihsan”a erenlerin hali
olabilir. Ama insanlar arasında mümince bir temsil
zorunluluğuyla bulunuyorken;
koltuklara kaykılmak,
biçimsizce yayılmak (daha açık yazılamaz herhalde)
ayak uzatarak oturmak,
ayak ayak üstüne atmak,
ayakları masa üstüne koymak,
elleri pantolon cebine sokmak (üşüme gerekçesi
hariç)
gibi fiiller bir mümine yakışmaz.
Bunları safiyane yapanlar konumuz dışı; ama genel
olarak bu fiiller gizli bir kibir ve gururun tekzip
edilmez delilidir.
Ayrıca ayak ayak üstüne atıp koltuklara yayılanlar ,
kendilerini nazar-ı İlahiden kaçabildikleri bir
yerde mi düşünüyorlar ki o tür bir saygısızlığı
fütursuzca yapabiliyorlar?
Gülme
İnsana yakışan gülüş şekli tebessümdür.
Bunun ötesi değişik patlama tür ve seslerini ihtiva
eden kahkahadır.
İnsan bu dünya misafirliğinde mümkün olduğunca kibar
ve nazik olmalı. Allah’ın huzurunda bulunduğumuz
bilinciyle kahkaha atmaktan, sarsıntılarla
gülmekten, debelenmekten kaçınmalıyız.
Bir garipsin şu dünyada
Gülme gülme ağla gönül…
Yunus
‘Selam’dan
kaçış
“Bismillah her
hayrın başıdır.”
Mü’minler her işe
besmele ile başlarlar. Allah’ın adıyla gider,
Allah’ın adıyla varır, Allah’ın adıyla dönerler.
Ve rastladıkları
her insana Allah’ın selamını dilerler.
Bu nedenle “Hayırlı
sabahlar”,”Hayırlı akşamlar”,”iyi günler”…
gibi anlamsız, boş
lakırtılardan vazgeçilmeli, (Selamı yadırgayacak
olanlara ve bu sözlerden hoşlananlara
kullanılabilir, hatta kullanılmalı.) vacip bir amel
olan Allah’ın selamını vererek, vacip sevabı
kazanmalıyız.
Selam verildiğinde
bu selamı almanın farz olduğunu, selama cevap
verdiğimizde farz sevabı kazanacağımızı unutmayalım.
Evet ‘Kendimizi’
selamdan hem bir yere varırken, hem ayrılırken
mahrum etmemeliyiz.
Hayat ‘O’nun adıyla
bereket kazanır. Ona izafe edilmeyen dualar boştur.
'Hayırlı
akşamlar!', 'Hayır'ı kim verecek?
Bir insana
'Allah'ın
selamı(emniyeti, bereketi, selameti) üzerine olsun'
diyerek dua etmek
ne güzel bir selamdır.
Günlük hayata
girmiş diğer sözler cahiliye Kureyşi’nin gündelik
hayatta kullandığı temenniler idi.
Hapşırma
Hapşırmanın hapşırana bakan yönüyle rahatlatıcı, bir
takım virüsleri gönderici, solunum sistemini
ferahlatıcı etkisi olabilir. Ama hapşıranın dışında
kalan dünyayı ise karartıcı, mikroplanıcı ve
kokutucu bir etkisi vardır.
Bu nedenle sadece kendini düşünmeyen her insan
hapşırığını demokratik bir yolla bastırmalı (Yumuşak
bir tamponla tıkamalı) bir mendille karşılamalı,
hatta mekân değiştirerek diğer insanlara bir iyilik
yapmalıdır.
Eğer ani bir hapşırıksa ve mendil bulamadıysa
hapşırığının içeriğini insanların yüzüne gözüne,
üstüne başına 60 km hızla ve 10 metre menzille
yollama, kimyasal bir silah etkisi oluşturma yerine
hiç olmazsa onu kendi kıyafetiyle, kolu, kazağı her
ne bulursa karşılamalıdır. Bu ise son çaredir.
Kıyafetlerini sonra yıkamalı.
Mendili olmadığı için kendi kıyafetini feda edemeyip
içerik ve kokusuyla ortalığı telvis edenlere ithaf.
Bilhassa cemaatle namazda…
Otomobil Kullanma
İyi Bir Sürücü:
Araba sürerken
trafikten,
yol durumundan,
diğer şoförlerin…’den bahsetmez.
Frene çok az basar,
yani gerektiği kadar gaza basar.
Korna çalmaz. Yanlış yapan şoförler, sizin
ikazınızla hidayete gelmez. Ayrıca hangi birini ikaz
edeceksiniz.
Trafikteki her hatayı sizin de yapabileceğinizi
unutmayın.
Ayrıca her insan hayat boyu, sebebini öğrenince
moraracağı, hata yapandan özür dileyeceği yüzlerce
hatayla karşılaşır.
Zırt pırt sollamaz. Efendice yola devam eder.
Genellikle çabuk gitme hırsı daha çok trafiğe
takılır.
Arabayı sarsmaz. Ön konsolda yarım doldurulmuş süt
bardağı varmışçasına kibar sürer. Sütü dökmez.
Uzaktan sarı ışığı görünce veya yokuş aşağı gaza
basmaya devam etmez.
Öndeki arabanın egzozunu radyatörüyle koklamaz.
Yaptığı hızın en az üçte biri kadar araya mesafe
koyar.
Trafikteki şoförlerin çoğunun zoo kaçkını olduğu
varsayımıyla veya şuuruyla onlarla dalaşmaz.
(Furkan/63 ayetini uygulayın)
Yani ite dalaşmayıp çalıyı dolaşır.
Çünkü her an her model arabadan -bilhassa minibüs,
taksi- semiz bir ayı önünüze düşebilir, çıkabilir.
Yayayken kaldırımda önünüze çıkan kelp kalıntılarına
basar mısınız, yoksa yolunuzu mu değiştirirsiniz?
Maalesef trafikte bu kalıntıların canlıları
mebzuldür.
Basmamaya çalışın.
İyi şoför kaza yapmayandır.
Daha iyi şoförse böyle bir korkuyu yolculara
yaşatmayan, yolcuları hop oturtup hop kaldırmayan,
sükûnet içinde araba kullanandır.
Kimseyle… yarıştırmayandır.
(Ne şanslı yolcuyum ki hatalı araç süren hiçbir
şoförün arabasına binmedim. Hata hep
başkalarındaydı!)
Yayayken sahip olduğu yol verme kibarlığını araba
sürerken de gösterendir.
İnsanları yakın bir yerde bırakmayan, sallamayan,
gitmesi gereken yere veya evinin önüne bırakandır.
Hele yanında tesettürlü birileri varsa trafikte daha
da efendi ve kibar olması gerektiğini hissedendir.
Sürücü ve yolcuların, diğer taşıt araçlarının içine
kafalarını 90 derece çevirip bakmalarının, bir evin
önünden geçerken pencereden içeri bakmalarından esas
olarak farkı yoktur. İkisi de özel hayatı rasat olup
ayıp ve günahtır.
İyi Bir
Yolcu
Şoföre şoförlük öğretmez, müdahale etmez.
Şoförün yanlışlarını söyleyip durmaz.
Trafik mevzuları açmaz. Beğenmiyorsa müsait bir
yerde iner.
Sürücülüğün
Müeyyidesi
Dini ölçüler içinde
bir bıçağı karşınızdaki insana ucu öne doğru biçimde
uzatmanız bile hoş karşılanmaz.
Elinize bir döner
bıçağı alıp ileriye doğru doğrultarak kaldırımda
ilerleseniz insanlar için nasıl bir tehlike
oluşturursunuz?
Bir otomobilin
diğer insanlar açısından oluşturacağı tehlike
otomobilin hızından dolayı, kaldırımda hareket eden
bir bıçaktan farksızdır.
Bugünkü trafik
şartlarında trafik kaidelerine uymadığınız zaman
dikkatsizliğinizle, dini ölçüler içinde bir katil
olup ebedi hayatınızı karartmanız oldukça kolaydır.
En hafifinden bir
yayaya çarparak onu sakat bırakmanızın ve o yayanın
ömrü boyunca bunun ıstırabını çekmesinin uhrevi
karşılığı bugünkü ceza yasalarıyla kıyaslanamaz.
Allah Adil-i
mutlaktır. Ve ceza en azıyla verdiğiniz ıstıraba
denk olacaktır.
Dünya yönüyle size
hafif bir ceza verebilirler ama dini
karşılığı oldukça korkutucudur.
Trafik
kuralları
İnsanların tesis
ettiği bir mekanizmanın kurallarını insanların
belirleyebileceği esasına dayanılarak
"Trafik kaidelerine uymak
vaciptir.***" fetvası verilmiş olduğundan bu
konuda sizin bu kaidelere uymanız size vacip sevabı
kazandıracaktır.
Bu sebeple hangi
yolda hangi hızın yapılması gerektiği ile ilgili
trafik kaidelerini umursamayarak bir kaza yapmakla
ahiretinizi karartabilirsiniz.
Görüşme
Tokalaşma
Tokalaşma sadece elle yapılan bir nezaket alış
verişi değildir. Sizin duygularınızı karşı tarafa
ifade eder.
Öncelikle muhatabınızın gözüne bakmalısınız.
Muhatabınızın yüzüne bakmadan el sıkıyorsanız bunun
bir hakaret ve kibir ifadesi sayılabileceğini
unutmayınız.
El sıkma tek elle olmalı, gözleriniz samimi ve hafif
bir tebessümle muhatabınızda olmalı, hatta az bir
açıyla eğilmelisiniz de.
Ön tamponu yan tarafına takılmış araba gibi
bakışlarınız bir yerde, yüzünüz başka bir yerde,
elleriniz başka yönde el sıkma büyük bir hakarettir.
Önünüzde bir çok insan varsa ya el sıkışmayın veya
hakkını vererek musafaha edin.
Hele eliniz terliyse, kirli veya yağlıysa bu
tokalaşma işini de lütfen yapmayın.
‘Elim kirli’ deyin.
Sarılma,
Muanaka, Öpüşme
5 veya 6 aylık ayrılıklar haricinde ve her bir
araya gelişte sarılmanın dini temeli yoktur. Bu
biçimsiz âdet terk edilmeli. Her bir araya gelişte
yapılan bu uzun ve lüzumsuz serenomi suni bir
merasimden başka bir şey değil.
Yanak yanağa tokuşturarak öpüşmeyi, kafa kafaya
tokuşturarak 'koç muanakası' yapmayı, öncelikle
bizim terk etmemiz gerekir.
Bir de bir grup insan yemek yerken veya oturuyorken
yeni birisi içeriye geldiğinde yapılan merasimler
var.
Siz bir yere girdiğinizde yemek yiyorlarsa veya bir
şey görüşüyorlarsa size düşen sadece selam verip bir
kenara oturmaktır. O insanları rahatsız edip
ayaklandırmanın mantığı yok.
Bir düşünün 10 kişi bir şey görüşüyor. Yeni biri
içeri girdiğinde herkes ayağa kalkıyor.
Onlarca musafaha,
sonra bazıları kerhen Muanaka….
Muanaka bir sürur
ve sevinç taşmasından hasıl değilse suni demektir.
Bu saçma merasimcilikten vazgeçilmeli.
İnsanları rahatsız etmeye hakkınız yok, kibarca
girip bir kenara oturmalısınız.
Bir de yemek yiyenlerin yanına giriyorsanız
kesinlikle tokalaşma ve sarılmaya kalkmayın.
Ne sizin dışarıdan getirdiğiniz kirli elinizi yemek
yiyenlere bulaştırma hakkınız var, ne de onların
yemek bulaşığı, ekmek kırıntısı bulunan ellerini
size temas hakları.
Yemek yiyenlerin yanına girdiğinizde onları
rahatsız etmeden bir kenara oturmak en doğrusudur.
(Resulullah (sav) buyurdular ki: "Müsafaha edin ki,
kalblerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize
sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin."
Muvatta, Hüsnü'l-Hulk
Berâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“İki müslüman karşılaştıklarında el sıkışırlarsa,
birbirlerinden ayrılmadan önce günahları
bağışlanır.”Ebû Dâvûd, Edeb
Hayber fethedildiği gün Cafer İbnu Ebî Talip (ra)
Habeşistan’dan dönmüştü. Peygamber Efendimiz (asm)
bu iki olaya öylesine sevinmişti ki, “Bilemiyorum,
bunlardan hangisine sevineyim? Hayber’in fethine mi,
Cafer’in dönüşüne mi?” buyurmuş ve Hazret-i Cafer’i
kucaklayarak iki gözü arasından öpmüştü.
Ebû Davud, Edep, 157
Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
–
Bir adam:
–
Yâ Resûlallah! Bizden bir kişi kardeşi veya
arkadaşıyla karşılaştığında onun için eğilebilir mi,
diye sordu. Peygamberimiz:
–
“Hayır eğilemez” buyurdu. Adam:
–
Ona sarılıp öpebilir mi, diye sordu. Efendimiz:
–
“Hayır” buyurdular. Bu defa adam:
–
Elini tutup musâfaha edebilir mi, dedi.
Peygamberimiz:
– “Evet” buyurdu.[İbni
Mâce, Edeb 15
Saygı ve hürmet maksadıyla rükû eder gibi veya
baş eğmek şeklinde bir kimsenin önünde eğilmek
İslam’da caiz değildir. Uzaktan gelen ve çoktandır
görüşmeyen kimselerin veya uzun yolculuklardan dönen
kimsenin yakınlarıyla muanaka denilen kucaklaşması
caizdir.
Riyaz-us Salihin şerhi )
El Öpmek
El öptürmek, nezaketen teşebbüs edildiğinde elini
uzatma kibir ve gurur alametidir. (Çocuklar konu
harici. Onlara el öpme öğretilmeli. Ve bazen
öptürülmeli de.)
İnsanlar tevazudan öpmek isteyebilirler. Bu da
suiistimal edilip el uzatılmamalı.
Büyük zatların elini öpmek isteyebilirsiniz. Karşı
taraf mukavemet ediyor, rahatsız olduğunu beyan
ediyorsa nezaket olan el öpmek, zorlamaya devam
etmekle en büyük nezaketsizlik haline gelebilir.
Temizlik
Obezite
(Antrparantez)
Allah’ın insan vücuduna kurduğu bir denge vardır.
Bu denge basitçe şuna benzer:
Bir inşaat kolonunda dört çelik profil …. cm 3
çimento ve kum karışımıyla dengede kalır. Siz bu
profile fazlasını yüklerseniz kolon bel verir.
İnsan vücudunda da kemik ve et dengesinin belirli
ölçüleri vardır. Bu denge kemiğin aleyhine
bozulduğunda vücut dengesi bozulur. Kemikler aşırı
yüklenmiş olur.
Ki bunun faturası bel hastalıkları halinde çıkar. Bu
denge bozukluğu çabuk yorulmaya neden olur. Kimi
kilolu insanlar farkına varmadan devamlı 20 kiloluk
bir yağ tenekesini beraberlerinde taşıyor gibi bir
hamallığa mahkûmdurlar. 2 yağ tenekesini mutlulukla
taşıyanlar da var.
Bu hamallık, THY’de yetişkin sınıfında yolculuk
yapacak ve ayrı bir koltuk tahsis edilecek 20
kiloluk bir çocuğa tekabül eder. Daha fazlası 1
kişilik biletle ailece tek koltuğa tıkılmayı ifade
ediyor. 'Battalı tasvir safi...'
Bu fazla yükün faturası şunları içerir.
Çabuk yorulma
Bünyedeki fazla yükün ihtiyaçları için ekstra gıda
ihtiyacı. Yani vücuda yapışık 20-30 kiloluk bir
çocuğun daha doyurulması gibi.
Az bir hareket sonucunda terleme
Terin kimyasal içeriğinin necasetten bir farkı yok.
Ama necis değil. Bununla beraber ter kokusu kilo
arttıkça iğrenç, dayanılmaz bir hal alır.
Bu nedenle kilolu insanların çevreye rahatsızlık
vermemeye bilhassa yaz mevsiminde çok dikkat
etmeleri gerekir.
İşin acı tarafı kilolu insanlar devamlı duydukları
bu kokunun farkında da değildirler.
Terli elleriyle musafaha ederler, sarılırlar, terli
yanaklarını size temas ettirirler.
Kilolu olmak (obezite) esas olarak bir hastalık
kabul edilmeli ve bu insanlar kınanmamalı. Ama onlar
da sık sık duş yapıp, çamaşır değiştirerek insanları
kendilerinden uzaklaştırmamalıdır. Bilhassa cami
gibi yerlerde dikkatli olmalı, sarımsak yiyenlerin
gitmesinde sakınca olan bu gibi sosyal mekânlara,
aynı iticiliğe neden olan ter kokularıyla girmemeye
özen gösterilmelidir. (Zorunlu haller hariç.)
Abdest
Abdest almaya teşebbüs edilirken çoraplar hemen
insanların yanında don lastiği çekiştirilircesine
çekilip çıkarılmaz. Ortalığı telvis edecek koku ve
toz hesap edilmeli.
Çorabınız yeni de olabilir. Ama çevrenizdekiler bunu
bilmez.
Bu nedenle çorap koridorda kibarca çıkarılmalı.
Çıkarıldığında ise kesinlikle ısınsın diye bir
radyatörün üstüne konulmamalı. İnsanlara ayak
terinizin buharıyla azap etmeyiniz.
Bir de abdest alındığında ayak kurulanmadan ıslak
ıslak çorap giyilmemeli.
Temiz yıkadığınız ayağınızın ıslaklığı, yeni
giymediyseniz çorabınızdaki kirlerle çamurumsu bir
hal alacak bastığınız yerleri de kirleteceksiniz.
Ayrıca ıslanacak çorap bastığınız yerlerdeki toz ve
kirleri toplayacak ayakkabınızı da kokutacaktır.
Belki meşakkatli ama temiz bir mümin yanında veya
arabasında mutlaka kâğıt mendil bulundurmalıdır.
Abdest sonrasında iyice ayaklarını kurulamalı,
camiye giriyorsa mutlaka kuru çoraplı girmeli,
çorapsız ıslak ayakla camiye girerek Allah’ın evini
mantarlamamalı.
Takke kullanıyorsanız en temiz giysiniz takkeniz
olmalı. Kirli ve kokan bir takkeniz varsa ne siz onu
giyin ne de birine ikram edin.
Ve namazda ayaklarınızın arasını 20 cm’ den fazla
açmayın.
Duş Almak
Allah, çok temizlenenleri de sever.2/222
..orada temizlenmek isteyenler vardır. Allah,
temizlenmek isteyenleri sever.9/108
Temiz bir köyde veya nezih bir kasabada
yaşamıyorsanız, havası hiç de temiz olmayan, kötü
kokuları da insanlarla beraber nakleden belediye
otobüslü, metrolu bir şehirde yaşıyorsunuz demektir.
Havası kirli, oksijeni zehirli, paraları mikrop
saçan bu yerlerde 24 saatte toplayacağınız kötü koku
ve kiri bir köyde 1 ayda edinemezsiniz.
Bu nedenle her insan, suyu israf etmeme, dikkatli
kullanma kaydıyla bilhassa yaz aylarında her
sabah, hiç olmazsa günaşırı mutlaka duş almalıdır.
İç çamaşırlarını mümkünse değiştirmelidir.
Bildiğiniz gibi gaz abdesti bozar. Bunun
hikmetlerinden biri, insanları o ulvi mekanda
iğrendirmemek, tiksindirmemek olamaz mı?
Bozmadığını düşünün!
Eğer öyleyse kötü kokularla camiye girip saflarda
insanları iğrendirmek yanlış olmaz mı?
Bilhassa kilolu ve sürekli terleyen insanlar bunu
hiç aksatmamalı kendi evlerinde bile aile fertlerine
karşı kötü kokan bir konuma düşmemelidirler.
Bir müminin yağlı saçlarla dolaşması, yağlı ve kirli
bir tenle ortalığı kokutması, kepeklerini ortalığa
saçması, insanları kendinden tiksindirmesi doğru
değildir.
Temiz koku ve parfümü üzerindeki kötü kokuları
nötralize etmek için değil, sünnete ittiba kasdıyla
kullanmalı, onda da ifrata düşmeyip insanları
rahatsız etmemeli, çünkü herkes sizin kullandığınız
kokuyu sevmeyebilir.
Tuvalet
Allah’ın, taharetinde hassas bir topluluğu
methettiği hadis kitaplarında geçer.
Fıkıhta ıslaklık necaseti aktarır.
Yani necis ama kurumuş bir kumaşa değmekle necaset
bulaşmaz.
Ama sizin eliniz ıslaksa ve o kumaşa değdiyseniz
eliniz kirlenir.
Bu nedenle tuvalette taharet temizliğinden sonra
kesinlikle tuvalet kâğıdı kullanılmalıdır.
Ele kuru iken sürülen bir koku uzun müddet çıkmaz.
Ama elinizi önce ıslatıp bekletirseniz ve sonra koku
sürerseniz bu koku pek kalıcı olmaz. Çünkü deri ilk
temas ettiği maddeyi emer. Ve onunla dolar.
Bu nedenle tuvalete girer girmez taharet mahallini
ve eli ıslatmak koku ve pisliğin el tarafından
absorbe edilmemesi ve çamaşıra az da olsa
bulaşmaması için iyi bir yoldur.
Çıkınca da fazla dikkatli davranmamışsanız abdest
alınmasa bile ayaklar yıkanmalıdır.
Küçük abdest sonrası muhtemel bir sızıntının iç
çamaşıra bulaşıp abdesti bozmamasına dikkat etmeli.
Bunun için:
Titiz ve hassas olanlar şöyle bir benzetmeden
yararlanabilirler.
Kullanım sonrası az da olsa sızıntı yapan tükenmez
kalemin ucu cekete bulaşmasın diye önce suyla
temizlemek sonra birkaç parça peçete ile kurulamak.
Ve iki parça peçete ile sarıp bir müddet beklemek
sonra da sarılan peçeteyi atmak elbise temizliği
açısında iyi bir yoldur.
Yeni ve kullanışlı bir yol tavsiyesi olana kadar…
Diş Rengi
Sararmış dişle, kokar ağızla
yanıma gelmeyiniz.” Tirmizi
Dişler bir insanın düzen ve intizamla ilgili kimlik
kartıdır. Dişlerine bakmayan, hiç olmazsa günde 1
defa temizlemeyen insanla ilgili direkt “pasaklı”
sıfatını kullanabilirsiniz.
Dişleri sararmış, birçok yemeğin kalıntısı renk
değiştirerek diş diplerini mesken tutmuş,
şehirlerarası benzinci tuvaletlerindeki lavabolar
gibi diş manzarasına sahip bir insanın dolabı da
aynıdır, odası da aynıdır, cepleri de aynıdır.
Belki mübalağa olacak ama ruhu da öyle karışıktır.
Tertemiz, bembeyaz olarak bize teslim edilen dişlere
bakmamak, zamanı geldiğinde dişçide kontrol
ettirmemek, en az günde 1 defa 2 dakika
fırçalamamak, ayda bir defa beyazlatıcıyla ovmamak
emanete hıyanet olmaz mı?
(Günde 10’u aşkın çay içenlere…)
Giyim
Batı tarzı giyimle ilgili bazı prensipler tabiî ki
bir batılı kaynaktan:
The
Essential Style Guide for Men,
Carson Kressley
(Bu
bölüm daha çok vazifesi gereği resmi bir kıyafette
bulunması gerekenleri ilgilendirmektedir.
Metinde yer alan giyim kurallarının modayla ve
yıllık renk değişimleri ile ilgisi yoktur.)
Giyim alışverişine
yalnız çıkmayın, istişare ederek alın. Satış
elemanlarına güvenmeyin. Onlar için önemli olan
yakışma değil, eldeki malların satışıdır.
Kötü dikilmiş,
bedene uymayan bir takım elbise ile acınacak bir
görüntü sergilersiniz.
Gömleğin, ceketin
ve kravatın rengi birbirine yakın tonlar olmalı.
Aralarında uçurum olmamalı. (Lacivert ceket, beyaz
gömlek ve kırmızı kravat gibi. Ceketsiz
bulunuluyorsa zıtlık olabilir.)
Takım elbisede en
önemli ayrıntı omuzlardır. Takım elbise aslında bir
sanattır. İki boyutlu bir kumaşı alıp onu üç boyutlu
bir cisme dönüştürüyorsunuz. Aslında takım elbise
dikilerek yapılan bir heykeldir.
Omzun koltukaltıyla
birleştiği yer ise, ceketin vücuda uymasında en
önemli detaydır. İyi dikilmiş bir ceketin omzu, her
noktadan koltuk altına yerleştirilmiş olur.
Kol omuza tam
uydurulamamışsa, kolunuzu hareket ettirdikçe ceketin
kolu kasılır, omuz çevresinde kırışıklıklar meydana
gelir.
Özenle dikilmiş bir
ceketin ilikleri temiz, düzgün ve sıkı olur. Ceketin
düğmelerini birkaç kez ilikleyip açtıktan sonra
ancak iliğin düğmeye alışması mümkün olur.
İyi bir takım
elbisede dikiş çizgisinin simetrik, kolun ele en
yakın kısmındaki çizgilerin düzenli, yaka ve cep
kenarlarındaki desen uyumludur.
Ciddi insanlar
genelde takım elbise giyerler. Fakat takım elbise
giymek de ciddiyet ister.
Takım elbise giyme
prensipleri:
Takım elbiseyle
laubali olunmaz. Ona resmi davranılır.
Mesela ceketle
arabaya oturulacaksa çıkarılıp arka pencereye
asılmalı. Ceketle oturmamalı.
Ceket, uzun süre
yakasından asılı konmaz. Askıya asılmalı.
Rengi koyu olmalı.
Kışın açık renk takım elbise giyilmez.(Bazen
görülüyor.)
Erkekler için erkek
renkleri (mavi, lacivert ve kahverenginin tonları)
tercih edilmeli.
Siyah takım elbise
çok nadiren kullanılabilir.
Eğer önemli bir
programa(Siz de önemli bir şahıssanız), geceye
katılıyorsanız ceketin dış üst cebine kravatla aynı
renkte mendil koyabilir, manşetli gömleği tercih
edebilirsiniz.
Takım elbise üstüne
hava çok soğuksa yakın renkte palto, değilse
trençkot giyilmeli.
Atkı kullanılacaksa
ayakkabı rengi veya açık renkler tercih edilmeli.
Ceketin cepleri
kullanılmaz. Sadece iç cebe kalem, diğer ceplere
küçük not kâğıdı konabilir.
Doğrusu baştan o
cepleri açmamaktır.
Eğer muhtarlık
seçimlerine katılmayacaksanız takım elbisenizin
(varsa) yeleğini kullanmayın. Çünkü yelek tarihe
karıştı.
Takım elbise altına
hırka ve kazak da (Gömleğin üstüne) giyilmemeli.
Hele kravat, gömlek
üzerine V yaka kazağı sadece memursanız emekli
olunca giyebilirsiniz.
Günümüzde ceket
ceplerine cep telefonundan araba ruhsatına, para
cüzdanından bozuk paraya kadar her şeyi koyanlar
var.
Ve görünüm olarak
hele yan ceplere bir şeyler konulduysa ceket
ceplerinize eşeğin heybesi muamelesi yapıyorsunuz
demektir. Oysa ceketiniz varsa çantanız da olmalı.
Cekete kibar
davranıldığı gibi pantolona da ihtimam gösterilmeli.
Vazife, takım elbise gerektiriyorsa pantolon ütüsü
jilet gibi olmalı, namazı dikkatli kılmalı, kumaşı
gerdirip yay gibi bir eğime sebep olunmamalı.
Ayakta durduğunuz
zaman pantolonun paçaları ayakkabının üzerini
örtmeli, fakat topuğun başlangıç hizasını da
geçmemeli.
Pantolonun
bedeninize oturması için belinin fazla sıkı
olmamasına dikkat edin. Pantolonun belinden içeri
iki parmağınızı rahatça sokabilmelisiniz.
Pantolonun beli,
sizin belinize rahatça oturmalı...
Siyah kruvaze(Gümüş
veya altın renkli düğmeli ceket) cekete siyah veya
siyahın tonları gömlek, kazak, gri pantolon;
Lacivert kruvaze
cekete lacivertten maviye gömlek, gri pantolon;
Kahverengi kruvaze
cekete kahverengiden kreme gömlek veya kazak ve koyu
krem pantolon giyilebilir.
Kadife takım
elbiseler sadece tatil günleri giyilebilir.
Kemer ve
ayakkabının rengi mutlaka aynı olmalı.
Pantolonun paçaları
kıvrık da olsa, düz de olsa, oturduğunuz zaman ayak
bileklerinizin görünmemesine dikkat etmelisiniz.
Pantolonun ne ön ne
de arka ceplerine cüzdan veya benzeri bir şey
konulmamalı.
Çorap rengi
seçerken, giyeceğiniz ayakkabının rengini de dikkate
alın. Beyaz çorap giymemeye dikkat! Çizgisiz ve sade
olmalı.
Yazın ince
merserize çorap kışın ise normal çorap
kullanılabilir.
Kendi
arkadaşlarınızla birlikteyken ceketin ön düğmesi
açık olabilir.
İliklendiğinde ise
orta düğme veya üst iki düğme iliklenmeli. Tüm
düğmeler hiçbir zaman iliklenmez.
Ama bir yere
giderken, insanlarla tanışırken -kim olursa olsun-
veya tanıştırılırken mutlaka ceket ilikli olmalı.
Hatta el sıkışmadan
önce ceket iliklenmeli ve öylece el uzatılmalı ki
saygı ifade edilmiş olsun.
Kravat takım
elbisenin en önemli unsurudur. Bir takım elbiseyi
batırabilir de çıkarabilir de.
Mutlaka çok ince
bir kumaştan imal edilmiş olmalı ve takım elbiseden
de daha kaliteli olmalı. Renk olarak gömlek ve takım
elbiseden birinin rengini ton olarak taşımalı.
Kravatı, yakaya
takılmamış bir gül veya çiçek olarak düşünebilir
canlı ve parlak renkleri kullanabiliriz.
Kravatın boğum yeri
büyüklüğü, vücudun hacmine göre belirlenmeli. 70
kiloluk bir insan Kemal Sunal kravatı takmamalı, en
fazla 4.5 cm üst genişliği olan ve mutlaka alttan
pile(boğum) içeren kravat takmalı.
90 kiloluk bir
insan da vücuduna göre düğümlenmiş ip gibi duran
kravat takmamalı.
Kravat uzunluğu da
kemeri 2 cm’den fazla geçmemeli. Kemerden kısa da
olmamalı.
Gömlek yakasını bir
düğmeden fazla açmak, göğüs kıllarını göstermek de
bir maganda davranışıdır.
Gömlek altından
görünür bisiklet yaka fanila giymemelisiniz. En üst
düğmesi açılmış gömleğin altına geniş yakalı veya V
yakalı ya da askılı fanila giymelisiniz.
İster kötü koksun
ister kokmasın deri ceket maganda kıyafetidir.
Bırakın sadece eski sahipleri ve gece bekçileri
giysin (Safiyane giyenlerin bilgisine.) Bizim
maganda tanımımız daha geniş.
Deri, sadece
ayakkabı ve çantada kullanılmalı.
Ayakkabı satın
almanız gerektiği zaman, bu işi sabahın köründe
yapmayın. Günün ilerleyen bir saatinde yapın.
İlerleyen saatlerde ayaklar az da olsa şişer.
Ayakkabıyı denerken, ayaklarınızı biraz sıktığını
düşünürseniz, satıcı size ‘Bunlar zamanla açılır.
Rahat ,rahat giyersiniz’ dese de sakın bu sözlere
kanmayın.
Ayakkabının içinde
ayağınız rahat değilse, bir numara büyüğünü isteyin.
Ayağa dar gelen ayakkabılar ancak kullanılmaz duruma
gelince, ayakları rahat ettirirler.
Renk seçiminde,
Allah’ın insan simasını nakşederken kademelendirdiği
ton farkı; dudak-yüz, yüz-göz, sima –saç örnek
alınarak ton farkı yüzdesine göre kibar bir giyim
tarzı oluşturulabilir.
İnsan giyimine
Allah’ın çiçeklere giydirdiği rengarenk giyim
tarzını uygularsanız bitkisel bir giyime
bürünürsünüz. Ve çiçek kabul edilip vazoya
konursunuz(!)
Genelde takım
elbiseyle siyah ayakkabı giyilmeli. Ama lacivert
elbiseyle kahverengi ayakkabı da giyilebilir.
Kahverengi, siyah dışında hemen her renk elbiseyle
uyum sağlar.
Kauçuk tabanlı bir
ayakkabı takım elbise altına giyilmez.
Erkek
ayakkabılarında siyahın üstünlüğü kesindir.
Ayakkabı satın
alırken öncelikle hakiki deriden yapılmış olmasına
dikkat edin. Suni deriler ve başka malzemeler
ayakkabının şeklinin kısa sürede bozulmasına neden
olur, hem de ayak sağlığınıza zarar verir.
İyi bir ayakkabının
yüzüyle tabanının birbirine dikişle tutturulması çok
önemli. Yapıştırıcı kullanılan ayakkabıları iki gün
sonra tamire götürmeniz gerekebilir.
İnsanlar size
bakarken “kıyafetlerinizi gözlük camlarına
yerleştirip” oradan bakarlar.
Kıyafetinizdeki
paspallıkla ruh saffetinizi lekelemeyiniz.
Kadın ve erkeğin
fizyolojik olarak, cinsi etkilenme yönleri
farklıdır.
Erkek görmekle,
bakmakla tahrik olurken kadın temasla tahrik olur.
Dini yönlendirmeler de bu araştırma sonucunu
doğrulamaktadır. Böyle olunca da kadının kıyafet
seçiminde vücut hatlarını belirsizleştirme ve dikkat
çekmeme asıl olmalıdır. Bu, asil ve uyumlu bir renk
seçimine engel değil.
Yeni bir elbise
giyildiğinde giyene "Üzerinizde eskisin" demenin
sünnet olduğunu biliyor muydunuz?
Buhari,libas,22
(Bayan giyimi ve
adab-ı muaşeretiyle ilgili göndereceğiniz bilgiler
değerlendirilip, bu bölüme konulacaktır.)
Birer Cümleyle…
Size bir şey uzatıldıysa almalısınız. Kimsenin eli
havada bekletilmez.
Sırada bekleyenlerin önüne geçmek kul hakkını
haizdir.
Kendinize ihtimam gösterin. Arada bir aynada (hatta
büyüteçli aynada) yüzünüzü inceleyin.
Kulaklarınızdaki, burnunuzdaki uzamış kılları…vs
temizleyin. Burun deliğinizden dışarı sarkmış iki
kıl bile tüm karizmanızı yıkmaya yeter.
Size bir şey söyleyen ayakta ise siz de ayağa
kalkın. İnsanları karşınızda ayakta bekletmeyin.
Hareket halinde olan yürüyen bir insanın önü
kesilerek bir şey denmez. Yanda durulup
seslenilmeli. İzin isteyerek konuşmalı.
Elleri cebine sokarak (iki el veya tek el) ders
anlatma veya gezme kibir alametidir. Bir mümine
yakışmaz. Bilhassa oturan öğrencilerin bakışı göz
önüne alındığında. (Hava soğukluğu gerekçesi hariç.)
Hiçbir zaman, hiçbir kapı 3 defadan fazla çalınmaz.
3 defa çalınır açılmazsa gidilir.
Çay veya başka bir şey ikram edilirken göğüs
hizasında takdim edilir.
Gökten geliyor gibi uzatılmamalı.
Yemeğe başlarken
dudakları kıpırdatarak "Bismillahirrahmairrahim"
demek, lezzeti ve nimeti hissettiğiniz lokma ve
yudumda yine sessizce dudakları kıpırdatıp
"Elhamdulillahi heze min fazli Rabbi" diyebilmek ne
büyük bir teşekkür ve bahtiyarlıktır.12/38
'Kullanma','istimal' eşya ile ilgili kelimelerdir.
İnsanlar için bu
kelimeyi 'falanı kullanmak' şekliyle telaffuz,
insanları eşya olarak değerlendirdiğiniz anlamına
gelebilir. İnsanlar için 'istifade' kelimesi daha
insanidir.
Emri bi-l maruf, nehyi ani-l münker yapmaya veya
koordineye müstaid bir insan için ticari işlere
geçiş ne büyük bir talihsizlik, vesile olanlar için
de ne büyük bir vebaldir.
Dünyaya bu kadar sunilik hakimken bulunduğunuz
mekanlara yapay çiçekler kullanarak bir de siz
sunilik katmayın.
Herkesin içinde insanların hatası söylenmez.
Eğer karşınızdakini sevmiyorsanız hatasını da
söylemeyin. Rahatsızlık uyarır. En güzeli bir
kenarda kibarca söylemektir. Daha da güzeli bir
kâğıda yazıp masasına veya cebine bırakmaktır.
En kötü itham yalan ithamıdır. Bir insanın yalanını
yüzüne vurmak, ona ‘Yalancısın!’ demek
nezaketsizliği, yalan söylemenin yanında hafif
kalır.
İnsanlar konuşurken onlara laf yetiştirme
endişesiyle zihninizi yormayın. Önce dinleyin.
Herhangi bir kusurla itham edildiyseniz ve sizin bu
işte % 10 bile suçunuz varsa kendinizi savunmayın.
Çenenizi yormayıp hatanızın muhasebesini yapın.
Yani havadan bir taş geldiğinde hemen mukabele
edecek taş aramaya kalkmayın. Önce kenara çekilip
taşa ve kendinize uzun uzun bakın.
% 10 bile suçunuz varsa taşı atana yardım edin.
Böyle durumlarda taşı atan dahi etkilenip gelip
taşını geri alabilir.
Yanınızda anlatılan her olay paralelinde mutlaka
kendi hayatınızdan bir olay bulup anlatmak zorunda
değilsiniz.
“İşte ben de, bir gün...”
Her çağrışıma atlamayın.
Eğer akıldan geçen her şeyin konuşulması gerekseydi
Allah düşündüğümüz şeylerin otomatik olarak
dilimizden döküleceği bir mekanizma verirdi.
Eskiler, 'Eskiler boğaz dokuz boğumdur, önce düşün
sonra konuş' derlerdi.
Kendinizi hayat maceraları bilinmek zorunda olunan
biri gibi hissediyorsanız psikiyatrik bir yanınız
var demektir. |